1. YAZARLAR

  2. Ziyaeddîn Embarî

  3. Bu İslam mı Yoksa Katliamı mı?
Ziyaeddîn Embarî

Ziyaeddîn Embarî

Yazarın Tüm Yazıları >

Bu İslam mı Yoksa Katliamı mı?

A+A-

Kazan kaynıyor mu kaynatılıyor mu bilemiyorum; ama bildiğim tek bir şey var. Âlem-i İslam yanıyor, ülkeler kan gölüne dönmüş. Bazıları bu kan gölünde yüzüyor, yüzme bilmeyenler ise feci bir şekilde boğuluyor. Cankurtaranlar ise yüzme bilmeyenlere müdahale yerine bıyık altında gülerek temaşa ediyorlar.

“Allah için şu İslam ülkelerine neler oluyor?” demekten de insan kendini alamıyor. Afganistan’a, Pakistan’a, Yemen’e Irak’a, Suriye’ye, hülasa Türkiye'ye bakın. Hep aynı manzara: kan, gözyaşı, ölüm, kin, nefret, intikam duyguları, bombalar, taramalar, intiharlar vs. nerelerde oluyor bunlar? Hep İslam ülkelerinde. Evet, “İslam” ülkelerinde.  “Seleme” kökünden türemiş İslam, yani selamet anlamını veren, esenlik ve barış anlamına gelen “İslam”ın ülkelerinde, günde yüzlerce cinayetler işleniyor. Aynı zamanda katliamlar. Öyle ki dünyanın güya en halim selim insanı olan Budistler dahi nasıl olsa müslüman’ın müslüman’ı öldürmesi normalse bizim de fırsattan istifade edip aramızdaki müslümanları yok etmemiz anormal olmasa gerek diyerek Arakan’daki müslümanları jenoside tabi tutmaya başladılar.

Bazen haber izlerken Irak'ta, Suriye'de bu kadar şu kadar insan öldürüldü derken “ hele kanal değiştir farklı bir haber yok mu?” diyerek kanal değiştirir hala geldik. Artık ölümleri sıradan sayıyor, öldürülenleri adamdan saymaz olduk. Eğer öldürülenler İsrail ve ABD gibi ülkeler tarafından gerçekleştirilmişse “vay şerefsizler” deyip kahrolsun ABD emperyalizmi ve kahrolsun İsrail Siyonizmi diyerek bir de birkaç tekbir getirerek evimize dönüp yine coca colayı yudumlamaya devam ediyoruz. Ya bu katliamlar tekbirler eşliğinde, müslümanlar birbirlerine karşı işlenmişse “nıç nıç” dedikten sonra, “bu yine iç ve dış mihrakların işidir” deyip cola yerine Cola Turkayı yudumlamaya devam ediyoruz.

Hele şu Suriye’nin haline bir bakıverin. Resmen, Şii-Sünni rekabet alanı ve ABD ile Rusya'nın açık pazarı haline gelmiştir. Türkiye ve İran “veren el alan elden üstündür" düsturu gereği birbiriyle yarışa girmiş! Türkiye, Arakan müslümanlarına gıda yardımı yaparken Suriye'deki insanları tekbirler işliğinde öldürüp binalardan aşağı fırlatan muhaliflere de silah yardımı yapmakta; hatta onları Türkiye’ye getirip bu işin profesyonel eğitimini de vermektedir. Peki, amacı ne?  Şii Esat’ın gitmesi ve Kürt oluşumunun engellenmesi. Peki, İran ne yapıyor? O da Esat rejimine Silah ve mühimmat yardımının yanında 4000 kişilik askeri destek de sunuyor. Peki, İran’ın amacı ne? Şii Esat'ın kalması ve Sünni muhaliflerin iktidar olmaması, Lübnan Hizbullah’ının ise güçlü kalması. Kısacası olan zavallı halka oluyor. Hatta Esat'ın kardeşi bir demecinde “Suriye'nin nüfusu en fazla babamın dönemindeki gibi olur yani 6–7 milyona iner.” demişti. Demek bu caniler 15–20 milyon insanın ölümünü göze almışlardır.

İslam ülkelerindeki ölümler jet hızıyla devam etmektedir. Eskiden Ramazan denince hele hele “haram aylar”(hürmete layık aylar: zilkâde, zilhicce, muharrem, recep) denince savaşlar durur dört aylık bir barış dönemi başlardı. Cahiliye toplumu dediğimiz toplum dahi buna son derece riayet ederdi. Her gün lanet okuduğumuz Ebu Lehepler, Ebu Cehiller dahi bu konuda titiz davranırlardı. Barış anlamını taşıyan İslam da, bu geleneği bozmamış bu geleneğin devamı için bu aylarda savaşmayı büyük günahlardan saymıştır. "(Ey  Muhammed!) Sana haram ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük (bir günah) tır… (Bakara:217)"Bu, Müslüman’ın kâfirlere karşı savaşmama emridir. Müslüman’ın müslüman’a karşı savaşması ise çok daha büyük günah olsa gerek. Biz müslümanlar o kadar gaddarlaştık ki tabir yerindeyse çoktan Ebu Cehilleri aşmış olmalıyız ki ne kutsal ayları, ne haram ayları, ne de helal ayları takar olduk. Eskiden derlerdi, oruç nefsi tezkiye ve terbiye eder,Nefis terbiyesinde çokça anlatılan  kudsi  bir hadis de vardır.

”Allah (cc) nefse sorar; sen kimsin, ben kimim? Nefis; “ene ene, ente ente; sen sensin, ben benim” der. Keyfiyeti Allah (cc) tarafınca bilinen bir süre, ateşle terbiye görür. Sonra Rab yine sorar, cevap değişmez. Bu defalarca tekrarlanır, her defasında cevap aynıdır; Nefis;  “Sen sensin, ben benim” der. Ateşle terbiyede sıratı müstakime girmemekte direnen nefisi, Rab bu defa açlık imtihanına sokar. Soru yinelenir; sen kimsin ben kimim? Rabbi karşısında durduğu yeri ve duruş şeklini bilemeyen nefis, asıl şekline dönmüştür. “Ya Rab ben aciz, fakir bir kulunum, sen benim Rabbimsin.” (Mektûbât, 29. Mektub, 2. Kısım, s. 393)

Bu rivayeti şunun için verdim: 1 aydır günde 17-18 saat 45- 50 derece sıcaklık altında kendimizi aç bıraktık; ama maalesef nefsimizi hiç etkilememiş olmalıdır ki ölmelere ve öldürmelere hala devam ediyoruz. Anlaşılan açlık da bizi artık tezkiye ve terbiye etmemektedir. Başka bir yöntem bulmak gerekmektedir. Şimdiye kadar din için, Allah için, etmeyin, öldürmeyin derdik. Çünkü, Allah “öldürmeyin” diyor "zulmetmeyin" diyor. Derdik. Böylece taraflar teskin olup barışırlardı. Artık kimse Allah’ı da dinlemiyor, dini normları da takmıyor. Tam tersine din ve Allah adına bunları yaptıklarını söylüyor. Bir de insanları havaya uçururlarken “tekbirler” getiriyorlar. Ateist oranının en yüksek olduğu İskandinav Ülkerlerinde (Norveç, İsveç v.b) cinayet oranı yılda 3-5 kişiyi geçmemesi, İslam ülkelerinde ise neredeyse her köyde veya ailede bu sayıya ulaşması kahreden bir tablodan başka bir şey değildir. Şimdi diyeceksiniz ne yani biz de ateist mi olalım? Hayır, ateist olmayalım ya tam müslüman olalım ya da bu yarım yamalak müslümanlığı da azad eyleyelim. Bu yarım yamalak müslümanlık, hem bize hem de İslam’a zarar vermektedir. Çünkü, "Yarım doktor insanı candan, yarım imam ise insanı imandan eder." sözü boşuna söylenmemiştir. Eğer müslüman olamıyorsak, bari insan olalım, insanlık paydasında buluşalım.

Şimdi de diğer İslam ülkelerinin, nasıl olsa geri kalmış ülkeler olduğunu, her yönüyle geri kaldıklarını, dolayısıyla onların İslami anlayışları da geride kalmıştır, diyerekten İslam ülkeleri içerisinde ileri demokrasi dönemini yaşayan Türk İslam anlayışının hâkim olduğu ve % 99' unun Müslüman olduğu iddia edilen Türkiye'ye dönüyoruz. Hemen, kafama bu % 99 oranı takılmakta ve nasıl oluyor da bir ülkenin nüfusu % 99 aynı şey oluyor. Çünkü, nakıs kimya ilmimle araştırdım, baktım ki bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Eşyanın hiçbirinde aynı madde % 99' luk bir orana sahip görünmüyor. Meyve ve sebzelerin hormonlarıyla oynanıp bir şeyler yapılabileceğini görünce meselenin özünü kavradım. Nasıl olsa, Hz. Peygamberin “Çoğalınız, kıyamet gününde sizinle övüneyim.” hadisini hatırlayınca neyse fazla mal göz çıkartmaz %99 olsun diyerek, ben de genel kanıya tabi oldum.

Ülkeyi incelemeye tabi tutunca, özü itibariyle diğer İslam ülkelerinden pek de farklı olmadığını gördüm. Bu ülkede de 30 yıldır bir iç savaşın sürdüğünü, kimsenin cüret edip buna savaş bile diyemediğini, bu kirli savaşta 50 bine yakın vatandaşın hayatını kaybettiğini gördüm.

 Her gün andığımız ve ders kitabı olarak işlediğimiz Kurtuluş Savaşı'nda ise kayıpların muharebelere isabet eden miktarı şöyle:

Doğu cephesinde (Ermeni Harekatı) 46 şehit 76 yaralı
Batı cephesinde: Gediz Muharebesi 181 şehit 135 yaralı
1. İnönü Savaşı 95 şehit 183 yaralı
2. İnönü Savaşı 1499 şehit 2470 yaralı
Kütahya Eskişehir Muh. 1522 şehit 4714 yaralı
Sakarya Savaşı 3282 şehit 13618 yaralı
Büyük Taarruz 2542 şehit 9977 yaralı
--------------------------------------------------------------------------
TOPLAM SUBAY VE ER 9167 şehit 31173 yaralı

(kaynak: Sabahattin Selek-Anadolu İhtilali-cilt 1)

olduğunu görünce şaşırdım.

Bakanların, soru önergelerine verilen cevaplamalarda:

Son 10 yılda 1163 askerin hayatını kaybettiğini

Son 10 yılda 934 askerin intihar ettiğini

Son 28 yılda 6 bin 169 askerin hayatını kaybettiğini,

Bu sayı yalnız askeri personele yöneliktir. Yaklaşık 1000 intihar sayısının çoğu da kanımca yine bu tür olaylarda hayatını kaybedip ama intihar süsü verilenlerdir. Bu orana son yılın bir kısmı, istihbaratçı, polis, korucu ve PKK militanları ile sivil vatandaşlar dâhil değildir.

Yapılan araştırmalar ve hazırlanan raporlara göre bir PKK militanının dağdaki ömür ortalaması 6–7 yıldır.  PKK’nin gerilla sayısını 6–7 bin olarak kabul edersek bu da her 6–7 yılda 6–7 bin gerillanın hayatını kaybetmesi demektir. Eğer tüm bu bilgiler doğruysa bu bir infialdir. Bu, hem Türk hem de Kürt halkının kendi geleceklerini elleriyle yok etmesi demektir. Çünkü, gençlik gelecektir.

MAZLUMDER İzmir Şubesinin açıkladığı raporunda, Polisin, en temel hak olan “yaşam hakkını” ihlali sonucunda son beş yılda 115 kişinin, polisin silah kullanması sonucu yaşamını yitirdiğini,

Son 10 sene içinde 1677 kişinin cezaevlerinde öldüğünü,

Cezaevlerinde hala 520 ağır hasta tutuklu ve hükümlü bulunduğunu gördüm.

Evet, tüm bu olan bitenlerin yanında ülkenin, bir nevi iç savaşı devam etmekte, daha da devam edeceğe benzemektedir.

Ülke de “düz ovada siyaset” bütünüyle terk edilmiş, yerine “Yüksekova’da siyaset ve rekabet” anlayışı hâkim kılınmıştır. Onun içindir ki son günlerin en yoğun bombardımanı Şemdinli Yüksekova hattında yapılmaktadır. Yaklaşık 20 gün devam eden operasyon sonucunda, anlaşılan belirli bir hat PKK’ ye terk edilmiştir. Onun içindir ki asker kökenli ve bu işin uzmanı Dr. Nihat Ali Özcan: "Normaldir. Nedeni de şu: Bazen hiçbir şey yapmamak bu tür bir mücadelede en iyi seçenek olabilir. Yani öldürmemek ya da buna yönelik bir operasyon yapmamak, bırakmak..." diyor Operasyon sonucunda, Başbakan, biz de “130 terörist öldürdük” derken aynı şekilde bir PKK gerillası da Kanal D muhabirine hem kızarak hem de sitem edercesine mealen: "Yahu biz de çok asker öldürdük, neden gerçekleri gizliyorsunuz?" diye azarlamıştı. Demem o ki her iki taraf son derece metanetli ve dirayetli görünüyor. Anlaşılan mücadele devam edecek. Başbakan ve erkânı devlet, yine iç ve dış mihraklar derken, bu onların son çırpınışları derken, terör yok olmaya mahkûmdur derken, nakaratlar uzayıp gitmekte; "PKK de yıkılmadık, ayaktayız halkımızın yanındayız." diyor. Başbakan: "Durmak yok yola devam.” derken, PKK de: “Dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan!” sloganını haykırmaktadır.  Her iki taraf, “Şehitler ölmez!” derken öldürülen gençler de bir bir toprağa gömülmektedir. Evet, doğrudur şehitler,sadece ölmez, o kişinin ailesi de ölür, geleceği de ölür. Kısacası toplumun yarınları da ölür. Son olarak çağrım ilk başta Başbakana ve hükümetedir. Leyla Zana’nın dediği gibi: "Başbakan isterse bu sorunu çözer." Bizim de ilk talebimiz, hükümettendir. Hükümet risk almalı bu sorunu bir an önce çözmelidir. Türkiye toplumunu bir an önce huzura kavuşturmalıdır. Emin olunuz ki durum vahimdir, çok tehlikeli bir yere doğru gidilmektedir. Halklar şimdiye kadar üzerine düşen görevi yapmış, hep sabretmiştir. Kimsenin hem Kürt halkının hem de Türk halkının sabrını daha da zorlamaya hakkı yoktur. Yoksa konuşanı: "Ağzına tıkarım o yazıları senin!" veyaniçin "İyi çocuklar" demişsin demekle veya“dağdakilerden, benim arkadaşlarım, akrabalarım var onlar da bu ülkenin çocukları onlar da benim canım ciğerimdir.” diyen vekillere saldırmakla veya onları dışlamakla bu sorun çözülmez.

Evet, sorun iyi irdelenmeli ve biran önce çözümlenmelidir.

HÜLASAYI KELAM VESSELAM.

ufkumuz.com 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.