1. YAZARLAR

  2. Zeki Savaş

  3. Cemaatler İktidara Talib Olunca
Zeki Savaş

Zeki Savaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Cemaatler İktidara Talib Olunca

A+A-

     17 aralık operasyonuyla ilgisi doğrudan kanıtlanmasa da dolaylı olarak ilgisinin olduğu, bu operasyonun arkasında durduğu ve operasyonun kullanılan tarafı olduğu sanılan Hizmet Hareketiyle ilgili birkaç konu ve bu bağlamda bütün cemaatleri ilgilendirecek bazı hususlar üzerinde durmakta yarar var.

     Birinci konu:

     Bu hareketin müessis lideri olarak bilinen Fethullah Gülen'in memleket hasreti defaaten kendi medyasına taşınmış, memleket hasretiyle akan göz yaşları gösterilmiş, hatta her şehirden bir avuç toprağı evinde bulundurduğu söylenmiş ve böylece herkes mezkur zatın vatan hasretiyle yaşadığına inanmıştır, üzülmüştür.

     Hakkındaki dava düşmesine, vatana dönmesi için hiçbir yasal engel olmamasına ve memleketin en üst yetkilisi olan Başbakan Erdoğan'ın davetine rağmen, hasretiyle yandığı ülkesine neden dönmedi?

     Kendisi mi dönmek istemedi?

     Yoksa birileri mi dönmesine izin vermedi?

     Kendisi dönmek istemediyse, neden ve niçin? Bu sorulara açıklık getirmesi gerekir. Bu kadar hasretini çektiği ülkesine dönmesini engelleyen kim ve ne? Görünürde hiçbir engel yok. Kimsenin bilmediği ve kendisinin bildiği nedenler olmalı. Bu nedenleri neden paylaşmıyor?

     Sormazlar mı insana; vatan hasretiyle bunca göz yaşı döktüğün halde seni geri dönmekten alıkoyan sebep nedir diye?

     Görünürde hiçbir sebep yokken geri dönmez ve dönmemenin de nedenlerini açıklamaz ise, bu çelişkili tutumla ilgili zihinlerde bin bir türlü kuşkulu sorular kaçınılmaz olarak hasıl olur.

     Eğer birileri dönmesine izin vermiyorsa, izin vermeyen kim? Neden ve niçin izin vermiyor? Bunu paylaşma sorumluluğu yok mu? En azından gelmek istiyorum ama bırakmıyorlar ve nedenini açıklayamam da mı diyemez?

     Hiçbir engel yokken geri dönmez ve geri dönmemenin sebepleriyle de ilgili hiçbir açıklama yapılmazsa, vatan hasretiyle ilgili sözler ve akıtılan göz yaşları nasıl inandırıcı olabilir? İnsanlar aldatılıyor hissine kapılmaz mı? İnsanlar, duygularının istismar edildiğini düşünmez mi? 17 Aralık ve benzeri operasyonlar için mi orada tutuldu diye zihinlerde soru işaretleri oluşmaz mı?

     Siz neden dönemediğinizi delilleriyle açıklamazsanız, insanlar o delilleri el yordamıyla bulmaya çalışır, üzerinde düşünür.

     Bu sorulardan ve zanlardan rahatsız olacaklardır; ancak Hz. Ali, "kim kendini zan altında bırakacak işler yaparsa, hakkında oluşan zanlardan rahatsız olmaya hakkı yoktur" diyor.

     İkinci konu: İktidar amacına yönelen, iktidarın gizli ortağı olmak isteyen, bir muhalefet partisi gibi her gün açıklama yapan, amaca ulaşmak için darbe teşebbüslerinde bulunduğuna dair ciddi kuşkular uyandıran bir hareket legal, şeffaf ve hesap verilebilir bir yapıya dönüşmek zorunda değil mi?

     Hizmet Hareketinin nerede başladığı ve nerede bittiğini bilen yok. Tüzüğü, yöneticileri, yönetim kurulları, sözcüleri, mali işlemleri ve üyeleri belli olmayan kapalı bir kutu. İsteyen istediği zaman kendini bu harekete yakın olarak tanımlıyor ve konuşuyor; isteyen istediği zaman bu hareketle hiçbir organik bağının olmadığını söylüyor. Mübhemlik ve şeffaf olmamak herkese bu hareketle ilişkileri hakkında belirsiz ve geniş bir alan açıyor. Hareket adına konuşmuyorum diye başlayan cümlelerle hareket adına konuşulmuş oluyor ve hesap verilebilirlikten kaçınılmış olunuyor. Hareketin Türkiye'de resmen belirlenmiş bir sözcüsü dahi yok. Hüseyin Gülerce'yi herkes hareketin sözcüsü olarak tahmin ediyor veya öyle biliyor ama resmi bir bildirim olmadığı için ne Gülerce yaptığı açıklamaların sorumluluğunu taşıyor ne de yanlış bir şey söylediğinde onun hesabını vermek zorunda kalıyor. Sıkıştığında, "ben kendi adıma konuştum" diyebiliyor.

     Hizmet Hareketine ilişkin belirsizliğin boyutları öylesine ileri derecede ki, bu hareketin kurucu önderi olan F. Gülen bile bu sorumluluğu doğrudan üstlenmemiş, gerektiğinde tabileriyle sadece gönül bağı olduğunu söyleyebiliyor. Gerektiği zaman benim böyle bir sorumluluğum yok diyebilir. Çünkü bu türden bir sorumluluğu üstlendiğini deklare etmemişler. Her şey biliniyor ama her şey bilinmiyor gibi bir şey.

     Hizmet hareketi, siyasete bu kadar müdahil olmasaydı, iktidarın ortağı gibi davranmasaydı, ülkenin dış siyasetini tanzim etme hakkını kendinde görmeseydi, sadece dini ve ahlaki değerlerin yaşatılmasını amaçlayan, mümin yetiştirmeyi, iyi insan yetiştirmeyi hedefleyen bir hareket olarak kalsaydı, belirsiz ve şeffaf olmama hali sorun olmayabilirdi; uzun yıllar ciddi sorun oluşturmadığı gibi. Ama bu gün geldikleri noktada artık eskisi gibi belirsiz, sorumluluk üstlenmekten kaçan kayıt dışı bir yapı şeklinde devam edemezler. Ederlerse haklarında her gün artış gösteren ciddi kuşkular oluşacaktır. Çünkü etkinlikle belirsizlik bir arada olamaz. Olursa karanlık bir yapıya dönüşür. Bir yandan ülkenin gündemini alt üst edecek kadar müessir olacaksın, ülke ekonomisine milyarlarca Dolar zarar vereceksin, dış siyasetin değişmesini isteyeceksin ama öte yandan hiçbir sorumlusu belli olmayan, kimsenin resmen sorumluluk üstlenmediği, hesap vermediği, sözünün arkasında resmen durmadığı bir yapı halinde kalacaksın? Bu hal, bundan sonra imkansızdır. Bu hal üzere ısrar, onları karanlık ve kuşkulu bir harekete dönüştürür. Bu hal, Hizmet Hareketinin belki de hezimet hareketine dönüşmesine yol açar ki, bu vebalın altından kalkamazlar.

     Üçüncü konu:

     Hizmet Hareketi hükümeti yolsuzluklar üzerinden köşeye sıkıştırıyor. Doğrusu- yanlışı bir süre sonra anlaşılacaktır.

     Hükümeti yolsuzluklar üzerinden devirmeye ve hizaya getirmeye çabalayan bu hareketin elindeki sermaye miktarının yirmi milyar Dolar kadar olduğu defalarca yazıldı. Bu sermayenin kaydı var mı? Nasıl elde edildiğini gösterir belgeleri var mı? Bu paranın nasıl işletildiği ve nerelerde kullanıldığını gösterir belgeler mevcut mu? Daha nice sorular sorulabilir.

     Kendisinin yönettiği sermayeye ilişkin hiçbir şeffaflık yokken, hiçbir hesap verilebilirlik yokken hükümetin üzerine yasa dışı mali işlemler yapıldı suçlamasıyla gitmeleri ilginç değil mi?

     Hükümeti sorgulama hakkı her vatandaşın ve sivil toplum kuruluşunun hakkı ve görevidir ama 20 milyar Dolar serveti hiçbir kayıt tutmadan yöneten bir yapının hakkı olmasa gerek. Bu hakkını kullanması için önce kendisinin şeffaflaşması, hesap verebilir bir forma dönüşmesi gerekir.

     İnsan, güç ve paranın birleştiği her yerde yolsuzluk ve usulsüzlükler olur. Bugüne kadar her yerde olmuştur ve bundan sonra da olacak. Değişen, oranlardır sadece. Yiyenleri gönderseniz, yeni gelenlerin arasında bir süre sonra yine yiyenler çıkacak. Önemli olan, bu illetle mücadele etmek ve kul hakkı ihlalini minimize etmektir.

     Bu gerçeğe binaen 20 milyar Doları yöneten bu hareketin içinde bugüne kadar hiç mi yolsuzluk olmadı? Bu hareketin müntesipleri meleklerden oluşmadığına, beşer olduklarına göre hiç mi içlerinden çürük çıkmadı? Bu mümkün mü? Değil ama kapalı ve hesap verilemeyen bir yapıda bu türden yolsuzlukları sorgulama imkanı da doğal olarak yok. Girişi olmayan paranın çıkışı da sorgulanamaz. Ama gizliliğin kalmadığı bir dünyada yaşadığımız için bir gün gelir bu hareketin içindeki usulsüzlükler de piyasaya dökülebilir. Başkalarından hesap soranlar, kendilerinden de hesap sorulmasını kabullenmesi gerekir.

     Dördüncü konu:

     Hizmet Hareketi bir iki yıl öncesine kadar tamamen dini bir cemaat olarak görülüyordu. Bu sebeple de çok aykırı görüşlerine rağmen herkes bu hareketin kurucu önderine bir din adamı gözüyle bakıyor ve görüşlerine katılmasa da saygı gösteriyordu. Hizmet Hareketi politik bir hareket olarak görülmediği için güncel politikaların polemik konusu olmuyordu.

     Şeffaf bir yapıya dönüşmeden politikaya müdahil olunca, hareket, dini bir hareket olmaktan politik bir harekete, din adamı olarak görülen F. Gülen de politik bir şahsiyete dönüşüverdi. Politikaya dönüşleri keskin olunca, çok kısa sürede hareket ve lideri politik tartışma, eleştiri ve istihza konusu oldu. Herkesin saygıyla söz ettiği Gülen Hoca, bir anda politik bir şahsiyet gibi her türlü eleştirilerin konusu oldu, saygınlığı tükeniverdi. Dini şahsiyeti büyük oranda erezyona uğradı, saygınlığı dibe vurdu. Doğrudan veya dolaylı olarak aktif bir şekilde siyasete girenlerin, kaçınamayacağı bir sonuçtur bu.

     Din adamı doğrudan siyasete girdiği zaman, ona artık bir siyasetçi gözüyle bakılır. Dini kimliğinden çok politik kimliği öne çıkar. Siyasette de yalan, kayırma, oyun, usulsüzlük türünden işler kaçınılmaz olduğundan din adamı da olsa siyasete giren şahsiyetlerin de bu tür fiillerden uzak kalamayacağı kanısı oluşur insanlarda. Siyasete girmiş bir din adamının Dine dair söylemlerine artık kuşkuyla yaklaşılır. Dini telkinlerinin siyasi çıkardan ari olmadığı düşünülür.

     Siyasete giren din adamlarına karşı bu algı değişimi hem Sünni hem de Şii dünyasında böyledir. Siyasete giren din adamlarına artık politik bir şahsiyet olarak bakılır ve öyle muamele edilir. Bu yüzden Şia'da taklid mercii olarak bilinen bir tür mezhep imamı olan bu merciler doğrudan siyasette görev almazlar. Buna rağmen iktidarı doğrudan destekleyen mercilerle siyasetten uzak durmaya çalışan merciler arasında ikinci sınıf daha çok rağbet görür taklid açısından. İnsanlar siyasetten uzak durmaya çalışan mercileri daha güvenilir bulurlar dini konularda. Irak'ta yaşayan Sistani'nin Irak'ın yanında İran'da da çok sayıda bağlısının/mukallidinin olması bu nedenledir. Sistani siyasetten uzak durduğu için, çok sayıda İranlı tarafından İran'daki taklid mercilerine tercih ediliyor.

     İran İslam devriminden önce, yani ulemanın iktidar olmasından önceki dönemlerde İran'daki Şii Müslümanlar arasında herhangi bir taklid merciine bağlı olmayan kimse neredeyse bulunamazdı. Her Şii müslümanın bir mercii vardı. Ulemanın iktidar olmasından, siyasete girmesinden ve politik kişiliklere dönüşmesinden otuz yıl sonra özellikle de yeni kuşak arasında artık hiçbir taklid merciine bağlı olmayanların sayısı azımsanamayacak kadar artmıştır. Nedeni, iktidar ve siyasetin ulemanın din ile ilişkisindeki güvenirliliğini azaltması. Hakeza ulemaya saygı konusu da böyle. Ulemanın politik şahsiyetlere dönüşmesinden önce kendilerine duyulan saygı ile politize olduktan sonra kendilerine duyulan saygı arasında da derin fark var. Kaldı ki, şimdilerde saygı duyanların ne kadarı dini saiklerle ve ne kadarı iktidarın nimetlerinden yararlanma amacıyla saygı duyduğu da bilinmiyor. Zira din ile iktidarın birleşmesi, din konusunda samimiyetsiz insanlar üretir.

     Bu tecrübeler, üzerinde düşünülmeyi, analiz yapılmayı, dikkate alınmayı hak ediyor.

     Beşinci konu:

     İktidar paylaşılamaz. Bu sebeple iktidar, kendi taliplerini birbirine düşürür. Güçlü olan savaşı kazanır ve ötekilerini saf dışı eder. İktidara talip olanların din veya kan kardeşi olması, iktidar çatışmasına girmelerini önleyemez.

     Beşer tarihindeki örnekleri bir kenara bırakırsak, İslam tarihindeki ilk iktidar kavgası, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) terbiye ettiği, din kardeşleri arasında yaşandı. Hem de çok kanlı bir şekilde. İktidar, sahabe arasında kanlı bir çatışmaya yol açtıysa, sonraki nesiller arasında benzer çatışmaların yaşanması garipsenmemeli.

     Dini cemaatlerin iktidara talip olması veya iktidarın ortağı olmak istemesi, onları haklı veya haksız bir şekilde iktidar kavgaları içine çeker. Hem iktidara talip olacağız hem de iktidar kavgalarına girmeyeceğiz demek, beşer hayatındaki iktidar tarihiyle mütenasib bir yaklaşım değildir. Taraflardan biri istemese de öteki taraflar mutlaka onu iktidar çatışmasının içine çeker.

     Dördüncü ve beşinci konuları dikkate alarak şunları ifade etmek durumundayım:

     Dinin hıfzını ve rüşdünü amaçlayan, ahlaki değerlerin yaşatılmasını hedefleyen, iyi müminler yetiştirmeyi planlayan cemaatler bu gerçeği daima dikkate almaları gerekir. Bu türden amaçları olan hareketler, aktif politikaya girdikleri zaman, iktidara talip oldukları zaman Din adına arz edeceklerine kuşkuyla bakılacağını, fazla itibar görmeyeceğini, ana eksenlerinde bir kaymanın meydana geleceğini, haklı veya haksız bir şekilde iktidar çatışmalarının merkezinde yer alacaklarını hesaplamaları gerekir.

     Altıncı konu:

     Hizmet hareketi, dini bir cemaat olarak biliniyor. Hükümet de dini değerleri önemseyen ve sosyolojik olarak muhafazakar tabanı temsil eden siyasi bir yapıya tekabül ediyor. Bu iki unsur arasında meydana gelen sorunun hukuk kurallarını aşan ve ahlaki değerleri zorlayan bir zeminde devam etmesinin zararlı sonuçları sadece bu hareketin ve partinin hanesine yazılmayacak, bundan bütün dini cemaatler ve muhafazakar kesim zarar görecektir ve görmektedir. Dini sıfatını taşıyan veya Dine yakın olan herkesin ve her yapının sorumlu davranması gerekir. Çünkü onların sorumsuz davranış ve politikalarının sonuçları sadece onları bağlamıyor. Çok daha geniş bir yelpazede tahribat oluşturuyor.

     Bu sebeple taraflar en azından Din ile olan ilişkilerinden dolayı taşıdıkları sorumluluğa uygun hareket etmeleri gerektiğini bilmeliler. Bilmiyorlarsa birileri onlara bu hakikati hatırlatmalı.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum