1. YAZARLAR

  2. Kemal BURKAY

  3. Bottrop’ta, 4. Kürt Kitapları Fuarı’nda
Kemal BURKAY

Kemal BURKAY

Kemal BURKAY
Yazarın Tüm Yazıları >

Bottrop’ta, 4. Kürt Kitapları Fuarı’nda

A+A-

Geçtiğimiz hafta, KOMKAR’ın Bottrop’da düzenlediği Kürt Kitapları Fuarı nedeniyle Almanya’da idim. Oraya Güney Kürdistan’lı değerli yazar dostum, hoşsohbet Xelil Duhoki ile birlikte gidip geldik. Üç gün süren tüm toplantılara katıldım, tüm seminerleri izledim; ayrıca, ”Kürt Dili ve Edebiyatı” konulu bir konuşma yaptım.

Bütün bunlar birhayli yorucu oldu elbet. Üstüne üstlük, 15 Ekim günü Wuppertal’de şehir içinde bir trafik kazası geçirdik. Yolumuzda giderken, bir Alman bayan yandan gelip bize çarptı. Her iki araba da hurdahaş oldu; ama hiçbirimize bir şey olmadı, sadece otomobil değiştirip Bottrop’a biraz geciktik. Bu bir Susurluk Kazası değildi! Bize çarpanda hiçbir kötü niyet yoktu; balki dalgın, belki şaşkındı. Avrupa’da geçen 30 yıllık hayatımda bu kadar dolaştım, bu karşılaştığım ilk kaza idi ve ucuz atlattık.

”Dengê Agırî”den gençler bu kazayı haber yapmak istediler. ”Sakın yapmayın,” dedim, ”Avrupa’da duyanlar sakatlandığımızı sanırlar, ülkede duyanlar öldüğümüzü!..”

Ama ülkeden ve Almanya’nın dört bir yanından gelen yazar dostlarla, arkadaşlarla, tanıdıklarla görüşmek, sohbet edip hasret gidermek, yaşadığımız tüm stresi ve yorgunluğu silip süpürdü, geriye yalnızca hoş izlenimler kaldı.

Bu, KOMKAR’ın  Federal Almanya’da son yıllarda düzenlediği ve bir geleneğe dönüştürdüğü 4. kitap fuarıydı. ”Anadilde Eğitim En Temel İnsan Hakkıdır” şiarı altında düzenlenmişti.

Fuara, Bottrop’ta yaşayanların yanı sıra, Hamburg, Bremen, Hannover gibi kuzeydeki kentlerden Köln, Duisburg ve güneydeki Manheim’a, Frankfurt’a kadar, böylesi bir kültür etkinliğine ilgi duyan Kürtler katılmışlardı. Bir bölümü günübirlik gelip döndüler, bir bölümü  ise –daha çok Komkar yöneticileri ve görevliler- üç gün boyunca orada idiler.

Ben daha öncekilere katılmamıştım, bu nedenle onlarla kıyaslıyamadım. Bu kez Bottrop gibi küçük bir kentte düzenlenmişti. Kentin küçüklüğüne karşılık fuarın düzenlendiği belediyeye ait bina oldukça geniş ve güzeldi. Kürt yayınevlerinin kitaplarını sergiledikleri salonun yanı sıra, oldukça geniş, iki-üç bin kişi alabilecek toplantı salonu vardı. Seminerler bu geniş salonda düzenlendi. Bu nedenle, epey katılımcı olsa da salon büyük ölçüde boş kaldı. Böylesi seminerleri binlerin izlemesi beklenemez. Geçmişte, siyasal çalışmanın yoğun, coşkunun çok daha yüksek olduğu dönemlerde ve en ilgi çeken seminerlere bile 500-600 kişi katılırdı. Şimdi ise rakamlar daha düşük. Eğer bu tür konferans ve seminerleri 200-300 kişi izliyorsa, bu iyidir…

Fuarın açılışında Bottrop Belediye Başkanı Bayan Budge, kentin entegrasyon sorumlusu Dieter Pillath, KOMKAR.eu Başkanı Kovan Amedi birer konuşma yaptılar. Davetliler arasında Güney Kürdistan Kültür Bakanlığı Basın-Yayın Sorumlusu Şakir Barzani de vardı ve açılışta kısa bir konuşma yaptı.

Ülkeden gelen davetli yazarlar arasında gazeteci Cengiz Çandar, şair Yelda Karataş ve Şair Yılmaz Odabaşı vardılar. Taraf yazarı Hilal Kaplan ise, ne yazık ki vize alamamıştı.

Çandar’la Tunceli’de avukatlık yaptığım ve Türkiye İşçi Partisi’nde olduğum yıllarda, sol saflarda tanışmıştım ve aradan kırk yıl geçmişti. Kırk yıl sonra da demokrasi ve barış mücadelesinde yollarımız yine birleşmişti. Çandar fuarda, Türk basını ve Kürt sorununun ilişkilerini konu alan ve ilgiyle izlenen bir konuşma yaptı. KOMKAR kendisine, demokrasi ve Kürt sorununun barışçı çözümü için gösterdiği çabalardan dolayı bir plaket verdi.

Şair Yelda Karataş ile yüz yüze ilk tanışmamızdı. O da tanınmış bir şair olmanın ve uluslararası ödüller almanın yanı sıra, Kürt halkının seçkin bir dostu idi. Birkaç yıl önce benimle şiir üzerine bir röportaj yapmış ve Karşın Dergisi’nde yayımlamıştı. Daha sonra onun Şahdamar adlı şiir kitabını Kürtçeye çevirdim ve Deng Yayınları arasında basıldı.

Şair Yılmaz Odabaşı ben daha ülkedeyken, 1970’li yılların sonunlarında gencecik bir lise öğrencisiymiş. DHKD’li, Roja Welat ve Özgürlük Yolu’nu dağıtan gençlerden… Şiire yönelmesinde benim de payımın olduğunu söylüyor. 12 Eylül döneminde, daha o gencecik yaşında PSK davasından tutuklanıp işkence görmüş, yıllarca yatmış… Hapisten çıkınca da çoğu şiir olmak üzere bir dizi eser vermiş, ödüller almış. Onunla da 40 yıl sonra ancak ilk kez görüştük ve arada, fırsat buldukça sohbet ettik.

Yelda ve Yılmaz 17 Ekim günü dil ve şiir üzerine ilgiyle izlenen birer konuşma yaptılar. Yelda, Kürdistan adının Türk medyasında yeni yeni ve ürkekçe dile getirildiği bugünkü ortamdan söz ederek, Türk şairi Turgut Uyar’ın, kırk yıl önce, 1970’li yılların başında yazdığı şu şiiri okudu:

YOKUŞ YOL’A

güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar

dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
Kürdistan'da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar

Muş - Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar

sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar

bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar

Muş - Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar

el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar

Yazar Xelil Duhoki 16 Ekim günü, Güney Kürdistan’da Kurmanci lehçesinin durumu ile ilgili bir seminer verdi ve yüz yüze oldukları sorunları anlattı. İlginçtir, Kurmanci lehçesi Kürtçenin en yaygın konuşulan ve Kürt yazılı edebiyatı bakımından en eski ve bol ürün vermiş lehçesi olmasına rağmen, Kürt dilinin geçmişten beri nisbi olarak özgür olduğu Güney Kürdistan’da üvey çocuk muamelesi görmüş. Güney Kürdistan geçmişten beri, dil ve kimlik bakımından öteki parçalardan, özellikle de Kuzey Kürdistan’dan farklı. Kürtler bu parçada, daha İngilizler döneminde belli dil ve kültür haklarına sahiptiler. Kürtçe okulları vardı. Bağdat radyosu Kürtçe yayına daha 1950’li yıllarda başladı. Bağdat’ta bir Kürt Dili Akademisi oluştu.

Ama okullarda sadece Sorani lehçesiyle öğrenim yapıldı. Bu nedenle Soranice gelişirken, Bahdinan ve Şengal yöresinde kullanılan Kurmanci onun gölgesinde kaldı. Kürdistan’ın özerkleştiği 1992 yılından sonra dahi, yönetim tümüyle Kürtlere geçtiği halde bu durum değişmedi. İşin garibi Kurmanci konuşan kesimin kendi lehçesinde okumasına ve bu lehçenin kamu alanında kullanılmasına karşı bir direnç oluştu. Bu direnç kitlesel taleple aşıldı, ama hâlâ sorun tümüyle bitmiş değil.

Bu olay ilginçtir. Yıllar yılı dilimizi, kültürümüzü yasakladıkları için sömürgecilerimizden yakındık. Hâlâ da onlarla kavgamız devam ediyor. Şu dönemde de kuzey Kürdistan’da anadilde eğitim gibi en doğal, meşru bir hakkı kabul ettirmek için çabalıyoruz. Ama ülkemizin özgür bir parçasında, benzer bir ayrım farklı lehçeler arasında yaşanıyor. Şu insanoğlu, ne kadar anlayışsız, bencil! Kendisine yapılmasını isktemediği şeyi başkasına yapmayı nasıl da doğal buluyor.

Bu bize ders olsun! Elimize güç ve yetki geçince, aynı şeyi herhalde Kuzey’de Zazaca konuşan kardeşlerimize, farklı dil ve lehçe kullanan herkese yapmayız, yapmamalıyız. Söz, Zazaca da ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim dili olsun! Kürdistan’daki Türkler, Araplar için de elbet…

Hiç kimse kaygılanmasın; biz Kürdistan’da da kendi aramızda İsviçre türü bir konfederasyon kurarız. Ülkemizde onlarca renk olsun, bin çiçek açsın!.. Haki, kara ya da kırmızı, tek renk ancak faşist ülkelerde, ilkel, baskıcı rejimlerde olur. (Tabi bu bizim görüşümüz, bizim sözümüz. Kendisinden başka kimseyi görmeyen, kendisinden başkasına özgürlük tanımayan bazı başkalarının tavrı ne olur, o da ayrı mesele… Ortadoğu’da despotluk salgın bir hastalıktır.)

Xelil Duhoki’nin yanı sıra, Güney Kürdistan’lı, çoğu Bahdinan yöresinden şair ve yazarlar; Edip Çelki, Hoşeng Broka, Hesun Cewher, Hadi Babaşêx, Ebdullah Cındi de şiir üzerine düzenlenen bir seminerde konuştular ve soruları cevaplandırdılar.

Ben 16 Ekim günü Kürt dili ve edebiyatı üzerine bir seminer verdim. Özet olarak Kürt dilinin geçmişine, onun Kürt coğrafyası ve Kürt halkının tarihi ile bağına değindim. Kürtler geçmişte önemli uygarlıkların yer aldığı bir coğrafyanın sakinleridir: Kürdistan Anadolu’nun doğusu, İran’ın batısı ve Mezopotamya’nın kuzeyinde yer alır. Bu coğrafya daha 11 bin yıl öncesi neolitik devrimin gerçekleştiği; insanın yerleşik hayata geçtiği, evler yaptığı, hayvan ehlileştirdiği ve tarımı başlattığı çağdır. Kürdistan Hurriler, Urartular, Medlerle, Mezopotamya, Anadolu ve İran Uygarlıkları ile iç içe, onların yurdu olmuştur. Böyle bir ülkede doğan ve böylesi tarihi, zengin kaynaklardan beslenen bir dil doğal olarak köklü ve zengin bir dildir.

Bu coğrafyada çivi yazısı ve hiyeroglif daha Hurriler ve Elamlar döneminden, 4000-5000 yıl öncesi başladı. Kürtçe yazılı edebiyatın ilk ustaları (Eli Heriri, Baba Tahir) 10. Yüzyıldan itibaren, yani bin yıl öncesi ortaya çıktılar. Sözlü Kürt edebiyatı, Kürt folkloru ise zenginliği ile ünlüdür.

Ancak bir coğrafya ve orada yaşayan halk için, genel olarak uygarlık gibi dil de, tarihi şartlara bağlı olarak iniş çıkışlar yaşar. Tarihte nice uygar bölgelerin gerileyip söndüğü, önde olanların geriye düştüğü, geride olanların ise öne çıktığı çok görüldü. Mısır, Mezopotamya ve eski Yunan-Latin bunun örneği.

Kürdistan’da Hurri, Urartu, Med dönemini Roma ve Arap işgali izledi. İslami dönemde bir dizi Kürt devleti kuruldu ve bunların en önemlileri Serhad yöresindeki Şeddadiler, Diyarbakır yöresindeki Mervaniler ve Kürdistan’la birlikte Mısır ve Suriye’yi, Arabistan’ı, Kuzey Afrika’yı da sınırları içine alan büyük Eyyübi Devleti idi. Daha sonrası Kürtler için bir gerileme dönemidir. Bu ister istemez, Kürt dilini, kültür ve sanatını da etkiledi.

Ama Kürt dili için asıl kötü dönem, 19. Yüzyılla birlikte Kürt beyliklerinin birer bire sona erişi, asıl olarak da 1. Dünya Savaşı’nın ardından bölgede oluşan ulusal devletler dönemi oldu. Kürdistan’ın birer parçasını sınırları içinde tutan bu devletler (Türkiye, Irak, Suriye, aynı zamanda İran) tek dile, tek soya dayalı bir ulus yaratma anlayışıyla üniter devlet inşasına giriştiler. Bu da diğer halklar gibi, bölgenin önemli, kadim halklarından biri olan Kürtleri yok sayma politikalarını gündeme getirdi. Bu devletlerden her biri, Kürt dilini, kültürünü, tarihini, diğer bir deyişle Kürt kimliğini yok saymak ve yok etmek için akıl almaz işler yaptılar. Bu Kürtler için bir zulüm dönemidir. Dil de bundan kötü biçimde etkilendi. Serbestçe kullanılamayan bir dil gelişemez, aksine güdükleşir, unutulur.

Kürt halkı buna rağmen dilini yitirmedi. Kürt dili tüm bu yasaklara dayanıp, Cigerxwin’in deyişiyle ”kılıca ve mızrağa” karşı ayakta kaldı. Kürt aydınları hertürlü zulme, kıyıma, sürgüne katlanarark dillerini yaşattılar. Dil mücadelemiz de özgürlük mücadelemizle birlikte sürdü. Kürt halkı kültürel bakımdan bir parça soluk alabildiği yerlerde (Fransızlar döneminde Suriye’de, İngilizler döneminde Irak’ta, Sovyetler Birliği’nde, Batı Avrupa’daki Kürt diyasporası arasında) çiçek açtı, serpildi.

Bugün Kürt dili, Kürdistan’ın özgür bir parçasında, Güney Kürdistan’da tümüyle özgürdür. Diğer parçalarda özgürleşmesi de Kürt halkının genel olarak özgürleşmesine bağlıdır. Dil sokakta, pazarda, okulda ve kamu kurumlarında serbestçe kullanılmadıkça özgürleşemez. Bunun  için Kürtçenin İlkokuldan üniversiteye kadar eğitim dili olması zorunludur. Irak’ta  olduğu gibi, Türkiye, İran ve Suriye’de de, komşu halkın dilinin yanı sıra, resmi dil olması zorunludur.

Bir başka deyişle, çözüm eşitlik temelinde bir federasyondadır.

---------------------------------------------

Ek: KOMKAR’lı arkadaşlar bana ve arkadaşım Yılmaz Çamlıbel’e de yazar olarak verdiğimiz ürünler nedeniyle birer plaket verme nezaketini gösterdiler. Böyle bir beklenti içinde olmasam da bu nedenle kendilerine bir kez daha teşekkür ederim.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.