Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan

Akşam Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Cehalet

A+A-

Neredeyse bin yıldır Müslümanları taşımış olan ve son birkaç yüzyıl içinde Müslüman bir çoğunluğa sahip bir toprak parçasının, bugün bu inancı sanki yabancı bir ideoloji imiş gibi sorunsallaştırması açıklanmaya muhtaç. Bu durum Cumhuriyet’in ‘tahrip’ yeteneğini de ortaya koyuyor... Yeninin yaratılmasının eskinin yıkılmasını gerektirdiğine inananlar için bu durum belki de olması gerekeni ifade etmekte. Ama şikâyet edilen Müslümanlığın esas olarak söz konusu ‘tahrip’ sonrasında yaşanmış bir şekillenmeye tekabül ettiğinin de görülmesinde büyük yarar var.

Bugün bazılarının Müslümanlara atfettiği cehalet ve tutuculuk aslında bundan yüz küsur yıl önce ideolojik olarak kurgulanmış bir tespitti. Bu topraklarda cehalet ve tutuculuğun eksik olmadığı açık olsa da, bu durumun vebalini Müslümanlığa yüklemek son derece zor... Çünkü geleneğin içinden bakıldığında hayat tarzı ve algılaması olarak, esas kritik faktörün hangi dine mensup olunduğu değil, ‘köylülük’ olduğu görülür. Buradaki ‘köylülük’ ise nispeten kapalı ekonomik bir düzende yaşanmasıyla ve sosyokültürel açıdan bir tür tecrit olmuşluk haliyle bağlantılıdır. Diğer bir deyişle bu topraklarda cehaletten kurtulma eğitimle değil, doğal sosyokültürel çevre dışındaki dünyaya zorunlu entegrasyon sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Böylece on yıllara uzanan bir süreçte doğu/batı, kentli/köylü ikilemleri yaşandı. Batılı ve kentli olanlar dış dünyaya sağladıkları uyum sayesinde bir anda kendilerini modern ve çağdaş payesi ile taçlandırdılar. Toplumun bu kesimindeki kanaat önderlerini etkisi altında tutan materyalist ve pozitivist yaklaşımlar, ilerlemeci bir değişim tasavvuru yaratırken, söz konusu aydınlara da toplumu eğitme misyonu yükledi. Böylece Türkiye’de aydın olmak, cahil toplumu önceden bilinmekte olan geleceğe taşıma görevini ima etti. Cumhuriyet’in ilk yirmi yılı söz konusu anlayışın rakip tanımaz yükselişine tanık oldu.

Ne var ki bu devletçi misyonerliğin yeterince kendine güvenebilmesi sağlam bir ideolojik zemini gerektirmekteydi. Diğer bir deyişle adaptasyon veya entegrasyon gibi süreklilik ve çokluluk ima eden kavramlar, aydınlara ve devlete gerekli siyasi meşruiyeti vermekten uzaktı. İstenen şey yönetenle yönetileni, bilenle bilmeyeni, ilerici ile gericiyi sorguya mahal bırakmayan bir biçimde ayırt eden bir ölçüttü... Böylece laikliğin ayırıcı ve ayırımcı bir kavram olarak yönetimsel dile egemen olması anlam kazandı. Toplumu laik olanlar ve olmayanlar olarak bölmek, laik olmayanların da ‘Müslüman’ olarak tanımlanmasını gerektirdi. Çünkü laik olmayanların durumunun açıklanması ve niçin laik olamadıklarının kanıtlanması istenmekteydi. Öyle ki bu kanıtlama Müslümanları ülkenin ilerlemesinin önünde bir engele dönüştürürken, laikliği de siyasetin ve yönetimin meşruiyeti haine getirdi. Böylece laiklik ve Müslümanlık karşıt kimlikler gibi konumlandılar ve laikliğin kendisi bir tür inanç haline geldi...

Bu süreç laikliği güdükleştirmekle kalmadı, dindarların adaptasyon yeteneklerine de büyük bir darbe vurdu. Dindarlığın utanılacak bir durum, kurtulunması güç bir cehalet, hurafelerle dolu bir zihin ima etmesine paralel olarak, Müslümanlık entelektüel açıdan kamusal alandan çekildi. Dinî konularda ve dindarlıkla dünyeviliğin nasıl bağdaşması gerektiği üzerine düşünme ve tartışma geleneği bir anda buharlaştı. Bu fikrî alanı teşvik eden eğitim kurumları ise kapatıldı. Cehaleti gidermek isteyen cumhuriyetçi kadrolar, bunu tartışmayı yok ederek ve insanları derinliği olmayan bir laikliğe mahkûm ederek gerçekleştireceklerini sandılar. Ne var ki bu durum cehaletin ta kendisiydi ve nitekim laiklik kibirli bir taşıyıcı gibi günümüzde de bu işlevini sürdürmekte.

Oysa geçen yüzyılın ilk çeyreğindeki tablo çarpıcı bir duruma işaret etmekteydi. O dönemin en hızlı laiklerinden ve sonraki dönemin ödün vermez kemalistlerinden Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, henüz kariyerinin başında bir araştırmacıyken İslami aydınların yayınladıkları dergileri taramış ve hayal bile edemediği bir entelektüel zenginlikle karşılaşmıştı. Aralarında bizzat devletin dinî örgütlenmesinin ileri gelenlerinin de olduğu geniş bir kesim, dinde reformu, modernliği, yaklaşmakta olan yeni dünyayı tartışmaktaydı. Hıfzı Veldet namuslu bir aydındı... Bunları yazdı... Ömrünün sonuna doğru bu tespitlerini unuttu mu bilemem ama benim gibi birçok insan o entelektüel canlılığı bu tespitler sayesinde öğrendi. Karşımızda apaçık bir modernlik ve zihinsel derinlik vardı... Cehaletin dinle ve dindarlıkla ilgisinin olmadığını gösteren bu tablo, asıl cehaletin klişelere mahkûmiyet olduğunu da ortaya koyuyordu.

Bugün de Türkiye’de çok cahil var... Ama bunlar sanıldığı gibi eğitimsiz oldukları için değil, herhangi bir ideolojiye körü körüne bağlı oldukları için cahiller. Dolayısıyla da özellikle eğitimliler arasında cahillerin oranı son derece yüksek... Çünkü ister dindarlık, ister laiklik eğitiminden geçilsin, o eğitimin zihniyeti otoriter kabulleri ima ediyorsa maalesef oradan sadece cehalet çıkıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.