1. YAZARLAR

  2. Hilâl Kaplan

  3. Cami, kışlayı yener
Hilâl Kaplan

Hilâl Kaplan

Yenişafak
Yazarın Tüm Yazıları >

Cami, kışlayı yener

A+A-

Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber, pek çok özgürlüğün yanı sıra dinî özgürlükler de kısıtlandı. Çoğunluğu oluşturan Müslümanlar, bu yasak ve baskılardan büyük pay aldı.

Alimleri ve şeyhleri, bugünün deyimiyle 'kanaat önderleri' asıldı veya en iyi ihtimalle hapis/ sürgün edildi.

İnandıkları mukaddes kitap Kur'an-ı Kerim'i öğretmeleri önceleri tamamen baskı altına alınmışken, sonraları 'yaş şartı'na bağlanarak kısıtlanmaya çalışıldı.

Minarelerden okunulan ezanlarına, hangi dilde ibadet edeceklerine dahi karışıldı.

Vakıf mallarına devlet tarafından el koyuldu.

Başörtülü kadınların eğitim, çalışma ve dolayısıyla kamusal alanda var olma hakkı gasp edildi.

Müslüman temsilini herhangi bir şekilde üzerinde taşıyan (başörtüsü, gümüş yüzük, sakal, namaz kılma, içkiden uzak durma, vb.) insanlar fişlendi, dışlandı, haksız yere kariyerleri bitirildi.

Evet, bu hususların hepsinde artık iyileşmeler var. Ancak bu iyileşmelerin daha hiçbiri ortada yokken, Türkiye demokratikleşme serüveninin emekleme evresindeyken ortaya atılan bir analiz aracı var: Cami ve Kışla.

Buna göre Türkiye'de iki güç odağı vardır. Demokrasi diye yansıtılan mücadele de iki grup arasındaki iktidar çekişmesinden başka bir şey değildir. Demokrasi, son kertede bu iki filin ayakları altında ezilen çimenlerdir.

Camiyi ve kışlayı 'iki ayrı güç odağı' diye tanımlayanlar, kışlayla temsil edilenlerin gücünün silahtan, camiyle temsil edilenlerin gücünüyse halktan, yani demokratik meşruiyetin temelinden aldığını örtbas ediyorlar. Dolayısıyla ortadakinin bir iktidar çekişmesi değil, meşru olanın gayri meşru olana galebe çalması olduğunu görmezden geliyorlar.

Üstelik bu iki güç kaynağı (silah vs. halk) arasındaki fark sadece ahlâkî değildir. Aynı zamanda gücünü silahtan alanların egemenliğinin kısa, halktan alanlarınsa uzun ömürlü olma ihtimali yüksektir.

Sadece bu kadar da değil. Gücünü silahtan alanın hesap verme derdi yoktur ve zorbalaşmak zorundadır, elindeki tek güç korku ve sindirmedir. Bu yüzden derin cinayetler işlenir, önemli şahsiyetlere nokta suikastler düzenlenir, darbeler planlanır, vs.

Gücünü halktan alanınsa zorbalaşma ihtimali zayıftır, zira dönüp dolaşıp hesap vereceği mecra olan halka tabidir. Eğer derinlerle iş tutarsa, eninde sonunda ya derinlerin ya da halkın başını yiyeceğinin bilincindedir.

Cami ile kışla temsilleri, ne güç simetriğinde ne de siyasî ahlâk çerçevesinde bir veya benzer tutulamaz haldeyken, bu yanlış okuma sayesindedir ki 12 Eylül anayasını değiştirmek isteyen, eski rejime muhalefette ana muhalefet partilerinden fersah fersah ilerde olan, faşist andı kaldıran, gayrimüslimlere haklarını vermeye başlayan, barış sürecini başlatan partiyi ve kadroları her fırsatta aşağılıyorlar.

Mısır'daki darbeden bile 'demokrasi dersleri' başlıklı yazı dizileri devşiren yazarların, Ak Parti'nin 11 yıllık iktidarında yaptığı en geniş reform paketine diyebildiği ancak 'Artık yeter!' olabiliyor.

Bugün başörtülü kadınların çalışma hayatına gelen kısmî özgürlüğü bile 'Aslında bütün kadınların kafasını zorla kapatmak istiyorlar' diye yorumlayabiliyorlar. İran'daki başörtüsü yasağı kalksa ve Türkiyeli bir yazar da çıkıp 'Aslında bütün kadınların kafasını zorla açmak istiyorlar' dese, ona yapılacak 'aklıevvel' muamelesinin binde biri bu tırnak içi demokratlara yapılmıyor. Zira kerameti 'beyaz'lıklarından menkul bir prestij sermayesi üzerinde oturuyorlar.

Askerî vesayetin karşısına Müslüman vesayetini koyarken, kendi tabanının en büyük beklentisi olan kamuda başörtüsü özgürlüğünü bile kısmen kaldırabilen, bunu da toplumsal uzlaşma argümanına dayandıran bir iktidarı dayatmacılıkla suçlayabiliyorlar.

Üstelik altında nice cinayet, katliam ve darbe barındıran askerî vesayet ile 'Müslüman vesayeti' dediği ve ne olduğunu dahi açıklayamadığı meçhul kavramı eşitleyebiliyorlar. Sanırım bu hakkaniyetsizlik, bu kıyaslamayı yapan tırnak içi demokratlarının 'cami' sosyolojisinden çok 'kışla' sosyolojisine yakın olmasından ve yol yakından 'eve dönmeye' can atmalarından kaynaklanabiliyor olabilir.

Bu ülkenin dünyaya açılmasını ve demokratikleşmesini, burjuva sınıfına mensup, şaraptan iyi anlayan, klasik Batı müziğinden gayrısını dinlemeyen, en az iki yabancı dil bilen, yedi göbek Robert Kolejli kadrolar sağlamadı. Bilakis resmî ideolojiye en bağlı kesimler, onların içerisinden türedi.

Bu ülkenin dünyaya açılmasını ve demokratikleşmesini, kendileri/ eşleri başörtülü, badem bıyıklı veya sakalı, gümüş yüzük takan, ayakkabılarını evin dışında çıkaran, ayrandan iyi anlayan, alt-orta sınıftan gelen, çoğunluğu yedi göbek İmam Hatipli kadrolar sağladı, sağlayacak.

Kendi zihinlerini Kışla-Cami ikiliğine hapsedip, memleketin girdiği yeni istikameti bu türden sığ ikili karşıtlıklar üzerinden okuyanların anlayabileceği şekilde söyleyelim:

'Cami', 'kışla'yı yendiği için bugün buradayız. Kışla ve kışla zihniyetliler, Camiyi yener ise, demokrasinin d'sinden bahsedilemediği bir ülkeye mahkûm olacağız.

Aslında Gezi'den beri Ak Parti'ye alternatif bir demokrasi cephesi inşa edemeyen, bu uğurda Mustafa Kemâl'in askerleriyle bile 'laik akrabalıklara' yelken açmış olanlar da bunun gayet farkında... 

Önceki ve Sonraki Yazılar