1. YAZARLAR

  2. Mehmet Taş

  3. "Bu Yolda" Gidenler!
Mehmet Taş

Mehmet Taş

Yazarın Tüm Yazıları >

"Bu Yolda" Gidenler!

A+A-

 

 

“Âlemlerin Rabbi; Rahman, Rahim ve din gününün sahibi olan Allah’a hamd olsun. (Allah’ım, bizler) ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz. (Sen) bizi dosdoğru yola ilet. (O yol ki) kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna! Gazaba uğrayanların ve sapanlarınkine değil!” (Fatiha Suresi meali)

Her Müslüman; günde en az yirmi kere (Farz namaz), ortalama olarak kırk bir kere (Sünnetlerle beraber), üst sınırı da olmayacak şekilde (nafilelerle beraber) bu sure-i şerifi tekrarlar. Zira namazın her rekâtında Fatiha mutlak surette okunmaktadır Bir mümin asgari (farz namazlar) günde yirmi rekât namaz kılar, sünnetlerle beraber bu sayı kırk biri bulmakta ve nafile namazlarla bu sayının sınırı olmamaktadır.

Bu sure-i celile, aslında bir bakıma her Müslüman için (kısacık üç bölümden oluşan) hayatın anayasasıdır. Sureye hamd ile giriş yapılması, sonra da nasıl bir Rabbe (Rahman ve Rahim) hamd edildiğinin bilincinin verilmesi; bilahare O Rabbin kesin hüküm sahibi (din gününün sahibi) oluşunun beyanı vardır. Bir bakıma surenin birinci kısmı burada bitmektedir. Yani, kendini bilen bir kişiye Rabbi Rahmanımız, kendisini tanıtmaktadır. Hem de ilk girişte, ilk adımda… Rabbinin azameti, yüceliği, şefkat ve merhameti vs… en naif ve keskin şekilde izah ve ibraz edilmektedir.

Sure-i celilenin ikinci kısmı buradan itibaren gelmektedir. Burada kulun acizliği, çaresizliği, yetersizliği bir bakıma yine kulun anlayabileceği bir dille vurgulanarak; bu halden kurtuluş yolu, çıkış yolunun beyanı vardır. Kul olarak sadece Rabbine kulluk edilmesi ve yine sadece O’ndan yardım dilenmesinin zarureti bildirilmektedir. Eğer yardım dileme ve/veya kulluk etme; Allah’a değil de başka herhangi bir mercie, kişiye, otoriteye… yapılırsa; işte bütün sorunlar, sıkıntılar, cürümler, zulümler… alır başını gider o zaman. Kişinin kişiyi kendisine kul- rabb edinmesi; fert olarak kişiliğin yerle yeksan olması, toplumsal hayatın yaşanamaz hale gelmesi neticesini kaçınılmaz kılacaktır/kılmaktadır. Sure-i celilenin bu kısmında bütün be ve benzeri olumsuzlukların önüne sarsılmayan bir set çekilmektedir. Kulluk bütünüyle ve her yönüyle Allah’a hasredilmektedir.

Akabinde sure-i celile son bölüme geçmektedir. En kısa, en veciz ve en keskin bir ifade tarzı/tarzı ilahi ile… Kulun Rabbine kulluğunu sunması, O’na yakarışta bulunması, O’na yönelmesi yolu gösterilmektedir. (Allah’ım sen) bizi dosdoğru yola ilet. O yol ki; bütün eğriliklerden, yanlışlıklardan, sapıklıklardan münezzehtir. O yol ki; arıdır, durudur, saff ve berraktır. İçinde hiçbir kiri, tortuyu, muğlaklığı barındırmaz. Kendisini takip edenleri de aynı şekilde kötülüklerin her türlüsünden arındırarak; Rabbi Rahman’a götürür. Evet, o yol ki; insanlık tarihi boyunca insanlar için yegâne kurtuluş yolu olmuştur. O yol ki; Rabbimizin kendilerine nimet verdiklerinin yoludur. Hazreti Âdem (as)’den Hazreti Muhammed (sav)’e kadar ki bütün enbiyanın, esfiyanın yegâne yoludur. Bu yol, her türlü gazab ve sapıklıktan beri olan tek yoldur.

Günümüz insanlığının girmiş olduğu çıkmaz sokağın tek çıkış yolu, bu dosdoğru yola yönelmesinden geçecektir. Aksi halde insanlık, bu çıkmaz sokakta bocalanıp/debelenip kalacaktır. Bu noktada beşeri düşünce, fikir ve ekollerin tümünün insanlığa vereceği/sunacağı hiç ama hiçbir sermayesi kalmamıştır. Tarih boyunca olduğu gibi; bu gün de yeryüzünü ifsad edenler, hakka yönelişe karşı olacaklardır ve hatta olmaktadırlar da… Ama buna karşı olarak hidayet yolunun yolcularının da İlahi vahye sarılarak, bu yolculuklarını azimle sürdürmeleri kaçınılmazdır. Yeryüzündeki bütün mahrumlar, mazlumlar, itilmişler, yalınayaklılar hidayet erlerinden böylesine azimli bir yola çıkışlarını beklemektedirler. Günümüzdeki bu yolun yolcularının, bir dönüp tarihlerine bakmaları gerekmektedir. Tarih boyunca bu yolun yolcuları nasıl yürümüşler, neler yaşamışlar, nelerle karşılaşmışlar, nasıl mukavemet göstermişler, Rabbani doğrular muvacehesinde hangi metot ve yöntemler kullanmışlar… gibi pek çok sorulara; net, Rabbani ve nebevi cevaplar bulmalı ve ona göre konum almalıdırlar.

Bu yazıda bütün bu soruların cevabını verebilmek mümkün değildir. Ama çok özlü bazı noktalara parmak basmaya çalışacağız inşallah…

Bu yolun yolcularından Yasir ailesi!!!

Yasir, Yemenliydi. Kaybolan kardeşini bulmak için, onu aramaya çıkmıştı. Bu arayışı O’nu Mekke’ye kadar getirmişti. Yasir, bundan böyle Mekke’de kalmış, kardeşini bulamamış ama kurtuluş yolunu bulmuştu. Mahzumoğullarından Ebu Huzeyfe’nin himayesine girmiş ve daha sonra da onun cariyesi olan Sümeyye ile evlenmişti. Daha sonra Ammar ve Abdullah adında iki çocuğu olmuştu. Ammar, Allah

Resulü ile tanışmış, hidayete ermiş ve daveti üzerine ailesi de İslam ile şereflenmişti. Zalimlikte sınır tanımayan Mahzumoğulları, Yasir ailesinin Müslüman olduğunu duymaları üzerine; akıl almaz zulüm ve işkencelerine başlamışlardı. Kızgın sıcaklarda, çöl ortasında, akıl almaz işkenceler yaparak; Yasir ailesini imandan sonra tekrar şirke döndürmeye çalışıyorlardı. Ama Yasir ve ailesi, bir kere hidayeti tatmışlardı… Ailenin her bir ferdi imandan birer hisar oluvermişler ve kendilerine indirilen hiçbir darbeye boyun eğmiyorlardı. Hazreti Yasir (ra)’ın yaşlı bedeni artık işkencelere dayanamayıp, şahadet şerbetin oracıkta içiyordu. Oğlu Abdullah (ra)’de işkencelerle beraber acımasız bir “ok”a hedef olup oracıkta şahadete eriyordu. Hazreti Sümeyye de yaşlı bedeniyle bütün işkencelere maruz kalıyor, ama imanından zerre kadar taviz vermiyordu. Bu asalet, zalim Mahzumoğullarının reisi, Ebu Cehil’i adeta zıvanadan çıkartıyor ve işkencelerin dozunu gittikçe arttırıyordu. İşkencelerle birlikte, ağzından cehennem kokusunu yayarcasına sözlerin en adileri peş peşe dökülüyordu… Nihayetinde Hazreti Sümeyye(ra)’nin her bir bacağını bir deveye bağlayarak; develeri ters istikamette yürütüyordu. Acıların çekilmez raddeye geldiği noktada, tekrar pis ağzıyla Hazreti Sümeyye’ye yaklaşarak; O’nu tekrar putlara tapmaya, ölümden kurtulmaya çağırıyordu. Hazreti Sümeyye’nin cevabı; “Allahu ekber” oluyordu. Ebu Cehil, tam manasıyla kudurmuş, ağzından salyalara çıkararak; Sümeyye(ra)’e hakaretlerde bulunuyor, aziz iffetine dil uzatıyordu. Hazreti Sümeyye bir an fırsat bularak; Ebu Cehil’in pis suratına tükürüyordu. Ve orada Ebu Cehil’in bir mızrak darbesiyle, karnından feci bir şekilde yaralanıyor ve O’da gözünün önünde şehit düşen eşi ve oğlundan sonra şahadet şerbetini içiyordu…

Hazreti Abdullah Bin Cahş…

Hazreti Peygamberi(sav)’in halası, Umeyme’nin oğlu ve aynı zamanda kız kardeşi Hazreti Zeynep Efendimizin eşi… Allah ve Resulüne âşık bir yiğit! Bu yolun gerçek yolcularından birisi…

İslam tarihinin ilk komutanı… Efendimiz, Ebu Ubeyde Bin Cerrah (ra)’ı Nahle’ye, Kureyşin gelen gidenlerini gözetlemeye göndermek istemişti. Ebu Ubeyde’nin, Efendimizin ayrılığına dayanamayıp ağlaması üzerine, Efendimiz (sav)’de Hazreti Abdullah(ra)’a bu görevi vermişti. Efendimiz bir sabah namazında kendisinin emrine verdiği on kişi dolayındaki bir müfrezeye komutan tayin ederek, bir

de mektup yazıp kendisine vermiş ve iki gün yol yürüdükten sonra bu mektubu açıp okuması emrini vermişti. Gidilecek yerin de bildirilmesi üzerine, müfreze yola koyulur ve iki gün yüründükten sonra Hazreti Abdullah mektubu açıp okur. Mektupta, Nahle’de Kureyşi, gidip gelenleri, kervanlarını gözetlemesi emriyle beraber, arkadaşlarından da kimseyi kendisiyle beraber kalmasına zorlamaması talimatı vardı. Hzreti Abdullah, mektubu okuyup durumu arkadaşlarına açıkladı. Kendisinin, Allah ve Resulünün emrini tek başına kalsa dahi yerine getireceğini, şehit olmayı arzulayanlarının yanında kalmasını ve isteyenin de geri dönmekte serbest olduğunu söyledi. Arkadaşları hep birden, “Biz, işittik. Allahü teâlâya, Peygamber efendimize ve sana itaat edicileriz. Nereye istersen, Allahü teâlânın bereketi üzere yürü.” diye cevap verdiler. Nahle’de bir Kureyş kervanının geçtiğini gördüler. Abdullah ve arkadaşları kervanın yanına varıp, kervandakileri İslam’a davet ettiler, olumsuz cevap almaları üzerine çarpıştılar. Kervana el koyup Medine’ye getirdiler.

Hazreti Sa’d Bin Ebi Vakkas şöyle anlatır: “Uhud savaşında idik. Savaşın kızgın bir anıydı ve Abdullah ile yan yana çarpışıyorduk. Abdullah benim kolumdan tutarak çekti ve bir kayanın dibine gittik. Bana; “Sen dua et, ben âmin diyeyim. Ben dua edeyim sen âmin de!” dedi. Ben de tamam dedim ve ben dua etmeye başladım: “Ya Rabb! Karşıma güçlü düşmanlar çıkar ve bana da öyle bir güç ver ki, hepsini öldüreyim. Medine’ye bir gazi olarak döneyim” dedim. O’da âmin diyordu. Sonra sıra ona geldi ve şöyle söyledi: “Ya Rabb! Karşıma göçlü düşmanlar getir. Bana güç, kuvvet ver ve onlarla kahramanca çarpışayım ve onları öldüreyim. Sonra da onlardan birisi beni öldürsün ve Senin huzuruna Şehit olarak varayım..!” dedi. Ben de âmin dedim. Kahramanca çarpışıyor ve müşriklerin elebaşlarının birçoğunu öldürdükten sonra, kendisi de bir okla şehit oldu. Dayısı Hamza ile aynı kabre defnettik.”

Bu yolun yolcularının öykülerine ve sırlarına bizim akılımız pek ermez/ermiyor. Zira o sadakat, samimiyet, teslimiyeti, nezaket, iffet… gibi hasletleri çoktan yitirmişiz. Kimimiz mistisizme dalmış; yeryüzünün, nefislerin imarı ve ıslahının yegâne ahkâmı olan muazzez İslam’ı rutin birkaç “evrad”a sığdırma keşmekeşliğine düşmüşlerdir. Bir kısmımız ise İslam’ın kalbi ve deruni muhtevasından, ilim ve hikmetinden, feraset ve basiretinden, adalet ve hakkaniyetinden uzak; kuru bir kavgadan ibaret görme

bahtsızlığına ve yeryüzünün belalıları konumuna düşmektedirler. Elbette söylenecek çok söz vardır. Rabbim amellerimizin de, sözlerimizin de önünü ve sonunu hayreylesin…Bizlerin, o kutlu yolcuları anlamamızı ve o azim, iman ve sadakat üzere yaşamamızı diliyorum. Selam ve dua ile…


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.