1. YAZARLAR

  2. Ahmet Meroğlu

  3. Çaresizliğin Resmi
Ahmet Meroğlu

Ahmet Meroğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Çaresizliğin Resmi

A+A-
1990'lı yıllardı. Havanın bahar tadında olduğu bir gündü. Bilirsiniz, Serhadda takvim Haziranı gösterse de, hava bahar tadındadır. Doğanın bütün renkleri, kır çiçeklerin nefis kokuları ve doğanın bütün canlılığı her yerden hissedildiği günlerdi. Kuşların, dağlarda eriyen kar suyu sesi ile ritim tutarcasına ötüşleri, duyulmak istenen tek sesti.  Kelebeklerin uğur böceklerine eşlik edip uçup çiçeklere kondukları ve yılanların bile inlerinden çıkıp henüz zehirlerini saçmadıkları, güneşe serpildikleri günlerdi.
 
İşte bütün canlıların tadını çıkardığı böylesi güneşli ve güzel bir günde Ergenekon zihniyetinin kontrolünde olan devletin panzeri, anayoldan yaklaşık 50 metre uzaklıkta dere kenarına kurulu bir eve bombalar yağdırıyordu. Panzer, evi bombaladıkça bomba sesleri ev halkının çığlıklarına, ağıtlarına karışıp kulağımıza geliyordu. Ağlayan ve ağlamayan bütün gözler, neden dercesine büyük bir şaşkınlık ve korku ile bakıyordu; bombalanan eve. Hele ağlayan gözler… Gökyüzünü kaplayan toz bulutlarına takılıp kalmıştı; öylece. Kimsenin ölmemesi ise evde şans eseri kimsenin olmamasından dı. Ev halkı, bunu havanın güzel olmasına borçluydu.
 
Bütün bunlara yoldan araçla geçerken tanıklık ettik. Bir umutla araç şoförüne doğru kararlı ve emin adımlarla gelen, evi bombalanan adam; beni karakola götürür müsün demesine karşılık, şoförün; ''bu panzer karakoldan gelmiş, kimi kime şikâyet edeceksin'' diye söylediği anda adamcağız nasıl da iki dizi üstüne yıkılıvermişti… Can güvenliğini sağlamakla görevli olduğunu bildiği karakolun, canına kast edeceğini nasıl düşünebilirdi ki…
 
Adamın öylece yıkılışı adeta bir çaresizlik resmi di. Belli di ki, karakola gitmek onun için büyük bir umuttu.
 
Adamın çocukları, ilk defa babalarının bu yıkılışına tanıklık ettikleri daha da yükselen çığlıklarından nasıl da anlaşılıyordu. Eşi, kocasının çaresizliğine tanıklık etmemek için adeta yüzünü kapatıyordu; sırtını dönüyordu. Bellidi ki kocasını bu şekilde çaresiz görmek istemiyordu.
 
Devlete egemen olan Ergenekon zihniyetin gün ortasında ve yolun hemen kenarında böylesi bir bombalamayı yapmasının altında yatan esas sebep; ibretiâlem olsun diye korkuyu herkesin iliklerine kadar hissettirmesini sağlamaktı. Ve kulaktan kulağa zalimliğini yaymaktı.
 
Devletin bu denli düşmanca ve acımasız tavrına rağmen bile bu adamın çareyi panzerin geldiği karakolda araması, adamın ne kadar masum ve mazlum olduğunu göstermeye yetiyordu. 1990'lı yıllara ait buna benzer sayısız çaresizlik resmi var hafızalarda. Her dağın, her taşın, her yolun, her evin, her canlının ve her Kürdün tanıklık ettiği ve hatta yaşadığı ve unutamadığı bir çaresizlik resmi var; her hafızada
 
Yıllar geçmesine rağmen, o bombaların sesine karışan çığlıklar hâlâ kulağımda yankılanıyor; o içler acısı manzara gözlerimin önünde hâlâ taptaze duruyor. Çünkü özellikle son zamanlarda ekranlarda her gün masum Kürt ve Türk gençlerinin ölümlerine ve ailelerinin çaresiz hallerine tanıklık ettikçe, unutmak mümkün olmuyor.
 
Bunca yaşanılan bu dramlara rağmen hâlâ namlunun ucu görünüyorsa, namludan çıkan sayısız kurşunların adresiz istikametine razı edilmişiz demektir. Kurşunların sesi, vicdanların sesini bastırmış demektir.
 
Esas korkunç olan da bu yaşanılan vahşetlerin sıradanlaşmasıdır. Çünkü bu daha çok öleceğiz demektir. Artık annelerinin rahminde bile güvende olmayan bebeklerin ölümüne tanıklılığımız da bunu gösteriyor.
 
Bütün bunlar yaklaşık 30 yıllık savaşta gelinen noktada hiçbir dersin alınmadığı ve yine öfkenin hâkim olduğu, aklın devrede olmadığı, siyasi rantların uğruna masum Kürt ve Türk gençlerin ölümleri maalesef devam ettiği ve tekrar ettiği bir süreçteyiz.
 
Artık insanların yaşanılan acılarda ayrıştığı, ortak olmadığı hatta sevinç çığlıklarını ahlar ve oflar çeken insanların acısında bulduğu, akıl ve vicdan dışı bir noktadayız. Esas ürkütücü olan da, ölenin kimliğine göre  ahların, ofların veya ‘‘ohların’’ çekildiği bu durumun yaygınlaşmasıdır.
 
Yıllardır; bilinen ve değişmeyen tek gerçekse; insanların öldüğü öldürüldüğü bu günlerde bu kirli savaşı çözmeyenlerin dışında, herkesin ciğerinin yandığıdır. Anlaşılamayan ve cevaplandırılması gereken de seçimleri kazanma uğruna ölümleri durduran Ak Partinin, seçimleri kazandıktan sonra savaş diline neden dört elle  sarıldığıdır. 30 yıldır değişmeyen tek realite ise ateşin düştüğü yeri yaktığı ve yakmaya devam etmesidir.
 
Hafızalarımızdaki çaresizlik resimlerinin tekrar canlanılmaması dileğiyle…
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.