Sedat Doğan

Sedat Doğan

Hekib - Heybe
Yazarın Tüm Yazıları >

 Bu Hall

A+A-

Diyarbakır’a yeni atanmış, daha ismini bile yeni öğrendiğimiz yeni emniyet müdürü, kimilerine göre şok edici bir açıklama yaptı. Bize göre ise toplumsal barış, hepimizin canını yakan Kürt sorununun barışçıl çözümü için ipin ucunu yakalama açısından son derece önemli ve insani idi söyledikleri.

Recep Güven tam olarak şöyle demiş:"Dağda ölen teröriste ağlayamıyorsanız insan değilsiniz, ama eline silah alıp çoluk çocuk demeden insan katleden canavarlaşmış bir teröristi de enterne edemiyorsanız siz devlet değilsiniz"

Tabi biz cümlenin son kısmını hemen hiç duymadık, görmedik medyada. Demek doğru sözler pek çok kesimin işine gelmiyor.

Çünkü bu sözler her şeyden önce kamuoyunu, özellikle en tepemizdeki birkaç numarayı neyin insani, neyin olmadığı konusunda, en azından insani bir dram üzerinden onları insani bir tartışmanın içine çekti. Onları kendileriyle bir yüzleşmeye itti. Bunun sonucunda onların tümü olmasa da bazıları bu vesile ile insani bir takım referanslara çıkabilecekler.

Bu tartışma sağlıklı bir mecrada ilerlerse, belki de yaşadığımız sorunların çözümü için yukarıdan aşağıya doğru insani bir damar yakalarız. Birbirlerine öldürücü bir kin ve nefretle bilenenler, karşılıklı bir empati ile birbirlerini anlama noktasına gelebilirler. Barışı isteyen yüreğimiz ve elimiz biraz daha güçlenir, İşimiz biraz daha kolaylaşır.

Bu tartışma belki çoğumuzu acı ama insani bir yüzleşme içine çekecektir. Bu da yarınlar için iyi günlerin gelmesine vesile olabilir. Bu nedenle kılıçların bilendiği, vahşi bir savaş çığırtkanlığı için ellerini ovuşturanların kol gezdiği bir süreçte barışa götürecek bir söz sarf ettikleri için bu toprakların yarınlarını gerçekten de düşünenlerin en az bölge halkı kadar Diyarbakır’ın yeni emniyet müdürüne teşekkür borçlu olduklarına inanıyoruz.

Yoksa yukarıdakiler bu kritik süreçte bile bazı hamaset hastalıkları ve ihale kotarma, köşe kapmaca telaşları yüzünden insan olduklarını unutmuş gibi bir hale düşmüşler.

Bizim atasözü gibi darbı mesel bir duamız var: ”Rebbê me, tu kesî şaş nekî. Ku şaş bu fehş nekî”. ”Ey Rabbimiz, kimseyi şaşırtma. Şaştı ise de o şaşkınlıkla fahşa, günaha, yani kötülüğe sürükleme .”

Şimdi bizleri yönetenlerin çoğunun göz, beyin ve yürek frekansları bu toplumun yaşadığı hal ve dramları görüp algılamaktan uzaktır, dersek bizleri en olmadık ithamlarla suçlarlar. Ama ne yazık ki acı tablo da ortadadır. Bir an için düşünelim.

Kuru tekrarlara girmek istemiyorum ama 30 yıldır can alan, can yakan, ocak söndüren, ülkenin kimyasını, özelikle kilit noktalardaki yönetici elitlerin çoğunun psikolojilerini ve algılarını allak bullak eden, onların sağlıklı düşünme ve davranabilme yeteneklerini törpüleyen, ekonominin yedi ceddini ağlatan, bu toprakların hamle yapmasını sürekli engelleyen, çözülmesi gereken milyonlarca dramı kendi içinde barındıran bir sorun var ortada.

Bir şehrin sivil asayişinden sorumlu bir yetkilisi bu soruna dair insani bir cümle kuruyor. Adamı ve onun doğru düşündüğünü söyleyenleri nerede ise çarmıha germedikleri kaldı.
Oysa bu ülkenin, bu toprakların yarınlarını düşünen bütün yetkililerin, özellikle hükümet kanadının, başta başbakan olmak üzere herkesin yapmaları gereken; bu doğru, haklı ve cesur çıkışı bir basamak yaparak onun üzerinden bir barış rüzgârı estirip, olumlu bir havanın oluşmasına zemin hazırlamak; bunu baz alarak esas çözüme, barışa giden taşları döşemek, iyiliği yakalayabilecek adımların atılmasına zemin oluşturmak olmalıydı.

Ama bizim tuzu kuru, ne içinde bulundukları hali ne de yarınları doğru okuyan cengâverler ne yapıyorlar. Ortaokul seviyesindeki, ne çocuk safiyetinde kalabilmiş ne de kâmil manada delikanlı olabilmiş, ergenlik sorunlarıyla boğuşan problemli ergen gençlerin enerjisiyle veya fanatik futbol takımı taraftarlarının taşkınlığıyla:

“Ole ole ole. En temiz kan bizim kanımız. 7milyarlık dünyada sadece biz insanız. Bizden başka insan yok…Kana kan, intikam intikam…” gibi akıl, vicdan ve mantıktan uzak sloganlarla “etiketi olmayan ve sıfatı konulmamış bir terörist ruhuyla”; Türkü, Kürdü, Alevlisi, Sünnisiyle 70 milyonun geleceğini kendi elleriyle dinamitliyorlar. Buna da akil devlet adamlığı diyorlar. Ne diyelim, Rabbim hepimizi bu aklın şerrinden korusun!..

Biz de bu yetkilinin yaptığı bu insani açıklamadan ilham alarak aşağıda ağlanması gereken ve buna ağlamayanların insan olmama ihtimalleri yüksek hallerimizi bir araya getireceğiz. Bunu yaparken ne merhametsiz derin bir devletin ne de acımasız karabasan örgütlerin ağzıyla konuşayacağız. Sadece halkın yaşadıklarını, yani yaşadıklarımızı dile getireceğiz. Takdiri, sağduyu ile düşünebilen herkese bırakacağız.

Rabbim hiçbirimizi böyle bir tablo ile karşılaştırmasın ama maalesef yaşadığımız hadisede travması ağır hikâyelerimizin çoğu hemen hemen budur.

Ana baba bir kardeş iki genç düşünelim. Bu gençler Kürt değil öz be öz Türk bir aileden olsun. Çünkü Kürtler devlet açısından ontolojik olarak hain veya suçlu olarak algılanabilir. Bu aile son derece mütedeyyin-mukaddesatçı bir aile olsun. Bu gençlerden birisinin bir şekilde dağa gittiğini, yani PKK’ye katıldığını diğerinin ise görevi gereği mecburen o dağa yakın bir yerde konumlandığını varsayalım. Bir çatışma çıkıyor. Ve bu çatışmada her iki gencin de vurulup cenazelerinin baba evine geldiğini düşünelim.

Bu tabloya ağlamayanlara, ya da bu kardeşlerden birine ağlayıp diğerine sövmeye kalkışanlara ne isim vereceğiz dostlar?

Her hafta onlarca gencimizin kâh Mehmetçik, polis veya devlet memuru, kah terörist sıfatıyla öldürülmesi birilerinin yüreğini yakmıyorsa o yüreklerde bir problem var demektir.

Bunlardan daha trajik olan hangilerini aktaralım. 34 kişilik Roboski katliamını, 44 kişilik Bilge köyü, Bingöl’de silahsız askerlerin 33 ,10 ve 15’li guruplar halinde öldürülüşü mü, Uludere’de Roboskiye giderken devrilip ölen 10 kişilik asker dolmuşu mu?. Mağaralarda gizlenmiş 15 kadın militanın öldürülüşü mü?.. Diyarbakır'ın merkezindeki Şehitlik lisesinde, Şırnak’taki çeşitli okullardaki öğrenci ve öğretmenlerin atılan molotoflar sonucu diri diri yakılmak istenmesini mi?..

Daha yazamadığımız binlerce olay var. Onların hepsini buraya aktarırsak bu sayfalar değil ciltler dolusu kitap yetmez buna. Bu örneklere ağlamayıp çoğalmasını beklemek çok mu insani geliyor birilerine. Onun için bu örnekleri burada kesiyoruz. 19 yıl önce çok yakınımda yaşanmış ve her hatırladığımda yüreğimi paralayıp gözlerimi yaşartan gerçek bir hadiseyi buraya aktararak bu konuyu toparlayalım..

Söz konusu hadise 1993 Martında Mardin-Mazıdağı-Karataş(Şemika) köyünde yaşandı.

“ Ve Orhan, ve Halil Amca ve Momê Teyze!..(*)

Orhan, ortaokul arkadaşımdı. Yanılmıyorsam ben ortaokul son sınıfa gittiğimde o birinci sınıfa gidiyordu o zaman. Esmer tatlısı bir çocuktu.

Halil Amca, babamın iş arkadaşı ve ziraat ortağıydı. Etibank Mardin Mazıdağı Fosfat işletmesinde 1975’lerde çekilen bir kura sonucu birlikte işe girmişlerdi. Çocukluk yıllarımda, babam onların bir tarlasını ortaklaşa ekmişti. Bu ortaklık birkaç yıl sürmüştü. Bütün bunlar iki aile, iki komşu köy arasında sıcacık bir diyalog kurulmasına vesile olmuştu. Momê Teyze de annemle arkadaş olmuştu.
Onun için birbirimizi çok yakından tanıyorduk. Halil Amcagil, köyümüzün bir km. doğusuna düşen komşu köyden mazbut bir aile idi. O aileye, o köyün en halim selim, en temiz ailelerinden biri dememde hiçbir sakınca görmüyorum. Ve duygusal bir abartı yaptığımı da sanmıyorum. Çünkü gerçekten de kendi emsalleri içinde örnek sayılabilecek bir aile idi. Sekiz-dokuz çocukları vardı. Hepsi mini mini, tatlı çocuklar. Halil Amca tıpkı babam gibi namazında niyazında, en önemlisi temiz ve helal bir kazanç derdinde olan bir insandı.

Gel zaman git zaman, bizler büyüdük, o çocuklar büyüdüler. Orhan ortaokula başladı. Ortaokulu bitirdi sanırım. Halil amca, çocuğu, okullarda anarşik olaylara karışmasın diye Ortaokuldan sonra okutmadı. Ona bir minibüs aldı. Orhan kendi köyleri ile Diyarbakır arasında minibüsçülük yapmaya başladı.

Anarşi, yani terör tam da Halil Amcanın korktuğu şekliyle gün geçtikçe can almaya devam ediyordu. O yıllarda hemen her gün, hemen her köyde bir ya da iki eve şivan düşüyordu. Batıya doğru göçler başlamıştı. Ama onların köyünde ciddi bir hadise yaşanmamıştı.

Bizim köy ile onların köyleri arasındaki taşlık ve sote arazide, diğer komşu köyün korucularına yapılan saldırıyı saymazsak, bizim oralar nispeten sakin sayılırdı. Ama herkes çok tedirgindi. Çünkü hiç kimse yarınından ya da içinde bulunduğu geceden emin değildi. Başına neyin, nerede ve ne zaman geleceğini kestirmesi mümkün değildi.

1993 yılı Mart’ının ilk haftası olmalı. Çünkü askerlikten gelişim daha on onbeş gün olmamıştı. 26 Şubat'ta teskere almıştım.

Köy sakinliğinin soğuk bir mart akşamının sessizliğini, onların köyünden gelen silah sesleri bozdu. Yatsı sularında patlamaya başlayan silahlar beş dakika falan sürdü. Bu ateşin ardından kopan feryadu figanlar adeta yeri göğü deldi. Yeryüzünün ve gökyüzünün de o gece o feryatlardan dolayı ağladığına var olan bütün kutsallar üzerine yemin edebilirim.

Çünkü o sesten etkilenen köyümüzün bütün kadınları o figana benzer bir figanı kendi köylerinde kopardılar. Zira daha o köyde tam olarak ne olmuş hiç kimse bilmiyor. Her şey varsayımlar üzerinden kurgulanıyordu.

Onların köylerinin bize uzaklığı bir kilometre olduğunu söylemiştim daha önce. Köyümüzün tam doğusuna düşen bir tepecik var aramızda. Onu aştık mı o köye varırız. Ama oraya gidip bu insanların başlarına neler geldi? diyemiyoruz.

Çünkü o aralar o bölgeye öyle bir korku, öyle bir kâbus çökmüş ki, beş yüz metre ötede babanız vurulsa, cenazesini almaya silahsız gidemezsiniz. Silahı elinize aldınız mı ya öldürmeyi, ya da öldürülmeyi göze almışsınız demektir.

Bu yüzden bütün arzumuza rağmen o akşam onların köyüne gidemedik. Ama yükselen feryadu figanlardan çok kötü bir şeylerin olduğunu, o köyden bir ya da birkaç kişinin vurulduğunu anlıyoruz. Fakat tam olarak ne olmuş, onu bile bilmiyoruz. Herkes kendine göre yorum yapıyor. Çünkü köyden gelen ölüm ağıtlarının sesi bir türlü kesilmedi, ta ki insanlar bitap düşüp uyuyana kadar.

Ertesi gün, gün ışır ışımaz bizim caminin hoparlöründen yayılan hüzün ve kasvet dolu bir sala ile Orhan arkadaşımın, Halil Amcanın ve en az anam kadar saf berrak bir insani ruha sahip olduğunu bildiğim Momê Teyzenin öldürülüş haberini almış olduk.

Masumiyetin, saf insani bir onurun kalleş kurşunlara kurban gittiğini öğrendik. Tertemiz bir ailenin yok oluşunu öğrendik. Altı-yedi çocuğun anasız, babasız ve abisiz kaldığını öğrendik. İnsanlığın ve merhametin öldürülüşünü öğrendik.

O temiz kalpli Halil amcanın korktuğunun eninde sonunda başına bela olup hem onun hem de en sevdiklerinin canını aldığını gördük.

Halil Amca, Momê Teyze ve Orhan terörist mi idiler. PKK’li mi idiler?
Hayır
Korucu mu idiler.
Hayır.
Birilerine ajanlık mı etmiştiler.
Hayır.
Polis, asker falan mı öldürmüşler. Veya öldürülmelerine mi sebep olmuşlar.
Hayır.
Mafya, eroin kaçakçısı, soyguncu mu idiler.
Hayır.
Devleti trilyonlarca zarara mı uğratmışlardı. Banka mı hortumlamışlardı.
Hayır.
Komünist, sosyalist ya da ırkçı, kan dökücü falan mı idiler.
Aşırı Dinci falan mı idiler ?...
Hayır, hayır, hayır… Bunların hiçbiri değil.
Onlar o bölgenin en temiz, en helal kazançlı insanlarından müteşekkil bir aile idiler. Alın terleriyle yaşamlarını sürdüren Müslüman Kürt bir aile. Emekli olsaydı babamla birlikte ailecek hacca gitmeyi tasarlıyordu Halil Amca. Ama bütün bu masumiyete rağmen kalleş kurşunlara hedef olmaktan kurtulamadı Halil Amca…

Tek suçları, hali vakti yerinde, haklarının bilincinde, temiz bir aile olarak o aralar o bölgede yaşıyor olmak.

Okunan Sala ile birlikte bizim köy bir bütün olarak onların köyüne yığıldık. Evlerine vardık. Aman Allah’ım. Kurban olduğum Allah’ım. Mazlumların rabbi olan Allah’ım!... Yeryüzünde bu kadar hunhar cinayetlerin işlenmesine nasıl izin veriyorsun. Bağışla isyanımı Ya Rab!.. Bu kadarı da yeter ama. Bu zulmün, bu ateşin sonu nereye varacak?

Bu masumların hesabını kim soracak o katillerden? Kim sorabilecek? Ve ya sormayacak mı? O yüce kudretinle sormayacak mısın Allahım!.. Sormayacak mısın bu masumların günahı ne idi diye Allahım?..

Halil Amca, Momê teyze ve Orhan’ı yan yana dizmişler. Üstlerinde birer örtü var. Büyükçe kızlarından birinin ayak başparmaklarından birinin ucu, bir kurşunla uçmuş. Bir tomar bez bağlamışlar. Bez tomarı kana bulanmış. O halde cenazelerin arasında geziniyor. Artık sesi kesilmiş. Çıkmıyor. Sadece sinesini yumruklarla dövüyor.

Civar köylerden de insanlar gelmiş. Ortalık bir çeşit mahşere dönmüş. Elbirliğiyle cenazelerin defin işlemlerini bitirdik. Baba, oğul ve anneyi yan yana gömdük. O gün bugündür o mezarlığın yanından geçesim gelmiyor. Her ne zaman geçmişsem boğazım düğümlenmiş. Ve hep Yaratan'a şu soruyu sormuşum: Ya Rabbim, Sen bu masum insanların katillerini affetmeyeceksin değil mi?

Peki, bu insanların suçu ne idi ki bu katliama uğradılar? Onca yıl geçti olayın aslını hala öğrenmiş değiliz. Ama Köylülerinin anlatımına göre: Orhan kuru bir iftiranın kurbanı. İddiaya göre bir gün bir grup PKK’li Orhan’ın minibüsüne binmişler. Birileri bu durumu karakola ihbar etmiş. Karakol komutanı Orhan’ın ifadesini almış. Orhan, onları isteyerek arabasına almadığını, can güvenliği olmadığı için onlara boyun eğdiğini söylemiş. Karakol komutanı Orhan'ın bu beyanına inanmamış. Orhan’a, manalı bir şekilde kendine dikkat etmesi gerektiğini tembihlemiş.

Yakınlarının anlatımına göre ise bu işin aslı astarı yok. Orhan arabasına silahlı ve şüpheli hiç kimseyi ve grubu bindirmemiş. Bu tamamen çekememezliğin ortaya çıkardığı kuru bir iftira. Amaç Orhan'ı dillere düşürmek. Ama her ne olmuşsa olsun, sonuç üç masum insanın canına mal oluyor. Orhan, o günden sonra hep tedirgin olmuş. Bu diyalogun üzerinden ne kadar süre geçmiş bilmiyorum. Ama Orhan bu tedirginlikten dolayı geceleri hep akrabalarında yatıyormuş. O akşam da duş almak, çamaşırlarını değiştirmek için eve gelmiş. Yine akrabalarına gidecekmiş. Ve o gece de katiller Orhan için köye gelmişler. Kapıyı vurup Orhan evde mi diye sorduklarında Momê Teyze, evde yok, cevabı veriyor. Orhan, gelenleri müşteri sanıp ne istiyorlar anne, diye sesleniyor. Bunun üzerine askeri kıyafetli ve poşulu katiller kapıyı kırıp içeri dalıyorlar.

Orhan’ı yatağının içinde tarıyorlar. Halil amca, yüreğini, ruhunu, canını savunmak adına avluda gömülü silahına ulaşmak için onlarla boğuşuyor. Onu da tarıyorlar. Momê Teyze, adi katiller, ben sizi tanıdım deyince, onu da tarıyorlar. Çünkü saldırganlar yarı Kürtçe-yarı Türkçeli bozuk bir Türkçe konuşuyorlar. Bu da onların o yöreden olmalarının, faili meçhulleri gerçekleştiren timden olmalarının açık bir işareti. Kadıncağız muhtemelen o katilleri tanıdığı için öldürüldü…

Momê Teyze kan kaybından gidiyor. Hastaneye yetiştirmeye çalışmışlar. Ama kan kaybını önleyecek bir ilk yardım yapılmadığı için o da yolda vefat ediyor. Yoksa o kurtulabilirdi. Böylece katiller de ortaya çıkardı. Ama olmadı. Neticede bu masumlar da bir faili meçhule kurban gittiler.

Rabbim her üçüne de gani gani rahmet etsin. Ben üçünün de şehit olduğuna inanıyorum. Çünkü savunmasız ve masumdular. Rabbim onların katillerini hiçbir zaman affetmesin.

Buradan, ben insanım diye bir iddiası olanlara sesleniyorum; İnsan hayatını, masumiyet ve mazlumiyeti çiğneyerek, kan dökerek, bu masumların kanını dökerek ne elde edildi?

Sözüm ona bu memleketi kurtarmaya çalıştıkları iddiası olanlara sesleniyorum; Dünyanın hangi yerinde ortalık kan gölüne çevrilerek vatanlar kurtarılmıştır?

Sözüm ona bu ülkenin sınırlarını koruduklarını, bölünmemesine çalıştıklarını iddia edenlere sesleniyorum; Dünyanın neresinde o ülkedeki vatandaşın can, namus ve mal emniyetleri bu şekilde korunuyor? Vatanın bölünmemesi bu şekilde sağlanıyor? Çünkü bu hadise Mazıdağı fosfat Karakolunun hemen dibinde, dikenli tellerin dışında yaşandı. Aradaki mesafe 750 m. ve karakolun konumu köye hakim bir tepede. Belki saldırının olacağından haberleri yoktu. Ama masumlara sıkılan silah sesleri o karakoldakilerin hepsini sağır etmiş olmalı. Yoksa gelip evin etrafını kuşatarak o katillerin leşlerini de oraya serebilirlerdi. Şayet böyle bir endişeleri var olmuş olsaydı.

Hepsine birden soruyorum; Sizce bu üç masum insan bu katli hak etmişler miydi?

Zalimlerin ve katillerin kalleş kurşunları varsa Senin de rahmet ve merhametin vardır Allah’ım!..
Rahmet ve merhametinle masumların ve mazlumların hakkını koru. Onların haklarına tecavüze yeltenenlerin ellerini kır ve mazlumların canını alanları hiçbir zaman affetme Allah’ım! Halil Amca, Momê Teyze ve Orhan’ı rahmetinle affeyle. Bizleri böylesi acılarla bir daha sınama ve tanıştırma Allah’ım... demekten başka bir şey gelmiyor elimizden şimdilik. Ama yaşadığımız müddetçe onları unutmayacağımızı dünya aleme ilan ediyoruz."

Şimdi birilerinin hoşuna gitmiyor diye biz insanlığımızdan vaz mı geçeceğiz? Eğer birileri bu hadiselerin benzeri binlerce hadiseye ağlamamızdan, üzülmemizden rahatsız oluyorlarsa o zaman bizde değil onlarda sorun var, demektir. Bu sorunun insani çözümünden önce bu bozulmuş zihinleri ve katılaşmış yürekleri çözmemiz gerekiyor.

Netice-i kelam; ağlanacak hallerimiz çok ama bunlara ağlayabilecek kadar yüreği sağlam kalabilmiş insan sayımız ya hiç yok ya da çok az kalmış ki, yüreklerinden kopan gözyaşları bu cehennem kördüğümünü ıslatıp yumuşatarak çözmemize yetmiyor.

Yoksa içimizi kanatan bu can alıcı sorunlarımıza hep birlikte ağlayıp çoktan bunları çözmüştük. Biz yanlış mı düşünüyoruz ya da yürekleri taşlaşanlar mı insan değil?

Sizce hangisi?

------------------------

(*)Büyükler için Kart-Kurt- Kürt Masalları (Anlatı-Hikâye) adlı yayınlanmayı bekleyen kitabımdan S.50-51-52

ufkumuz.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.