1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. 'Bu ülkeyi bölen 'Kürtler' olmayacak'
'Bu ülkeyi bölen 'Kürtler' olmayacak'

'Bu ülkeyi bölen 'Kürtler' olmayacak'

A+A-

Yıldız RAMAZANOĞLU'nun röportajı

Rojbin Tuğan Hakkâri’de çalışan bir avukat. İnsan Hakları temsilcisi, mayın taramayla ilgili çalışmaları var, bölge üzerine yazan fikir üreten bir entelektüel. Yazar ve aktivist Yıldız Ramazanoğlu Diyarbakır'da bir araya geldiği Tuğan ile bölgeye dair geniş bçr söyleşi yaptı. İşte Tuğan'ın gündem oluşturacak sözleri:

"KÜRT SORUNUNUN PKK İLE DOĞMADIĞINI HALK BİLİYOR"

- Geçtiğimiz aylarda Diyarbakır’a geldim. Kenar mahallelerde büyük bir yoksulluk vardı. Fakat yine de insanlar gündelik yaşamlarının zorluğundan çok liderlerin demeçleriyle ilgiliydi. Ankara’da söylenen her kelime burada hemen yankılanıyor. Nedir bu halet-i ruhiye?


Diyarbakır’da ve bölgenin genelinde, politika önde gelen sohbet konusu... En basit ankette bile haberlerin ve siyaset tartışmalarının izlenme oranının Türkiye genelinden daha fazla olduğu görülecektir. Sadece Türkçe değil, diğer ülkelerden Türkçe ve Kürtçe yayınlar (BBC, Amerika’nın Sesi), ayrıca başka dillerdeki yayınlar da (Arapça, Farsça, hatta İngilizce) dikkatle izleniyor.

Bizim tarafta, her evin duvarında dağda, cezaevinde olan veya yaşanan şiddet nedeniyle mezarda olan genç bir insanın fotoğrafı vardır. İnsanlar her sabah güne, kendilerine birçok şeyi hatırlatan bu fotoğraflarla başlıyorlar. Her aileden bir mensubun şiddetli ortamın sonucu olarak ya dağda ya cezaevinde ya da mezarda olduğu bir coğrafyada, insanlar her şeyin farkındalar, izliyorlar ve sorguluyorlar. Sorunun politik bir sorun olduğunu her fert biliyor. Dolayısı ile kendi canlarına, hayatlarına direkt olarak etki edecek, gözyaşlarını ve acılarını dindirecek bir söz duymak ümidiyle haberleri izlerler. Kulaklar radyoda, gözler televizyonda. Okuyabilen gazetelerin politika haberlerinin satır aralarından bir şeyler çıkarmaya çalışır. Belki de ekmeğin fiyatından hemen sonra insanlar, en çok çocuklarını ve kendilerini ilgilendiren bu sorun hakkında yeni bir şey duymak üzere gündemi izlerler.


Daha birkaç sene önce bile Diyarbakır kaset dükkânlarında Şivan Perver ve bazı müzisyenlerin çalışmaları arkalardan bir yerlerden getiriliyordu. Muhsin Kızılkaya bir söyleşisinde “sorunun çoğu dil meselesi” diyor. “TRT 6’nın Kürtçe yayını dağdaki gençleri indirir. Şarkısını söylemek için çıkmıştı çoğu” dedi hatta. Bölgenin bilge kişilerinden “Mele Hüseyin” ise “PKK bitse de Kürt sorunu bitmez” diyor. Nedir işin doğrusu?

Bir yanılgıya dikkat çekmek istiyorum: Kürtler, onların bu ülkede Kürt olmaktan dolayı yaşadıkları sorunlar ve bu ülkenin Kürt sorunu, PKK ile doğmadığı gibi PKK’nın bitmesi ile de sona ermeyecektir. PKK sadece bu sorunun bir sonucudur. İnkâr edilen, görmezden gelinen ve şiddet ile ortadan kaldırılacağına inanılan bir süreçten doğmuştur. Bunu daha somuta indirgersek, Türkiye’de politik bir ilgisi olmayan insanların hâlâ bîhaber oldukları Diyarbakır Cezaevi denilen cehennemin bu ülkeye armağanıdır, PKK. Diyarbakır Cezaevi’nde yaşatılanların bu ülkedeki insanlara önyargısız ulaştırılması halinde, herkesin farklı bir biçimde soruna yaklaşacağını düşünüyorum.

Yapılanlardan dolayı insanın insan olmaktan utanç duyduğu Diyarbakır Cezaevi ile bu ülke henüz yüzleşemedi. Bu ülkenin ve insanlarının Diyarbakır Cehennemi ile yüzleşmesi gerekiyor, Türkiye’nin Kürt sorununu ve PKK’nın neden var olduğunu anlamak için.

"KÜRTLER TRT 6'YA KUŞKUYLA BAKIYOR"

Açıktır ki, böylesi bir yüzleşme/muhasebe yapılmadan,  yasal bir zemini dahi oluşturulmayan bir TV kanalı ile sorunun çözümü yönünde sözüm ona adım atılmaktadır. 1984 yılından beri 45 binden fazla genç evladını bu çatışmalarda kurban veren ve hala binlerce evladı dağlarda olan Kürtler önlerine çözüm diye konulan böylesi adımların samimiyetini sorgulayacaklardır. PKK’nın 15 milyon Kürdü ajite edip, TRT-6’e karşı bir cephe oluşturduğuna inanmak,  Kürtleri tanımamaktır. Şu bir gerçek ki, Kürtler TRT-6’e kuşkuyla bakıyorlar. Zira, yasalara aykırı kurulan, dolayısıyla yasal bir zeminden mahrum olan, üstelik yasadışı bir alfabe kullanan TRT-6’in akıbetini merak ediyorlar.

Ciddi bir samimiyetsizlik olduğunu düşünseler bile, Kürtlerin çoğu, yıllarca varlıklarını inkar eden devletin inkardan yorulmasını ve şaşırıp onların diliyle konuşmaya başlamasını çok heyecan verici buluyorlar. En müzmin muhalifler bile, içten içe “inşallah ben yanılırım” diyorlar; atılan adımın ciddi olduğuna ve daha büyük adımların onu izleyeceğine inanmak istiyorlar. Kan, gözyaşı artık bitsin, istiyorlar.

Ancak güven vermek, bunca şiddet dolu yıldan sonra, kolay değil. Güven köprüsü neredeyse sırat köprüsüne dönüşmüş bölgede. Atılan bu adımın da hangi gizli ajanda ile atıldığını düşünmek, TRT-6’e sevinen izleyicilerin heyecanlarını da öldürüyor. Zaten devletin hemen hemen hiçbir adımı masum görülmüyor. Aşı kampanyalarından tutun, nüfus planlamasına dair kampanyalara, devletin icraatları “gizli ve kirli hesapların yansımaları” olarak değerlendiriliyor.

"MGK KÜRTLERİN YATAK ODASIYLA NEDEN BU KADAR İLGİLİ?"

Sabah işine giden bir esnaf, evinde çamaşır yıkayan yemek yapan bir Kürt kadını nasıl bakıyor bu yaşananlara. Gençlerin gündeminde nasıl bir yer tutuyor Bölgede hayata geçirilen politikalar, eğitim kampanyaları…

Bölge insanı elbette sorguluyor: Bölgede okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması ve aile planlamasıyla Milli Güvenlik Kurulu niçin bu kadar ilgili? Neden “milli güvenlik”le yükümlü bu organ Kürtlerin yatak odalarıyla bu kadar ilgili? Niçin bu konularda MGK hükümete “tavsiyeler” yolluyor?

Haksız da görmüyorum insanları.  Henüz “Haydi Kızlar Okula” kampanyası ortada yokken, bu kampanyayı bölgede yıllarca tüm tehlikelere rağmen görev yapan bir kadın olarak yürüten kişiyim. Kadınların okula gitmelerinin, kendi kaderlerini ellerine almalarına yardımcı olacağını düşünürüm. Ancak eğer amaç Kürt kızlarını Kürt olmaktan vazgeçirerek, ‘Cumhuriyetin Kadını’ adı altında kendi olmaktan vazgeçmiş, diline, kültürüne yabancılaştırılmış kadınlar yaratmaksa – ki kampanyanın kimi yandaşlarının bu amacı güttüğünü görmek mümkün – bunda ben yokum. Kürt dilini yok etme amacını güttüğü düşünülen asimilasyon amaçlı politikalar bölgede derhal terk edilmeden ve kız-erkek bütün Kürt çocuklarına dillerini öğrenme olanakları sunulmadan, kuşkular dağılmayacaktır.

"PKK TÜRKİYE'DE HER KÜRDÜN EVİNDE YŞAYAN BİR ÖRGÜT"

PKK’nın Kürtlerin asimilasyonu sorununun çözümlenmesinden rahatsızlık duyacağı söylenir her zaman. Örgüt içi infazlar var. Onlar da zalim yani. Bu örgütün toplumsal karşılığı nedir tam olarak. Bölge halkının kültürüne, inanç birikimine eğiliyor mu, yoksa da haksızlığa uğramış insanlar kerhen mi destek veriyor? Nedir bu dağ ile ev arasındaki akışın nedeni?

PKK Türkiye’de yaşayan her Kürdün evinde bir biçimde varlığını sürdüren bir örgüt. Türkiye’deki Kürtleri yaşadıkları acılar bir arada tuttuğu gibi, bu acılar PKK’ya kan ve hayat veriyor. PKK, Kürtlerin ve özellikle Kürt gençlerinin acılarının ve isyanlarının bir ifadesi haline geldi bölgede.

Henüz 14-15 yaşında bir çocuğun bir partinin ideolojisini benimsemesi bir tarafa, herhangi bir ideolojik-politik söylem ile hayatı şekillendirme iddiasında olacağını çok gerçekçi bulmuyorum şahsen. Bölgedeki çocukları ölümü ve şiddeti seçmek zorunda bırakan, her şeyi ile eşitsizlik kokan ve Kürt olarak, kendileri olarak yaşayamadıkları hayatları. Kendilerine ait bulmadıkları hayatları yaşamaya zorlanan insanlar, şiddete yöneliyor. Bu, kayıp olan, kendi olarak var olamayan, hayatta fark edilmeyenlerin isyanına dönüşüyor.

Devletin siyasi, sosyolojik ve ekonomik ve hatta psikolojik olarak cevap bulması gereken bu çocukların isyanı, şiddet, hapis ve ölümle karşılık buluyor. Bu ise şiddeti daha da besliyor ve gözler dağlara yöneliyor. Çocuk ve genç nüfusun anlaşılıp, doğru karşılığı bulamayan öfkesi ve isyanı da PKK’nın devamını sağlıyor. Bu bir döngü ve ister-istemez aileleri ve yakınları da içine alıyor. Aile ve yakınlar yoksunluklarla büyütmeye çalıştıkları evlatlarına yönelen şiddeti görüyorlar, onları karakol ve adliyelerde ve cezaevlerinde başka bir şiddet bekliyor. Sonuçta ya cezaevinde, ya dağda ya da mezarda son bulan hayatlar ile ailelerin PKK ile hiçbir ilgileri olmasa bile zorunlu bir buluşmaları oluyor. Çünkü hiçbir aile evladını reddedemez ve kendi evladına sırt çeviremez, acısına seyirci kalamaz. Çocuğunun doğrusu ile değil, onun hayatı ve sevinci, rahatı ve güvenliği ile ilgilenir. Kürtlerin çocukları çok daha zor şartlarda büyüyorlar ve aileleri için sanılanın aksine çok daha değerliler.

"KAÇ TÜRK DİYABAKIR CEZAEVİNDE YAŞANANLARI BİLİYOR?"

Senin fikirlerin çok önemli… Birçok siyasiyle de görüşüyorsun. Bölge halkının hissiyatını en iyi bilen kişilerden birisin. Devletin şiddet dolu anlamaktan uzak politikaları her evde yara açtı. Bu yaranın boyutları nedir tam olarak.
  

Şiddet her ailede, her yürekte büyük bir yara açmış ve yaralar kanamaya devam ediyor. Kürtlerden dayanmaları, susmaları bekleniyor, zulümden söz etmemeleri, her şey güllük gülistanlıkmış gibi yapmaları bekleniyor. Kendilerini ifade ettikleri, yaşadıkları şiddetten bahsettikleri zaman da ayrı bir şiddete maruz bırakılıyor Kürtler. Kanayan yaralarını gösterdiklerinde çok çeşitli itirazlar geliyor. En azından, “Yanlış yerden başlıyorsunuz ve yanlış bir dil kullanıyorsunuz, bu dil ve üslup yapıcı değil, bu biçimde konuşamayız” deniyor.

Allah aşkına söyleyin bu ülkede yaşayan kaç Türk, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşeti biliyor? Ya da 12 yaşında, boyunca bir silahı taşımayacağı aşikar olan ve evinin kapısında ayağında terliği ile babası ile beraber öldürülen Uğur Kaymaz’ın kim olduğunu ve başına gelenleri kaç sıradan yurttaş biliyor? 

“Doğu ve Güneydoğu” diye adlandırılan Misak-ı Milli içindeki bölgeyi, bu ülkedeki yurttaşların sessizliği ve suskunluğu çoktan ayırmış... Acı bu ülkeyi bölmüş ve de bu acıya karşı duyarsız ve suskun vicdanlara karşı yükselmekte olan öfke de, bu parçalanmayı pekiştiriyor. 

Kürtler olmayacak bu ülkeyi bölecek olanlar; bu ülkenin yurttaşı olan ve her fırsatta kardeşlikten dem vuran ama kardeşlerinin acılarına seyirci kalanlar bu ülkeyi böler böyle giderse.  

Düşünsenize bir yıldır neredeyse her ay Kürtlerin çocukları canlı yayınlarda vuruluyor, öldürülüyor ve bu Kürtlere izlettiriliyor. Operasyonlar esnasında çekildiği iddia edilen ve  internete düşen, öldürülen Kürt çocuklarının görüntüleri ve insan ölülerine yapılan muameleler... Bu hangi ahlaka, hangi insanlığa, hangi inanca sığar? Ya internet sitelerindeki yorumlar!  Nefretin doruğa ulaştığı ve nefreti daha da körükleyen yorumlar. Unutmayın ki, bunlar artık köylerde bile okunuyor.

Aslında bölgedeki Amerikan ve İsrail işgali de şiddetle sonuç almaya dair kötü bir ahlak yarattı. Bakın adamlar nasıl yerle bir ediyor söylemi bilinçaltına işliyor maalesef. Celladına aşık olmak gibi bir şey. Gücü ele geçiren ötekileri şiddetle bastırmaya yönelmesi…

Başka bir örnek vereyim: Geçen yıl tüm Hakkârililerin ısrarlı girişimlerine rağmen, Valilik Nevroz kutlamalarına izin vermedi. Van ve Siirt’te de kutlamalara izin verilmedi; izinsiz gösteriler oldu. Göstericilere sınırsız bir şiddet uygulandı ve kan döküldü, insanlar öldü. Polis, sokaklardaki herkese ama özellikle çocuklara, yaşlı kadın ve erkeklere vahşet boyutunda bir şiddet uyguladı.  İnsanın TV izlerken bile tahammül edemeyeceği bu şiddet görüntülerini, biz Hakkarililer, Vanlılar ve Siirtliler canlı canlı gördük ve yaşadık. O Nevroz ve daha sonraki gösterilerde sokaklarda yaşananlar, hayatımda unutamayacağım şiddet kareleriydi.

Bölgede yazılı basının ağır sansür uyguladığı ve manipüle ettiği birçok gerçek gibi (elbette 90’li yılları saymıyorum), özellikle Şemdinli’den sonra bölgedeki sokak gösterileri karşısında güvenlik güçlerinin orantısız boyutta bir şiddet kullandığı bir gerçek.

Siz kalkıp iki-üç gün önceden, diğer illerden, buraların hassasiyetini bilmeyen genç polisleri Hakkari, Van gibi yerlere getirir ve “Vurun, ne pahasına olursa olsun, durdurun, kadın çoluk çocuk dinlemeyin” derseniz, ortaya bu görüntüler çıkar.

Mart 2006’da da, Diyarbakır’da meydana gelen olaylarda 11 insan  kurşun yaraları ile hayatını kaybetti, bunların 7’si çocuktu.  1991 ve 1992 Newroz gösterilerinde, 100 den fazla insan hayatını kaybetti.

Bu kadar olay ve protesto pratiğine rağmen eğer idare halen can kayıpları ve yaralanmalar ile gösterileri önleme ve müdahale etme yöntemi kullanıyorsa bu  ciddi bir beceriksizliğin de işaretidir. 

"KARDEŞİMİN ACI ÇEKMESİNİ İSTEMEM"

Bu bir boyutu…  Ancak Kürtler şimdi asıl bu işin diğer bir boyutu ile ilgililer. Bu görüntüleri izleyen ama  suskun ve sanki bunlar hiç olmamış gibi hayata devam eden, kendilerinin kardeşleri olan Türklerin tavırları ile ilgililer.

Ben “kardeşim” dediğim birinin acı çekmesini istemem, onun acımasını, acıkmasını, çaresiz ve çözümsüz kalmasını istemediğim gibi, buna karşı gayret ederim. Hiç bir şey yapamasam bile, onun acısını hissettiğimi ve onun acısını paylaştığımı bir biçimde kardeşime duyurmaya çalışırım. Kardeşiniz bilecek ki siz onun yanındasınız, acısını paylaşıyor ve acısını tanıyorsunuz. Bunu ona söyleyerek onun acısını belki dindirmiyor, ortadan kaldırmıyorsunuz, ama o acıyı paylaşarak, hafifletiyorsunuz.

Bu duygu çok önemli. İnanın ben en çok, Hakkâri de bir olay olduğunda beni ve ailemi arayıp soran dostlarımı ve arkadaşlarımı hatırlarım.

- Türkler unuttu sanki Kürtlerle birlikte cumhuriyeti kurduklarını, birlikte kurucu özne olduklarını, bundan böyle herkes türktür denince emir komuta zinciri içinde kabul edilmesi beklendi. Hala da beklenti bu yönde sanki.. Bir körleşme var bu yüzden.

Bölgede yaşananlara karşı ülkede yaşayanların sağırlığı ve körlüğü, başka bir yara açıyor vicdanlarda ve yüreklerde.

Yunanistan’da bir tane genç hayatını kaybetti ve bütün ülke ayağa kalktı. Bir ve beraber olmak budur bana göre, yaşanan tüm hukuksuzluklara ve haksızlıklara beraberce karşı durmak ruhudur.

Dikkat ederseniz devletin yanlışlarından ve eksiklerinden ziyade bu ülkede yaşayan diğer insanlardan, bana ve diğer Kürtlere “kardeşim” diyenlerin tavırlarından bahsediyorum. Ki bana göre onların suskunluğu ve sağırlığı sayesinde gün geçtikçe aramızdaki duvar yükselip, mesafe artmaktadır.

Kürtlerin yürekleri solculuk ideolojisi ve İslam inancı taşıyan kardeşlerine zaten çok buruk. Onları hem ideolojileri hem de inançları ile samimiyetsiz buluyorlar. İnançları gereği mazlumdan yana olan, İsrail’in zulmünü gören, bir Filistinli çocuk ile ağlayan ama yanıbaşındakı yurttaşının acısına yabancı kalan ve hep uzak duranların da Kürtlerin kırılan kalplerini onarmaları gerekiyor. Ancak bu gönül kırıklığı Kürtlere sadaka dağıtmak ve tarikatlarına taraftar yetiştirmekle giderilemeyecektir.

Türk solunun ve Müslüman kesimlerin Irak savaşı sırasında Iraklı Kürtlere yönelik neredeyse düşmanca tutumlarını da Kürtler ibretle seyredip bir yerlere not ettiler. Savaşa karşı olmak insanca bir duruş ama Kürt halkını kendisine soykırım uygulayan rejime karşı savaştığı için “emperyalistlerin kuklası” diye yaftalamak hangi vicdana sığıyor, Kürtler bunu anlamakta zorlanıyor.  Ne yapsaydı oradaki Kürtler,  kendi katillerini mi sevselerdi? Kaldı ki biraz tarih okuyan herkes bilir ki, Kürtlerin Irak’taki zulme karşı verdikleri özgürlük mücadelesi Amerika’dan önce, Amerika’ya rağmen, ondan önce de İngilizlere rağmen hep vardı.  Anlayacağınız Irak’taki Kürtler söz konusu olduğunda zaman zaman aşağılayıcı ve inkara varan söylemler, tavırlar da bu ülkenin Kürt yurttaşlarını çok fazla yaralıyor.

"TABUTLARI NASIL SORGULAMIYIRLAR?"

Peki Türkler ve Kürtler komşuluk ediyor, etle tırnak diyoruz, gündelik hayatta bütün bu olanlara ne cevap üretiyor yan yana bir arada yaşayan insanlar…

Sınırın bu tarafına tekrar dönersek, işin doğrusunu isterseniz Kürtler bu ülkenin Müslüman entelektüellerinin de diğer entelektüelleri gibi kendi acılarına olan yabancılıkları ve suskunlukları için artık eskisi gibi sitem dahi etmiyorlar.  Fakat Anadolu’da yaşayan, bir tarafa tabi olmayan normal Türk yurttaşlarının bu kadar zulme ve hukuksuzluğa suskunluklarına isyan ediyorlar.

Çünkü, “Hadi bizim ölümlerimizi görmüyorlar, duymuyorlar, peki sofralarında yanlarında oturan çocuklarının, kapı komşusu gencin, akrabanın tabutlarını nasıl sorgulamıyorlar?” diyor Kürtler.

Bakın Türkiye’deki en büyük Fizik ve Rehabilitasyon merkezi olan kurum Genel Kurmay Başkanlığı ve hastanesi GATA’dır. Nedeni, kollarını, bacaklarını, gözlerini yani bedenlerinden ve ruhlarından birer parça yitiren gencecik insanların varlığıdır. Bu, 1984’ten beri devam eden bu korkunç savaşın görünmeyen yüzüdür.  Bu savaşın sadece 100 milyar dolarlarla ifade edilen bir bilançosu yok. Bir başka ülkenin değil, kendi ülkesinde kendi yaşıtı yurttaşları, kardeşleri ile çatıştırılan, hatta kimi zaman ölmedikleri için dahi ayıplanan gencecik insanların  kaybı, Ve bu büyük insan kaybının bizlere armağanı olan nefretin aramıza ördüğü çözülmesi güç ağlar...

Bu çatışmalı sürecin neredeyse her Anadolu kasabasında artık ciddi biçimde kendisini hissetiren acılı sonuçları halen suskunluk içerisinde kabul görüyor. Zaman zaman manipüle edilen şehit cenazeleri ve şahlandırılan “vatan elden gidiyor” söylemi ile sokaklara dökülen azınlıklar dışında gerçeğin diğer yüzünü soran ve görmeye çalışan kimse olmuyor.

Kürtlerin sağduyularını şimdiye kadar yitirmemelerinin asıl kaynağı, sokaktaki Türkün, aydın ve vicdan sahibi insanların kendilerine düşman olmadıkları varsayımı idi. Ancak bugün o varsayım çok ciddi biçimde sorgulanmakta, vicdan, kardeşlik, samimiyet, dindaşlık ve yurttaşlık kavramları yürek ve beyin terazilerine vurulmaktadır.

Artık devletin kendilerine yansıyan yüzüne çok aşina olan Kürtler aynı topraklarda yaşadıkları yurttaşlarla aralarındaki “kardeşlik hukuku”nu, vicdan anlayışını  sorgulamaktadırlar. Çünkü kendilerini en çok vuran bu sessizlik, sağırlık ve körlüktür.  “Nerede kardeşlik, nerede dindaşlık, nerede yurttaşlık?” diye soruyorlar.

Rojbinciğim, Hakkari’de avukatlık yapıyorsun, bu hiç kolay değil,  bölgedeki adı konsun konmasın her zaman var olan olağanüstü hal içinde ne gibi davalar geliyor. Adalet tecelli ediyor mu bu koşullarda. Bir hukukçu olarak adaletin tıkanma noktaları için ne söylersin?

Yıllarca olağanüstü bir havayı soluyan ve halen normal hayatın kurulamadığı bir yer Kürt coğrafyası. Şu açık ki, yargı ve yargılama da ne yazık ki bölgedeki şiddet atmosferden fazlası ile etkileniyor. Şiddetin direkt olarak yansıdığı yargının bağımsız olduğunu söylemek mümkün değildir. Bölgede halen idari, ekonomik ve sosyal olarak normalleşemeyen ve sivilleşemeyen hayat nasıl şiddetin boyutu ile orantılı biçimde dalgalanıyorsa adliyelerde bundan fazlası ile nasipleniyorlar.

Belki bunu duymak birçok insanın hoşuna gitmeyecek ama benim 1996’dan beri görev yapmakta olduğum bölgede halen sarsılamayan bir korku imparatorluğu hüküm sürüyor. Zaman zaman korku imparatorluğunu belli ölçülerde parçalamaya çalışan insanlar olmakta ancak bu insanların gücü benliklerinin en derinlerine sızmış korku perdesini aralamaya yetmiyor. Nitekim hakim ve savcıları korkutmak için evlerinin yakınlarında bomba patlattığını övünerek basına duyuran paşaların gölgeleri ve hayaletleri de halen bölgede dolaşmaktadır.
 
İnsanın ruhunu cendereye alan korkunun bölgede görevli, vicdanlı ve namuslu yargı mensubu yurttaşları çok çok zorlandığını ve onların çoğu zaman çaresizlikten bağımsız biçimde çalışamadıklarını görmekteyiz.

Önleyici kolluk görevi yapan ve yine dosyaların hazırlıklarını yapan güvenlik güçlerinin çifte fonksiyonu bağımsızlığı etkileyen çok ciddi bir faktör. Hazırlık dosyaları tek taraflı biçimde soruşturulmakta, hazırlıktan itibaren mahkum etmek ve mesaj vermek amacı ile hareket edilerek yargı bağımsızlığı zedelenmektedir.

ŞEMDİNLİ DAVASI YARGIYI SINIFTA BIRAKTI

- Böyle bir ortamda suçun tekilliğine özen göstermek ve önyargısız kişiye özel yargılama yapmak da zor. Çünkü zihinlerdeki potansiyel suçlu üreten odacıkları bertaraf etmek kolay değil...

Bölgede zaten “suçun ve cezanın şahsiliği” prensipleri kimse tarafından gözetilmemekte, fertlerden birinin suçu veya cezası nedeniyle ailenin öteki fertleri devletin her katında farklı muamelelere maruz kalmaktadır.  Suç tüm bireylere ait görüldüğü için, ceza da toplumun tümüne verilmektedir.

Güvenlik güçlerinin stresli çalışması sonucu tutuklanıp, cezaevine atılması beklentisi ile adliyelere sevk ettiği kişileri hukuk normlarına, delillere ve de öznel durumlara göre değerlendirecek olan mahkemelerin sadece hukuka bağlı olarak çalıştıklarından tüm yurttaşlar şüphe duymaktadırlar. Zira bağımsız ve hukuka bağlı biçimde davranılmış olsa idi, bugün yüzlerce çocuk cezaevlerinde mahkeme günü ve kararı bekliyor olmazdı.

Avrupa uyum yasaları ile getirilen düzenlemelerin gözaltında kötü muameleyi önemli ölçüde engellediği bir gerçektir. Ancak gözaltında dokunamadıklarına, sokak gösterileri esnasında uyguladıkları orantısız şiddet ile dokunmaktadırlar.

Şemdinli davası ile bölge insanının yargıya güveni önemli bir sınavdan geçmiş ve sınıfta kalmıştır. Şemdinli dosyasını soruşturan savcı Ferhat Sarıkaya’nın başına gelenler ve Şemdinli dosyasının sonraki seyri, bölge insanın zihninde derin bir iz bırakmıştır. Dokunanın yandığı bir ateş olan bölge gerçekliğini ve kurumların karıştıkları hukukdışı defterleri karıştıranların nasıl bir sonla karşılaşacağının örneği olarak, Şemdinli davası bölgede ciddi bir umutsuzluk yaratmıştır. Diyarbakır’da Mart 2006’da insanları sokağa döken isyan günleri, Şemdinli savcısının başına gelenlerden hemen sonraya denk gelmiştir. Bu isyan, Şemdinli savcısının dokunduklarının ve karıştırdığı hakikat defterlerinden doğan umudun kırılmasınaydı. Bölgede her şeye sinen ölçüsüzlük, gerçeğin küçücük bir parçasına dokunmaya çalışan Ferhat Sarıkaya’yı da çarptı.

- Aslında Türkiye genelinde bu çok açık adaletsizliğe fazla tepki verilmedi. Kırgınlığınızda kesinlikle çok haklısınız, aslında Sarıkaya ile herkese gözdağı verilmiş oldu.    

Şemdinli davası ve iddialara göre 28 Şubat’ın intikamı gibi bir kısırlaştırma ile daraltılan günümüzün Beşiktaş dosyasında meydana gelenler, Uğur Kaymaz dosyasında çocuğu vuranların beraat etmesi gibi örnekler, bölge insanının bağımsız yargı ve yargılama, adalet ve hakkaniyet kavramlarına inancını defterlerinden ve zihinlerinden silmesine neden olmaktadır.

Nasıl oluyor da öğrenci olan ve sadece taş atan bir çocuk bir yıl mahkemeye çıkmadan kendisine uygun olmayan cezaevi koşullarında tutuklu kalıyor da, haklarında söze bile dökülemeyecek ağırlıkta iddialar bulunanlar, tutuklanamıyor veya  patır patır tahliye ediliyorlar?

Çocukların özel bir yargılanma usulüne tabi olacakları, mahkemelerinin ayrı olacağı kanun hükmü olmasına karşın, bölge cezaevlerinde, büyük bölümü 13 ile 18 yaşları arasında yüzlerce çocuk var, bunlar 20-25 yıl ceza ile yargılanmak korkusu ile beklemektedir. Peki bu çocuklardan biz ne bekleyebiliriz? Bu ülke bu çocukları bu kadar kolay gözden çıkarma lüksüne sahip mi? Bu çocukları da, dağlara gönderdiği ve halen dağlardan indiremediği çocuklarına eklemek bir yol olabilir mi devlet için?

Geç kalınmış da olsa devletin artık ciddi biçimde sorgulaması gereken, ben ne yaptım da benim çocuklarım bana taş atıyorlar? O çocukları sokaklara döken ve dağlara gönderen nedir?

Eğer Kürtler bu ülkenin yurttaşı iseler, bu devlet Kürtlerin çocuklarından da sorumludur. Devletin, Kürtlerin çocuklarının da ailelerinin yanında, güvende ve sağlıkla yaşaması, eğitim alması, meslek sahibi olması için sorumlukları vardır.

Devlet, “Ne yapayım, dağa gitti, terörist oldu” gibi bir kolaycılığa yönelemez, öldürmeye ve bu çocukları dağlara iten siyasetlerinde ısrarcı olamaz. Bu, devletin Kürt yurttaşlarına karşı, devlet olarak yükümlendiği sorumluluklarının inkarı anlamına gelir.

- Dağa gidenlere belirsizlik, yoksulluk ve acıdan başka bir şey vaat etmiyor son kertede. O çocukları evlerine getirmek ve bu gidişi durdurmak için ne yapmalı?

Devletin varlık nedeni tüm vatandaşlarının can ve mal güvenliğini temin etmektir. Peki nerede benim Kürt olarak can güvenliğim, çocuğumun yaşam hakkı? Devlet bu noktadan sonra eğer Kürtleri yurttaş olarak görüyorsa samimi bir biçimde Kürtlerin çocuklarının ölümü tercih etmesini engellemelidir. Ölümü Kürt çocuklarının seçeneği olmaktan çıkarmak zorundadır. Kürt çocuklarının da dağlara çıkmayı yaşamlarında seçenek olmaktan çıkarması gerekiyor.

İnsanlar hayatlarını bir battaniyeye, bir ayakkabıya veya bir işe karşılık vermezler. O çocuklar da işsizlikten veya botları olmadığı, bilgisayarları olmadığı için ölümü seçmediler, seçmiyorlar. Peki nedir o çocukları devletlerine isyan ettiren ve bu isyanı 1984’ten beri devam ettiren? Ne yapmalıyız, çocuklarımızın bize namlularını çevirmesini engellemek için? Ne yapmalıyız çocuklarımızı dağlardan indirmek için? Bu soruların doğru cevapları bölgedeki bir çok sorunu çözmede kilit role sahiptir.  Devlet bu soruların cevapları doğrultusunda acilen siyaset üretmelidir.

Yargılama alanındaki eksiklere sizin sayfalarınız az gelir, ancak şu basit örneği sizinle paylaşmadan edemeyeceğim, bu yargının bu bölgede kapalı olan gözlerini ve kulaklarını sizlere gösterecektir:

Öcalan davası sonucunda AIHM, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde askeri hakimlerin yer almasını “Adil Yargılanmayı” düzenleyen 6. maddeye aykırı buldu ve o davayı geri gönderdi. Devlet de derhal yasayı değiştirerek Devlet Güvenlik Mahkemelerinde bulunan askeri üyeleri çıkarıp mahkeme heyetini sivilleştirdi ve bu sivil heyet ile Öcalan’ın yargılamasını yenileyerek karar verdi.

Bu hukuken çok esaslı ve doğru bir değişiklikti. Çünkü Öcalan’ın yargılanması esnasında dönemin Genelkurmay Başkanına fikri sorulmuştu, cevabı şöyle idi: “Biz tarafız, bu konuda fikir beyan edemeyiz.”  Askeri Hakimlerin bulunduğu mahkemedeki yargılamanın ne derece adil yapılacağını bu ifade ortaya koymaktaydı. Bağımsız olması gereken yargılamanın esasına tesir eden bir husus olduğu gibi adil yargılamayı olumsuz etkileyen bir unsurdu.

Devlete sormak lazım: Peki adil olmadığına karar vererek yasal değişiklik yaptığın bu askeri hakimli heyetin verdiği önceki kararlara ne oldu?  Taraflı oldukları bizzat Genel Kurmay Başkanı tarafından açık biçimde ifade edilen askerlerden biri ile yargılama yapan heyetin kararları hiçbir zaman hukuken geçerli olamaz.

Taraf olan askerlerin bulunduğu heyet ile yargılamasını yaptığın yüzlerce dosyayı yeniden yargılama yapmak üzere mahkemelere gönderdin mi? Hayır.  O zaman insanlar da tek tek AIHM’ye başvurarak bu ülkeyi mahkum ettirmeye devam ediyorlar,  sırf askeri hakimlerin bulunduğu heyetlerin verdiği kararlar nedeniyle. 

Devlet, askeri hakimlerce verilen ve halen infazları yapılmakta olan dosyaları neden tek tek tespit edip, yeniden yargılanmalarının yapılması için Adalet Bakanlığı’nı harekete geçirmiyor? Bakanlığın ufacık bir genelgesiyle  binlerce insana yapılan  yanlışlık –geç de olsa – düzelecek, biz vatandaşlara da haksız olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin cezaları ödettirilmeyecek.

Göreceksiniz ki verilen kararların neredeyse çoğu taraflı ve haksızdır. Bu basit düzenleme devlete hem tasarruf yaptıracak, hem de toplumda zedelenen adalet duygusunun tamirine çok büyük bir fayda sağlayacaktır. Nitekim çok basit giderilecek bu esaslı hukuki yanlışlık bölgede de bir ölçüde tansiyonu düşürecektir.  Bazen sorunu gözümüzde çok büyütünce çözüme katkısı olacak küçücük adımları da gözden kaçırıyoruz.

- Hangi politikalar izlenmeli ki seni bundan sonra asimilasyoncu, kimlikleri reddeden siyasetin ve yok sayma eğiliminin terk edildiğine inandırsın. Kürt halkının da türk halkı gibi cumhuriyetin kuruluşundaki ilk mecliste olduğu şekliyle kurucu öznelerden biri olma vasfına geri dönülmüş olsun. Eşit ve özgür yurttaşlar olarak bu ülkede tazelenecek güven, yeni bir toplumsal sözleşme için temel ilkeleri nasıl koyarsın.   

Devletin Kürt sorununu hele de bu kadar çetrefil hale geldikten sonra bir gecede çözmesi mümkün değildir. Bunu, ilk müdahaleden sonra da tamamen iyileşmek için zamana yayılan bir tedavinin uygulanacağı bir hastalığa benzetebiliriz.  Sorunun çözümü mümkündür, ancak kararlılık, sabır ve samimiyet gerektiriyor.

Devletin Kürt yurttaşları ile yıpranan güven bağını en kısa sürede onarması gerekiyor. Ayrıca atılan her adımda samimiyet çok önemli. Örneğin TRT-6’in en kısa zamanda yasal zeminin hazırlanması bu konuda Kürtlerdeki kuşkuları giderebilir. Atılan adımların kerhen ve başkalarından dolayı mecburen değil, Kürtlerin, bu ülkede yaşamın her alanında eşit ve özgür yurttaşları olması gereğinden atıldığını herkes, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek bir şekilde görmeli.

Yasalar yapılmalı ve iyi niyetle uygulanmalı. Yoksa 5233 sayılı yasanın uygulamasından kaynaklanan zararlardan kat be kat büyükleriyle karşılaşırız. Bunu biraz açmak istiyorum: Bu yasa, yani “Terörden Zarar Görenlerin Zararlarının Tazminine Dair Yasa,” bir çok eksiği ve hatasına rağmen  çıkarıldığı tarihte benim gibi birçok insanin önemsediği bir yasaydı. Çatışmalar sonrası meydana gelen yaraların sarılmasında ve zarar gören yurttaş-devlet ilişkilerinin yeniden tesisinde bir başlangıç adımı olabilirdi.

Çatışmalar neticesinde resmi rakamlara göre 1 milyon 280 bin insan yerinden edildi. Bunların önemli bir bölümü ise henüz dönemedi. Yakın bir geçmişte de dönmeleri pek mümkün değil. İnsanlar can kayıplarının yanısıra, ekonomik olarak da bu çatışmaların ağır yükü altında kaldılar. Bu yasa, insanların uğradığı ekonomik zararlarının kısmen karşılanmasını öngörmektedir. Fakat gelin görün ki tüm eksikliklerine ve hatalarına rağmen doğru biçimde uygulanması halinde çok yarar getirecek olan yasa uygulayıcıların elinde kuşa döndü.

Bölge vatandaşlarına yönelik sarsılamayan bir önyargı var. Bu insanların devleti soymak niyetinde oldukları ve paraları hak etmedikleri yönünde bir önkabul var yasayı uygulayan yetkililerde. Yasanın uygulanmasında tam bir keyfilik sözkonusu, ne bir denetim, ne de bir hesap sorma sözkonusu, yasa vatandaşın zararının kısmen karşılanmasını değil vatandaşın tekrardan devlete öfkesini bilemesine neden olacak hale getirildi uygulayıcıların yanlışlıkları yüzünden.

Devletin bölgeye atadığı kendini inisiyatifsiz gören ve yurttaşlara karşı önyargılarını aşamayan görevlilerin sorunu içinden çıkılmaz hale getirdiğini söylemek istiyorum. Devlet görevlileri dahil, Türkiye’nin öteki tarafındaki yurttaşların kafalarındaki Kürt yurttaşlar algısını çok sorunlu buluyorum. Bu algının oluşmasında devletin yetiştirdiği ve bölgeye atadığı tüm görevlilerin kişilik ve kapasitesileri kadar, medyanın da çok büyük payı var. Medyanın bölge insanı hakkında  oluşturduğu imaj, hepimiz için çok ciddi bir tehlike oluşturuyor, bu yanlış algı çok acı sonuçlar ve öfkeler ile hayatımıza katılıyor ve daha da katılacaktır.


Yine bölgede görev yapacak olan öğretmenden tutun da, imama kadar herkesin, buradaki yurttaşların 1984’ten beri çok acılı bir süreçten geçtiğini ve bu sürecin sorumlusunun bölgede yaşayan yurttaşlar olmadığı, aksine bu yurttaşların da birer mağdur oldukları önkabulü ve bilinci verilerek, bu psikolojik ile  bölgeye atanması gerekiyor.

Şimdi sorunuza geri dönersek, ben ajandayı çok uzun tutmayacağım. Samimi ve güveni yeniden tesis edici adımların atılması gerekiyor. Önce devletin yaşananlarda devlet olarak -- pasif veya aktif, önemli değil-- sorumluluğunu kabul etmesi gerekir. Devlet, eğer Kürtlerin de devleti olmak istiyor ise, şu mealde bir şeyler söyleyebilmeli:

Kürtler varlar ve bu ülkenin eşit, özgür yurttaşlarıdırlar. Bugüne dek yurttaşlarımızın ve çocuklarının canlarını ve mallarını koruyamadık. Köklerinin ve mezarlıklarının olduğu  yerlerde güvenlik, huzur ve refah içinde yaşamalarını temin edemediğimiz, ölümü seçen ve dağlara giden çocuklarını koruyamadığımız Kürt yurttaşlarımın ve diğer yurttaşlarımın bu süreçte yaşadıkları bütün acılar nedeniyle devlet olarak sorumluluğumu kabul ediyorum.

"MEDYANIN DA SIVADIĞI DÜŞMANLIK DUVARDAN TAŞLAR ÇEKİLMELİ"

- Bunun bölgeden PKK’yı sileceğinden hiç kuşkum yok. Dağda kimse kalmaz herhalde…

Bölgede yaşananlar gün yüzüne çıkarılmalıdır. Kürtlerin bir Diyarbakır Cezaevi sürecini ve 1991-92 Nevrozlarını yaşadıkları, resmi rakamlara göre 1 milyon 280 bin insanının yerlerinden yurtlarından koptuğu, bu kopuşun nasıl travmalar yarattığı net, açık, somut ve sansürsüz biçimde ülkenin öteki yurttaşlarına anlatılmalı.

Bu anlatmanın iki yönü ve iki iyileştirici etkisi olacaktır: Birincisi, Kürtlere yaşatılan acıların devlet katında tanınması ve bunun telaffuzu, Kürtlerin devlet algısında meydana gelen sarsıntıları ve hastalıkları iyileştirici bir etki yapacaktır. İkinci iyileştirici etkisi ise, bu çatışmaların devamı için çocukları, Kürtlerin çocuklarını öldürmek için sürekli ajite edilen ve Kürtlere karşı intikam ve öfkesi sürekli bilenen, Kürtlerin yaşadıklarından ve Kürtlere yaşatılanlardan bîhaber insanların soruna vakıf olmasını sağlayacaktır.

Devletin Kürtler ve Türkler arasına örmüş olduğu ve medyanın da sürekli sıvadığı düşmanlık duvarından taşları çekmeye başlaması gerekiyor. Bu devletin görevidir. Bu konuda gösterilecek samimi ve gerçekçi çalışmalar derhal yankı bulacaktır. Bu ülkede sürekli bilenen ve kimi zaman hiç beklenmeyen zamanda açığa çıkarılan düşmanlık ve öfke sürdükçe, devletin diğer alanlardaki adımları da başarıya ulaşamaz.

Devletin görevlileri dahil olmak üzere bu ülkede yaşayanların zaman zaman “Ya şu Kürtler ne istiyor ?” noktasına dönersek, Kürtler bu  ülkenin eşit ve özgür yurttaşları olmak istiyor. Bu, “Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında yaşayanların Türk oldukları ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldukları”nı söylemenin ötesinde bir şey. Kürtler, Kürt olarak, kendilerinden ve Kürtlüklerinden vazgeçmeden ve vazgeçirilmeden bu ülkenin yurttaşları olduklarını yasal olarak görmek ve kamuda ve özel hayatlarında hissetmek istiyorlar. Dilinin geliştirilmesi için devletinden yardım almak istiyor, kültürünü geliştirmek için devletten destek bekliyor. Kendini anlatmak ve açık biçimde ifade etmek için de siyasi alanda yasal güvenceler ve rahatlıklar istiyor.

Kimi insanlarda o bölge halkı şiddete alışık. Bununla yaşamayı içselleştirdi diye düşünüyor. Bu da kanıksamayı duyarsızlığı artırıyor sanırım...

Üzerinde önemle durmamız gereken bir soru ne biliyor musunuz: Kürtler ne istemiyor? Kürtler artık bir patlama ve silah sesi duymak istemiyor. Çocuklarının dağlarda devletlerine kurşun sıkmasını istemiyorlar, çocuklarının büyümesini ve mürüvvetlerini görmek istiyorlar, onların dağlardan ölü indirilmelerini veya cezaevlerinden sakat ve ömür tüketmiş biçimde çıkarılmalarını beklemek istemiyorlar.

Bugün Kürt ailelerinin büyük bölümü ya dağlardan çocuğunun ölüm haberini beklemekte veya her ay cezaevlerine taşınmakta veya gencecik çocuklarının mezarlarını ziyaret etmektedir.

Her şeye rağmen, bu noktadan sonra eşit ve özgür yurttaş olarak, Kürt olmaktan vazgeçmeksizin, kendileri olarak bu ülkede yaşamak istiyorlar. Bu çok önemsenmesi gereken bir iradedir.

İnsanların yaşadıkları veya bizzat yaşamasa da şahit oldukları acıları unutmamak gibi bir doğal duyguları vardır. Herhalde Tanrının bir lütfüdür ki, Kürt yurttaşlar, boşaltılan 4.500 köy ve yerleşim birimine, failleri bulunamayan 5,500 cinayete ve dağlarda ölen 45.000’e yakın çocuğuna, ve zorla göçertilen milyonu aşkın insana rağmen halen bu ülkede yaşama arzusundadırlar.

Bir an için yaşananların mağdurlarının Kürtler değil de Türkler olduğunu düşünün ve kendinize sorun, “Ne yapardık acaba, bunlar bizim başımıza gelseydi ne olurdu?”

Yine anadile dair siyasetin de net ortaya konması gerekiyor. Keza siyaset yapma önündeki engellerin de kaldırılması gerekiyor. Irk temelli ve kendinden başka birinin inkarı üzerine kurulu, Kürtlere Diyarbakır Cezaevi’ni hatırlatan ve unutturmayan 1982 Anayasa’nın değiştirilmesinden değil, yeniden yapılmasından söze başlamak gerekir.

Her defasında politik tartışma ve eleştirilere kurban ediyoruz gücümüzü. Sorunları çok abartıp, gözümüzde büyütüyoruz. Gözümüzde büyüdükçe daha karmaşık hale geliyorlar.

Etiketler: kürt sorunu pkk trt 6 dağ rojbin tuğan

(Doğudan Dergisi)

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.