1. YAZARLAR

  2. Fikret BAŞKAYA

  3. Bugünkü Dersimizin Konusu: “Zenginlikle Mücadele”
Fikret BAŞKAYA

Fikret BAŞKAYA

Fikret BAŞKAYA
Yazarın Tüm Yazıları >

Bugünkü Dersimizin Konusu: “Zenginlikle Mücadele”

A+A-

Sürekli olarak “yoksullukla mücadeleden” söz ediliyor. Dünya Bankası gibi emperyalist finans kuruluşları “yoksulluğun kökünü kazıma” programları ilân ediyor. Oysa “her söz her ağza yakışmaz” denmiştir... Birleşmiş Milletler Örgütü’nün gündeminden açlık ve yoksulluk teması hiç eksilmiyor, Türkiye’de 1980 sonrasında oluşturulmuş, halk dilinde “Fak-Fuk- Fonu” denilen bir fon var. Zaman zaman ‘dünya ölçeğinde yoksullara yardım kampanyaları’ yürütülüyor. Çok sayıda yardım kuruluşu faaliyet gösteriyor. Ünlü futbol takımları dünyanın yoksulları için maçlar yapıyor, ünlü şarkıcılar şarkı söylüyor, sinemanın kadın oyuncuları yoksullukla mücadele elçisi olarak tâyın ediliyor... ve yoksulların sayısı sürekli artıyor. Sadece yoksulluk artmıyor, sefalet de artıyor ve yoksulluğu aratır hale geliyor. Gazete ve televizyonlara “işçi ücretlerinin yüksekliğinden” şikayetler yansıyor. IMF komiseri sadece yüksek ücretlerden şikâyet etmekle kalmıyor, işçi ve memurlardan daha çok vergi alınmasını öneriyor. Hızını alamayıp, emeklilerden de vergi alınmasının “ekonomik dengeler” için gerekli olduğunu söylüyor... Şu ‘ekonominin gereği’ dedikleri... Siz hiç “kârlar çok yükseldi” şeklinde bir gazete haberi okudunuz mu? Bir siyasetçinin ya da bilimi kendinden menkûl iktisat profesörünün aşırı kârlardan yakındığını duydunuz mu? Kapitalist toplumda kârların artması demek, ücretlerin düşmesi, sömürü oranının büyümesi, işçi sınıfının yoksullaşması, sefâlet ortamına itilmesi demek değil midir? Zenginlik ve zenginler çok arttı dendiğini hiç duydunuz mu? Neden okumadınız, duymadınız? Çünkü sorulması gereken soru hiçbir zaman sorulmaz... Zira zenginlik bir tabudur ve ekseri üzerinde konuşulmaz. Konuşulduğunda da nasıl konuşulduğu malûmdur...

Sorulması gereken soru şudur: Neden bazıları [azınlık) zengin, bazıları [çoğunluk] fakir? Ya da neden bu dünya’da yoksulluk ve zenginlik diye bir şey var? Neden sefalet bu kadar yaygın ve giderek yaygınlığı artıyor? Bilindiği gibi kavram çifti,  kelime çifti denilen bir şey vardır ki, bu ikisi arasında belirleyicilik ilişkisi vardır. Zengin olmadan fakir olmaz, zâlim olmadan mazlûm olmaz, kâtil olmadan maktûl olmaz, vb... Bir kere sorulması gereken soruyu sordunuz mu da, artık gerisi gelecektir. Neden zengin olmuş? Sorusuna ‘modern’ zamanlarda verilen cevap, zenginin çalışkan ve akıllı, önüne çıkan fırsatları değerlendirme yeteneğine sahip olduğu, girişimci olduğu, risk aldığı, tâlihinin yâver gittiği, Tanrı’nın ‘yürü yâ kulum’ dediği... için zengin olduğu; fakirin de akılsız, basiretsiz ve tembel olduğu için fakir olduğu şeklindedir. Zenginler her zaman ve her toplumda azınlık olduklarına göre, bu, çoğunluğu oluşturan yoksullar ve mütevazı kesimler tembeldir demeye gelir. Buradan bazı insanların doğuştan tembel oldukları sonucu çıkıyor ki, azıcık muhakeme yeteneği olan birinin böyle bir şeye inanmasını beklemek abestir. Geleneksel denilen kapitalizm öncesi dönemde de fakirlikle tembellik arasında bir ilişki kurma eğilimi geçerli olsa da, dönemin egemen ideolojisinin bir gereği olarak, birilerinin zengin, diğerlerinin fakir oluşunun Tanrı’ın bir tercihi olduğu şeklindedir. Aslında bu Tanrı adına konuşma ayrıcalığına sahip olan taifenin bir uydurmasıdır ve hiçbir mantıkî tutarlılığı ve inandırıcılığı yoktur. Tam tersi geçerlidir, bütün dinlerde, o dine ilk teveccüh edenler, daima geçerli egemenlik sistemi tarafından ezilen, sömürülen, aşağılanan toplum kesimleri [fakir-fukara takımı, köleler, vb.] olmuştur ve bu anlaşılır birşeydir, zira mevcut durumun değişmesinde çıkarı olan onlardır...

Zenginliğin ve yoksulluğun kaynağı
Bu kısa girişten sonra artık asıl sorunu tartışmaya başlayabiliriz. Bir insan neden zengin oluyor, bir başkası neden fakir oluyor? Akıllı ve çalışkan olan herkes zengin olur mu? Eğer öyleyse, dünyadaki zenginler kadar akıllı ve çalışkan insan bulunduğu, geri kalanın bu ikisinden mahrum olduğu kabul edilmiş olur. Bir de zenginliğin büyüklüğü, zekâ katsayısı ve çalışma yoğunluğuna bağlı olacağına göre, bırakın fakirlerle zengin arasındaki devasa uçurumu, zenginler arasındaki müthiş servet farkının da aynı gerekçelerle açıklanması gerekecektir... Mesela dünyanın en zengin adamı olan Warren Buffett’ın serveti 62 milyar dolar. Bu, Warren Buffett’in milyarderlerin en akıllısı ve en çalışkanı olduğu anlamına gelir. Bu miktar dünya ülkeleri GSMH sıralamasında 56’nıcı sırada... Başka türlü söylersek, bir başına Warren Buffett 167 ülkenin her birinin milli gelirinden daha fazla servete sahip. Zira Birleşmiş Milletler Örgütü’nün verdiği rakamlara göre, dünya’da [küçük ada ve kent devletleri de dahil] irili-ufaklı 224 ülke var. Ve Warren Buffett bir başına 56 devletten sonra geliyor... Böylesine akıl almaz bir durum, böylesine büyük bir skandal olabilir mi? Oysa bu durum küresel kapitalizm çağında son derecede olağan ... Bir başka örnek: “ Ünlü çokuluslu şirket Walt Disney’in Port au Prince’de [Haiti], pijama, çocuk giysisi, çamaşır, tişört, vb. üreten bir şubesi var. Bundan birkaç yıl önce işletmenin CEO’su [başkan-genel müdürü] olan Michael Eisner, saatte 2783 dolar kazanıyordu. Fabrikada çalışan kadın işçiler de saatte 28 cent kazanıyordu. Bir kadın işçinin başkan-genel müdürün bir saatte kazandığını kazanmak için, tam 16 yıl 8 ay aralıksız çalışması gerekiyordu... Fakat hepsi bu kadar değil, yetkin, yetenekli, “işbitirici” başkan-genel müdür Eisner, bir de yılsonunda 181 milyon dolar değerinde hisse senedi ‘kazanıyordu‘... Bu, 19 bin Haitiliyi ve ailesini 14 yıl yaşatmaya yetecek bir miktardır“.[1] Elbette Michael Eisner bir istisna değil, onun gibi çok sayıda akıllı, yetenekli ve işbitirici şirket sahibi ve CEO var. Yalnız, daha önce de yazdığım gibi, işbitiricinin her zaman birilerinin işini bitirmesi esastır... İşbitiricinin daima işi bitirilecek birilerine ihtiyacı vardır... Velhasıl kavram çifti orada da geçerli: işbitirici/işi bitirilen ikiliği... Yukardaki rakamlar zenginliğin zekâ ile, ‘yetenekle’, hak etmeyle, lâyık olmayla, akıllı olmakla, becerikli olmakla, vb. ilgili olmadığını gösterir.

O halde sorun nasıl ele alınmalı? Belirli bir tarihsel dönemde herhangi bir toplumun üyesi olan biri, zekâsı, yeteneği ve çalışması sonucu ‘ortalamayı’ temsil eden çizginin üstüne çıkabilir ama o sınırın çok uzağına asla gidemez. Bir insan fizik ve zihin gücü ve yeteneği sayesinde rahatça geçinebileceği bir yaşam standardına ulaşabilir ama asla milyon dolarlık, milyar dolarlık servete sahip olamaz. Verimli, geniş bir toprak parçasını ilk ‘keşfedip’- sahiplenen bir kişi düşünün ve 100,000 dönüm toprağı çevirmiş olsun. Söz konusu kişi ne kadar akıllı ve çalışkan olursa olsun, kendi emeğiyle işleyebileceği toprak ve üretebileceği şey sınırlıdır. Karnını ancak doyurabilir, dolayısıyla onca toprağa sahip olmanın bir anlamı yoktur. Ancak başkasının emeğini sömürebilir durumdaysa ve sömürü için gerekli sermayeye [üretim araçlarına] sahipse, kendi ihtiyacından fazlasını üretip satabilir ve zengin olabilir. Milyon/milyar dolar servete ancak sömürü, yağma, talan, haydutluk, mafyacılık, vb. sayesinde sahip olunabilir. Dolayısıyla zengin, ya doğrudan başkasının emeğinin ürününe el koyandır, ya da elkonulmuş olan zenginlikten pay alandır. Veya miras yoluyla zenginliği tevârüs etmiştir. Mafya, zenginlik üretimine katılmadan zor ve hile ile zenginlikten pay alır. Bir şarkıcının, profesyonel futbolcunun, sinema aktörünün, spekülatörün, televizyon sunucusunun, politikacının, yüksek bürokratın, generalin, devlet başkanı diktatörün, vb. milyon dolarları, aslında daha önce el konulmuş olan zenginliğin bir bölümünün bu kesimler tarafından ele geçirilmesinden, onlara bir şekilde transfer edilmesinden başka bir şey değildir. Bir futbolcunun bir kulüpten diğerine 100 milyon dolara transfer edilmesi, bir şarkıcının bir gecede 100 bin TL ‘kazanması’, vb. tam bir skandaldır ama bu durumu sorgulamak yerine olumlayan toplumun da koskoca bir ayıbıdır...

Zengin olmanın yegâne yolu başkasının emeğinin ürününe elkoymaktan geçer. Fakat bunun mümkün olabilmesi ve süreklilik kazanabilmesi için, sömürü, yağma ve talanın ‘yasal’ bir çerçeveye oturtulması, topluma dayatılması, kabullendirilmesi gerekir. Kabullendirme çıplak şiddet ve ideolojik egemenlikle mümkündür ki, bu iş de devlete düşer. Şimdilerde hukuk devleti denilip yere göğe sığdırılmayan aygıta düşer... Velhasıl adaletsizlik hukuk adı altında dayatılıyor. Bir insan düşünün ki, 100 bin dönüm verimli toprağın, onlarca, fabrikanın, madenlerin, enerji kaynağının, binlerce konutun, vb. sahibi... Bir kişinin/bir şirketin sömürü, yağma, talan, baskı, şiddet, haydutluk, vb. olmadan, onbinlerce kişiyi sömürüp, onların emeğinin ürünü olanı gasbetmeden bunca servet edinmesi mümkün olabilir mi? Kafaları karıştıran şey de zenginliğin nerede başladığıyla ilgilidir. Sınır başkasının emeğini sömürebilir duruma gelmektir ki, bu da birilerinin [kapitalistlerin] üretim ve yaşam için gerekli araçlara [üretim araçlarına] sahip olması, başkalarının da üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksun olmasını varsayar. Yaşamak için gerekli araçlara sahip olmayan için yaşamını sürdürmenin yegâne yolu, emeğini üretim araçlarına sahip olanlara [kapitalistlere] satmaktır. Fakat proleterin emeğini satabilmesi kesin değildir, dolayısıyla her zaman reel ve potansiyel aç ve açıkta kalma riskiyle karşı karşıyadır. Başka türlü söylersek birinin mülkünün ve servetinin büyümesi, başkalarının mülksüzleştirilmesine, proleterleştirilmesine ve mülk sahiplerine muhtaç hale gelmesine bağlıdır. Birinin diş fırçası fabrikasına sahip olmasıyla başka birinin diş fırçasına sahip olması aynı şey değildir. Diş fırçası fabrikasına sahip olmak mülk sahibi olmaktır, mülkiyettir ama diş fırçasına sahip olmak mülk sahibi olmak, mülkiyet değildir. İşte kafa karışıklığı bu ayrımı yapamamaktan kaynaklanıyor. Bir insanın mütevazı bir yaşam için sahip olduğu yaşam araçları mülkiyet değildir. Başka türlü ifade edersek, mülkiyet gasptır [zorla ele geçirilen]. Zorla, hileyle, haydutlukla, şiddet kullanarak sahip olunan şey ancak baskı, şiddet ve zor kullanılarak korunabilir ki, devlet mülk sahibi sınıfların zenginliğini servet düşmanı ‘zararlı, tehlikeli sınıflara’ karşı koruma işlevi görür. Genel bir çerçevede gerçek durum böyle olsa da, devlete dair sayısız ‘yakıştırmalar’ eksik değildir. Fakat durumun anlaşılmasını zorlaştıran bir şey var: birincisi, zenginlerle emekçi sınıflar ve mütevazı kesimler arasında yer alan orta sınıfların varlığı [ara sınıflar denilen küçük burjuvzi, orta-burjuvazi]; ikincisi, istisna olmak kaydıyla, sınıf atlamanın teorik ve pratik olarak mümkün oluşu; üçüncüsü de topluma dair fikirlerin egemen sınıfların fikirleri oluşu, fotoğrafın net olarak görülmesinin zorlaştırılması, engellenmesidir...

Yeni fetih veya yeni kolonizasyon çağı
Şimdilerde yeni bir sömürü, yağma ve talan dönemi başlamış durumda. Bu az sayıdaki büyük kapitalist işletmenin, az sayıda oligopolün densin, dünyanın tüm doğal ve beşeri zenginliğini ele geçirme saldırısı, tuhaf bir fetih dönemi. Artık sorun sadece insanların emeğini sömürmek, insanların emeğinin ürünü olana el koymak değil, bu dünya’da doğal ve beşeri ne varsa, insanlığın ortak serveti sayılması gereken ne varsa sahiplenmek... Bu fetih, toplum ve insan yaşamının tüm veçhelerinin, tüm gözeneklerinin kapitalist sömürü ve tahakküm alanı haline gelmesi demektir. Yeni tür bir köleleştirme ve serfleştirme, hızlı bir proleterleştirme, tam bir kâbus. Durum böyleyken işçi sınıfının artık eski işçi sınıfı olmadığı, ‘devrin değiştiği’ söyleniyor. Oysa gerçek durum tam da söylenenin tersine gönderme yapıyor: işçi sınıfı tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar kalabalık ve kapitalizm koşullarında başka türlü olması da mümkün değil. Eksik olan işçi sınıfı değil, mücadelenin cılızlığı, yetersizliği, perspektif ve ütopya zaafı... Zira işçi sınıfı mücadele ettiğinde işçi sınıfıdır... Artık dünya’da kapitalist kâr mantığına uyarlanmamış hiç bir şey yok. Akıl almaz bir şekilde insanlar atomize oluyor, yalnızlaşıyor, çaresizleşiyor, insan toplumunun insanlıkla ilgisi tartışmalı hale geliyor, insanlar bir tür hayvan sürüsü mertebesine indirgeniyor. Hiçbir ortak yaşama alanına, kamusal alana izin verilmiyor. Herşey özelleştirilip kapitalist kâr alanı ve metaı haline geliyor. Yediğiniz ekmekten, içtiğiniz sudan, ısındığınız odundan, kömürden, gazdan, kullandığınız elektrikten kâr ediyorlar ve bu süreç vakitlice durdurulup, tersine çevrilmezse, soluduğunuz havadan da kâr edeceklerdir. İnsan yaşamının her alanı ve her gözeneği artık kâr alanı haline gelmiş durumda. Doğası ve mantığı gereği bir kamusal hizmet etkinliği olması gereken eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, kentsel ulaşım, haberleşme, kent hizmetleri, vb. özelleştirilip kâr metaı haline getiriliyor. Ormanlara, koylara, denize, su havzalarına varıncaya kadar ne varsa özelleştiriliyor... İnsan ve toplum yaşamı için gerekli ne varsa bir kaç ‘işbitirici’ kapitaliste, birkaç oligopole ait olduğu bir dünyada ve toplumda insanın konumu ve statüsü nasıl tanımlanacak? “İnsan bunun neresinde?” denmeyecek midir? Kapitalist kâr hırsının ve mantığının mutlak denetimi altına giren ve sadece onun ihtiyacına cevap veren bir insanlık toplumu sürdürülebilir midir?  Kamusal alan diye bir şeyin artık mevcut olmadığı bir dünya’da sosyal ve politik kavramlarının bir kıymet-i harbiyesi kalır mı? Böylesi bir ortamda ve koşullarda politika ve politikacı ne işe yarar? Kendisi de kapitalist kâr mantığına göre kurgulanmış ve öyle işleyen, bir tür sirk oyunu haline gelmiş politik faaliyet ne ifade edebilir ve topluma ne önerebilir? Siyasi partilerin işleyişiyle kapitalist bir işletmenin işleyişi arasında bir fark var mı? Netice itibariyle yegâne amaçları kitleleri aldatıp/oyalamak olan siyasi partilerin de amacı aldıkları oyu kâra dönüştürmek değil mi? Siyasi partiler şirkete, parti başkanları şirket CEO’suna, politikacılar da profesyonel futbolcuya benzemiyor mu? Eskiden şirketler mal ve hizmet üretip satarlardı, şimdilerde şirketlerin kendisi de herhangi bir mal gibi alınıp satılıyor. Bir parti başkanı başka bir partiden transfer teklifi aldığında, pılıyı-pırtıyı toplayıp gidiyor... Böyle bir siyasi partinin şirketten, politikacının da profesyonel futbolcudan ne farkı var? Utanma duygusunu kaybetmiş kimi zevat bir de milli iradeden, milli iradenin tecellisinden ve demokrasiden bahsediyor... Mercimek hakkında bir fikri olmayana nohutu mercimek diye yedirmeniz mümkündür ama bu durumu değiştirmek için yeterli değildir...  

Zenginlikle mücadele etmeden yoksullukla mücadele, sadece ahmakları aldatmaya yarar.
Kapitalizm öncesi dönemde yoksulluk ve sefâlet istisna idi. “Geleneksel” veya “premodern” denilen toplumlarda yoksulluktan ziyade yoksunluk söz konusuydu. Ekseri doğal afetler [kuraklık, kıtlık, sel, don, deprem, v.b.]  ya da savaş, istila, vb. sonucu toplumlar sıkıntıya düşerler ama bunu dayanışmayla/yardımlaşmayla aşmayı başarırlardı. Olumsuzluğu paylaşmayı bilirlerdi. Kaldı ki, geleneksel toplumların yoksulluğa [fakirlik] ve zenginliğe yükledikleri anlamlar bugünkünden çok farklıydı. Zengin ve zenginlik geleneksel kültürler tarafından ekseri lânetleniyordu. Zenginlik sadece maddi zenginlik olarak algılanmıyordu. Üretim araçlarının yeterince gelişmemişliği, üretici güçlerin veya aynı anlama gelmek üzere emek verimliliğinin düşüklüğü, servetin belirli ellerde birikmesini zorlaştırdığı gibi toplumda, şimdilerde olduğu gibi bir gelir uçurumu da ortaya çıkmıyordu. Ortak kullanım araçları, ortaklaşmacı bilinç, cemaat dayanışması geçerliyken, yoksulluğun istisna, sefaletin yokluğu şaşırtıcı değildir. [Buradan kapitalizm öncesi dönemin yüceltildiği sanılmamalıdır] Kapitalizm çağında üretim araçlarının sermaye sınıfının eline geçmesi, toplumların ortak ürünü ve mirası olan tekniğin gelişmişliği ve kapitalist sınıf tarafından sahiplenilmesi, modern yoksulluğun başlıca nedenidir. Zira, kapitalizm bir sömürü metabolizması şeklinde işliyor ve bir kutupta zenginlik yaratması, karşı kutupta yoksulluk yaratıp, sefaleti derinleştirmesiyle mümkün oluyor. Teknolojik düzey [emek verimliliği] yükseldikçe, mülk sahibi sınıflar ve çevresiyle, mülksüzleşmiş kesimler [genel olarak emeğini satarak geçinmek durumunda olanlar] arasındaki uçurum kaçınılmaz olarak büyüyor. Ve şöyle çelişik bir durum ortaya çıkıyor: Bir tarafta zenginlik [üretim] artıyor, global olarak toplum daha çok geçim aracına ve kullanılabilir araca sahip oluyor, diğer yandan da üretilenin aşırı düzeyde eşitsiz bölüşülmesi, yoksulların sayısını sürekli artırıyor. Kapitalist toplumda üretimin birincil amacı insan ihtiyaçlarını karşılamak olmayıp, kâr etmek olduğu için, üretim satın alabilir durumda olanlara doğru yöneliyor, geniş toplum kesimlerinin ihtiyacı olan şeylerin üretimi yerine, satın alma gücü olanlara yöneliyor, başka bir ifade ile toplum çoğunluğu için gerekli olmayan, “lüks” mal ve hizmetler üretiliyor. Üretimin birincil amacının insan ihtiyaçlarını tatmin etmek olmadığı bir dünyada ve toplumda işlerin sarpa sarması, yoksulluğun ve sefaletin büyümesi, doğal çevre tahribatının derinleşmesi, anlam kaybı, değer ölçüsünün yok olması, vb. neden şaşırtıcı olsun?  Bu kepazeliği aşmanın yolu, zahmet edip, sorulması gereken soruyu gerektiği gibi sormaktan ve gereğini yapmaktan geçiyor. Velhasıl, zenginlikle mücadele etmeden yoksullukla mücadele etmek mümkün değildir... Kapitalizmle mücadele etmeden de zenginlikle mücadele etmek mümkün değildir. Nihayet bu sefil gidişi durdurmak ve tersine çevirmek insan iradesini aşan bir şey değildir. O halde zenginlik ve yoksulluk diye bir ayrımın olmadığı, bu iki kavramın sözlüklerde yer almadığı bir insanlık toplumu gayet mümkündür... 

 [1] Fikret Başkaya, Çığırından Çıkmış Bir Dünya – Sosyal Sefaletin, Ekolojik Felaketin, Etik Yozlaşmanın Kökeni, Özgür Üniversite Kitaplığı, 3. Baskı 2007, s. 312

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.