1. YAZARLAR

  2. Kemal BURKAY

  3. Bu düğüm nasıl çözülecek?
Kemal BURKAY

Kemal BURKAY

Kemal BURKAY
Yazarın Tüm Yazıları >

Bu düğüm nasıl çözülecek?

A+A-

4. Bölüm

Bu düğüm nasıl çözülecek?

Bu yazı dizisinin ilk üç bölümünde son gelişmeleri, Kürt siyasal sahnesindeki aktörlerin durumunu ve tutumunu değerlendirdim. Sonuç olarak ortaya çıkan manzara gerek Türkiye’de silahların susması, barış ve demokratikleşme yolunun açılması, gerek Kürt sorununun çözümü bakımından bir düğüm durumudur.

PKK, ortaya çıktığı andan itibaren yıllar yıllı silahlı mücadele ile sorunu çözeceğini iddia etti, bu gerçeleşmedi. Türk devleti de daha cumhuriyetin başından itibaren, yani yıllar yılı inkar ve şiddetle, askeri yöntemlerle ve akıl almaz asimilasyon uygulamalarıyla Kürt sorunundan kurtulabileceğini, Kürtleri sindirip Kürt kimliğini yok edeceğini sandı; ama o da sorunu çözmedi. Bu ikisi Siyam İkizleri gibi, birbirlerine bağlı ve muhtaç olarak bugüne kadar geldiler, siyasetin normalleşmesini ve çözümü engellediler. Sorun ise daha da büyüyüp karmaşık hale geldi.

Son olarak AK Parti hükümeti, Kürt sorununun varlığını itiraf ederek ve bir “Açılım Süreci” başlatarak bu sorunu, askeri olmayan yöntemlerle çözmeye soyundu. Ama statüko cephesinden gelen tepkiler ve zorluklar karşısında kararlı davranamadı ve kısa zamanda süreç tıkandı.

Silahların susması, diyalog ve barış yolunun açılması, düğümün çözülmesinde önemli bir halkadır. Bunu engelleyen kim? PKK’mı, ordu mu, yoksa ikisi birden mi?

Bu konuda daha önce de pek çok kez yazdım, konuştum, görüşlerimi kamuoyuna ilettim; ama bazı şeyleri tekrarlamakta, hafızaların tazelenmesinde yarar var.

1993’ten beri ikide bir tek yanlı ateş kesen, eylemsizlik ilan eden PKK neden silahları tümden bırakmıyor dersiniz? Kendisi istemediği için mi, yoksa Türk Genelkurmayı istemediği için mi?

Aradan çok zaman geçmedi, olup bitenleri hatırlayalım:

1993 ateşkesinin ardından savaşa koşullanmış militarist güçler, diyalog sürecini engellemek, barış yönünde ortaya çıkan iç ve dış olumlu ortamı sabote etmek için Özal’ı ve Orgeneral Eşref Bitlisi’yi ortadan kaldırdılar, 33 silahsız askeri ise PKK’ya yem olarak sundular.

1999’da, Öcalan daha yakalandığının ilk günleri, “artık silahlı mücadele bitti” dedi. “Fırsat verin, bir af çıkarın, dağdakiler tümden gelip teslim olsunlar,” dedi. Ama devlet buna yanaşmadı.

Bunun üzerine PKK silahlı güçlerini 1999’un dünya barış gününden, yani 1 Elül’den başlayarak sınır ötesine, Güney Kürdistan’a çekme kararı aldı.

Osman Öcalan Eylül başında Medya-TV'de telefonla katıldığı bir programda, İzmit depremi nedeniyle askeri güçlerini sınır dışına belirlenen tarihten bir hafta erken çekmeye başladıklarını söyledi. Silahları bırakacaklarını ve bir daha kullanmayacaklarını ekledi. Silah bırakanların ”istihdamı” için Avrupa ülkelerine çağrıda bulundu..

Belli ki silahları tümden bırakmaya hazırdılar, ama sorunları vardı ve en başta gidecek yerleri yoktu.

Daha sonraki günlerde Apo, silah bırakanların Musul'daki kampa gitmelerini önerdi.

Buna karşılık, o zamanki Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu, “Bu yetmez, silahlarıyla birlikte gelip teslim olsunlar,” dedi.

Eh, bu da olurdu! PKK Başkanlık Konseyi üyesi Cemil Bayık, 6 Eylül günü Medya-TV'de telefonla yaptığı konuşmada, Kıvrıkoğlu'nun konuşmasını olumlu bulduğunu söyledi. Bundan birkaç gün sonra ise, Apo yaptığı çağrıda, iyiniyetlerini kanıtlamak için bir grup PKK’lının silahlarıyla birlikte gelip teslim olmasını istedi.

PKK Başkanlık Konseyi bu çağrıyı onayladı. Böylece, bir dönem PKK Avrupa Sorumlusu olan Ali Sapan'ın da içinde bulunduğu ilk ”Barış ve Diyalog Grubu” Ekim ayı başında Irak Kürdistanı'ndan Hakkari yöresine geçip teslim oldu..

Bunlar, birkaç gün süreyle ifadeleri alınıp cezaevine kondular.. Bunu Avrupa’dan giden diğer bir gurup izledi.

Ama bu da generalleri tatmin etmedi. ”Muhatap almayız!” dediler ve şunları eklediler: ”Eğer samimi iseler toptan gelip teslim olsunlar. Bu olmadıkça teröristleri tümden yok edinceye kadar savaşacağız...”

Peki Genelkurmay neden afa karşı çıktı? Hatta, af bir yana, neden silahları tek yanlı bırakıp Güney Kürdistan’da veya Arupada da olsa, onların sivil hayata geçmelerini istemedi?

Evet ben bu soruyu, Öcalan’a ve onun ardından gidenler dahil, herkese soruyorum.

Bunun, PKK’nın silah bırakmasını istememekten, böylece “terörü” bir bahane olarak kullanmaya devam etmekten ve PKK’yı sınır ötesinde ve bu yanda Kürtlere ve aynı zamanda Türklere, demokrasi güçlerine karşı kullanmaktan başka anlamı var mı?

Nitekim kullandılar da. 1990’lı yıllarda nerdeyse sürekli olarak Güneyli Kürtlere karşı savaşmış olan PKK, 2000 yılından sonra da YNK ile savaşa tutuştu. Öcalan, daha sonra PDK ile de savaşmaları için avukatları vasıtasıyla direktif verdi, ama bazı nedenlerle, özellikle de ABD’nin 2003’teki işgali nedeniyle bu gerçekleşmedi. Murat Karayılan bir ara Türk devletinin kendilerini Güneyli Kürtlere karşı savaşa zorladığını açıklamamış mıydı? (Birçokları belki bunu da hatırlamaz, ya da hatırlamak istemezler.)

Ne ilginç, bugün de hâlâ, PKK’nın silah bırakmasını isteyen birtakım “barış taraftarları”, yine onun silahlı güçlerini sınır ötesine taşımasını istiyorlar... Neden? Neden bir afla dağdan indirme değil de sınır ötesine sürme? Sınır ötesi sahipsiz toprak mı? Hem bunu yapıyor, bunu istiyor, hem de PKK sınırda -danışıklı dövüşün ısındığı zamanlar- Türk karakollarına karşı eylem yapınca Güneyli Kürtlere çullanıyorlar. Bu nasıl bir tutum?..

Evet, amaçlardan biri bu gücü Güney Kürdistan’daki federe yönetime, ordaki ulusal güçlere karşı kullanmaktı. Diğer neden ise bizzat Kuzey’deki Kürtlere karşı kullanmak.

Hatırlanacağı üzere, bir subay Öcalan’a, “Hepsini Güney’e geçirme, 500 kişi kalsın, lazım olur,” demişti... (Bunu “görüşme notları”nda bizzat Öcalan açıklamıştı.) Genelkurmay’ın PKK’nın silahlı güçlerine içerde ne ihtiyacı var? Kime karşı?

Belli ki var; hem İçerdeki Kürtlere karşı, hem de öteki rakiplerine karşı. Hem Kürt muhalefetinin canlanmasını önlemek için, hem “terör” bahanesini militarist rejimin varlığını, ordunun imtiyazlarını sürdürme yolunda bir bahane olarak kullanmak için. Demokratikleşme ve AB ile bütünleşme sürecini sabote etmek için. Nitekim AK Parti’ye karşı darbe hazırlıkları başlatılınca, daha 2004 yılında PKK’ya adı iade edildi ve yeniden harekete geçirildi.

Silahları ebedi olarak bıraktığını açıklamış, PKK’nın adını ve programını terk etmiş, barışçı bir Kemalist olmuş Öcalan birden bire şahinleşti!

AK Parti 2009 yılından başlayarak, PKK’ya silah bıraktırmak için harekete geçti. Bu amaçla Kürt sorunu konusunda, bizzat Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan’ın ağzından bir söylem değişikliği yaptı, “Kürt sorunu var ve bu sorun şiddet yöntemleriyle çözülmez,” dedi, bir “açılım süreci” başlattı.

Kısa zamanda Kürtler ve Türkler arasında umut yaratan, aydınlardan ve demokratik çevrelerden destek gören bu girişim ne yazık ki daha başında, ilk PKK’lı grubun Habur’dan girişi sırasında tökezledi. PKK bir kez daha teslimiyeti bir zafer gibi sunup bayram havasına dönüştürürken, CHP ve MHP’nin şoven muhalefetini ve orduyu da kapsayan statükocu güçler sert tepki gösterdiler ve Türk kamuoyunu akıl almaz biçimde kışkırttılar. Bu ortamda hükümet kararlı ve tutarlı davranmadı, geri adım attı, dağdan inişler ertelendi. Ardından PKK-BDP kesimine karşı KCK operasyonu başlatıldı. Bu ise güveni daha da sarstı.

Bu ortamda bir yandan da PKK içinde ve dışındaki ergenekon unsurları Reşadiye’de, Hatay’da, Dersim yöresinde çeşitli provokatif eylemler sergilediler ve açılım süreci tümden tıkandı.

Kısacası, Kürt sorunu bizim istemlerimize, Kürt halkının çıkarlarına uygun biçimde hemen çözülmüş olmasa da, silahlar çoktan susmuş, PKK dağdan inmiş olabilirdi. Bu da siyasetin normalleşmesi, barışçı bir ortamda sivil siyasetin çözümler üretmesi için iyi bir zemin olurdu. Eğer bu olmadıysa bunun suçu ne bir başına PKK’da, ne de Öcalan’da. Statükocu ve militarist güçler bunu istemedi.

Sonuç olarak, PKK’nın silah bırakması bakımından sorun Kürtlerle Türk devletinin anlaşması değil, Genelkurmay’la hükümetin -şu koşullarda AK Parti Hükümeti’nin- anlaşmasıdır. Bu olsa, hep birlikte Apo’ya söylerler, o da örgütüne söyler, bir af da çıkarılır, bir de okullara Kürtçe seçmeli ders olarak konur ve bu işi bitirirler. Ne dağlarda silahlı adam kalır, ne kentlerde taş atanlar...

Bununla silahlar susturulabilir, ama Kürt sorunu, yani düğüm bütünüyle çözülmüş olmaz.

Peki çıkar yol ne? Başka bir deyişle, düğüm nasıl çözülecek?

Çıkar yol her kesime göre farklı. Hükümet en azından, daha rahat yönetebilmek için, silahları susturmak istiyor. Ama yukarda değindiğim üzere, imtiyazlarını, sivil siyaset üzerindeki vesayetini sürdürmek isteyen, bu nedenle demokratikleşme ve AB ile bütünleşme sürecinden rahatsız olan militarist güçler buna karşı. Onların terör bahanesine ihtiyaçları var.

Hükümetin gücü ise bu engeli aşmaya yetmiyor. Şu anda militarist güçlerle hükümet arasında bir bir pata durumu var. Söz konusu denge durumu elbet böyle devam edip gidemez. Ya Militarist kesim ve yandaşları şu ya da bu yoldan AK Parti hükümetini düşürüp siyaseti yeniden dizayn edecekler, ya da AK Parti ve yandaş kesimi, içerde kitle desteği ve dışarda uygun uluslararası konjünktür sayesinde orduyu daha da geriletecek, böylece sivil siyaset üzerindeki askeri vesayet son bulacak, diğer bir deyişle ordu kışlasına çekilecek. Her iki yöndeki gelişme de PKK’nın durumunu elbet etkileyecek. Birinci durumda 2004 öncesine dönülebilir; yani askeri denetim altında, ama içerde eylemsiz, yedekte tutulan bir PKK. İkinci durumda ise Öcalan hükümetin denetimine girer; PKK’ya silah bıraktırmak, dağdaki kadroların düze inmesi kolaylaşır.

İkinci ihtimalin gerçekleşmesi halinde, hâlâ kontrollü biçimde sürmekte olan çatışma ve terör ortamı son bulur, hem Kürtler, hem de Türkler bakımından siyasetin normalleşmesinin yolu açılır; ama böylesi bir gelişme tek başına Kürt sorununun çözümüne yetmez. Böyle bir ortamda sivil hükümet, denetimine aldığı Öcalan eliyle PKK’yı da yönlendirerek Kürt sorununu kendi koyduğu çerçevede çözmeye çalışacaktır. Bu ise, Başbakan Erdoğan’ın bugün de sık sık dile getirdiği, CHP’nin de paylaştığı, “tek millet, tek ülke, tek bayrak, tek resmi dil” denen üniter devlet çerçevesidir. Ordunun bile buna söyleyecek sözü olmaz.

Ama bununla Kürt halkına eşit haklar tanınmış olmayacak, sadece Kürtler, rejimin kendilerine uygun bulacağı olabildiğince az hakka razı edilmiş olacaklar.

Kürtler buna razı olur mu? Öcalan daha yakalandığı gün, hayatı karşılığında buna razı olmuştur ve Türk demokratlarının, aydınlarının bile “Kürt Siyasi Hareketi” diye tanımladıkları, PKK-PDP kesimi de... Yani onlara kalsa Türk devleti ile anlaşmak hiç de zor değil. Mahir Kaynak, Avni Özgürel gibi eski MİT ajanları ve bugünkü sözcülerinin “Öcalan”ı ısrarla muhatap göstermelerinin başka anlamı yoktur. Ama son zamanlarda Hükümet yanlısı medyada bile Öcalan’ı mutedil ve makul gösterip, “devlet şimdiye kadar Öcalan’dan yararlanıp bu sorunu çözebilirdi, seneler heba edildi, bundan sonra edilmesin,” diyen sesler artıyor.

Evet, Türk devleti için Öcalan ve iradesini ona teslim etmiş kesim son derece uygun bir muhatap. Yani eğer Ordu ile hükümet anlaşsa kendi çözümlerini kelepir fiyatına Apo’ya ve PKK’ya kabul ettirirler. Avrupa Birliği’nin yerel yönetimler şartı çerçevesinde (bunu demokratik özerklik diye boyayıp bezeyerek), Kürtçenin orta öğrenimde seçimli ders olması gibi ihsanlarla eğer “Kürt Siyasi Hareketi” razı edilip “Tarihteki İlk Büyük Kürt Anlaşması” sağlanırsa kimse şaşırmasın.

Bunu çözüm olarak görmeyenler, Kürtler için eşitlik temelinde, örneğin Güney Kürdistan tarzı bir çözüm isteyenler, bütün bunları hesaba katarak şimdiden tavır almalı. PKK-BDP kesiminin arkasına takılacağına, bir araya gelip seçenek oluşturmaya çalışmalı. Kitlelerle kanaşmış böylesine etkili bir seçenek olmadan Türk devleti eşitlikçi bir çözüme zorlanamaz ve Kürt halkı özgürleşemez.

Eğer bunu yapmıyorlarsa, bu kadarcık sorumluluk ve enerji taşımıyorlarsa, sonradan ağlamalarının bir yararı olmaz. Atı alan Üsküdar’ı geçer.

* * *

Sevgili okurlar, benim bu sorunla ilgili söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. İyi niyetle ve mümkün olduğunca kafalara takılan tüm soru işaretlerine cevap vermeye çalıştım, bu nedenle biraz uzunca oldu. Umarım kendilerini sele kaptıranlara bir yararı olur. Çünkü selde sürüklenmek, bazen selden kurtulmak için kulaç atmaktan daha kolay görünür.

kurdistan.nu

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.