1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Bize peygamberler ne öğretti?
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Bize peygamberler ne öğretti?

A+A-

İnsan düşünen varlıktır; yaratıldığından beri düşünmekte, kozmik, tabii ve fiziki çevresini; eylem ve kararlarını yorumlamaya, anlayıp anlamlandırmaya çalışmaktadır. Tabiatı gereği insan aklı kavramaya çalışır, merak ve hayret eder, hayranlık duyar. Birçok filozof insan düşüncesinin gelişmesindeki en büyük etkenin hayret, hayranlık ve merak olduğuna kanidir. Ve bu ilk insanın tarihi kadar kadimdir. İlk insan toplumunun çevresinde olup bitenlere hayret etmediklerini, güzelliklere, harikulade tecellilere hayranlık duymadıklarını düşünebilir miyiz?

Aydınlanmadan sonra zannedilmiştir ki insan daima ve sadece aklının rehberliğinde düşünmüştür. Belki tam aksine insan, her zaman Nübüvvetin etkisinde düşünmüş, doğru yolu bulmaya çalışmıştır; zira insan düşüncesine sıçramalar getiren peygamberlerdir. Vahyin veya vahy etkisinde gelişen hikmetin bereketli kaynaklarından kopuk düşünme Batı’ya özgüdür, yenidir ve ne kadardır devam ettiğini tam olarak bilemediğimiz beşeriyetin tarihi göz özüne alındığında istisnadır. Peygamberlerin düşünce hayatımızda sağladıkları sıçramalar olmasaydı, bugün bu birikime sahip olmamız mümkün olamazdı. Son vahy olan Kur’an’a baktığımız zaman, insan zihninin sürekli bir biçimde düşünme, akletme yönünde tahrik edildiğini görüyoruz: “Hiç düşünmez misiniz, akletmez misiniz!” vs.

Nübuvvetin gördüğü üç önemli fonksiyon olduğunu söylemek mümkün: Biri insan zihnini şu veya bu nitelikteki blokajlardan kurtarıp özgürleştirmek; diğeri hayatın anlamı, yaratılış, varlık ve insanın nihai kaderi üzerinde sahih veriler sunarak düşünmesini sağlamak. Eğer zihin özgür değilse ve eğer hayatın anlamı ve amacı konusunda düşünmüyorsa, hakikatte insan düşünmüyor demektir. Bugün insan karanlık bir mağarada, yol göstericiyi ve nuru inkar ederek bedbaht şekilde yaşamakta, yaşadığını zannetmektedir. Allah, peygamberlere ilim ve hikmeti öğretmiş, onlar da insanı bağlarından çözüp özgürlüğüne kavuşturmuşlardır. Özgürlük insanın Allah’tan aldığı ilham, bilgi ve güçle dünyevi olan her şeye karşı bağımsızlaşmasıdır. Ardarda gelen peygamberler, tarihin her döneminde ve gönderildikleri her kavimde gerek çağlarını, gerekse sonraki zamanları etkilemişlerdir. Tarihte her şey dinin atmosferinde ve dinin evreninde gelişmiştir. Aydınlanma ile olan şey, dini olanın dünyevileşmesidir. Hakikati tersyüz etmek mümkündür zira şeytan Allah’ı taklid eder, ama hiçbir zaman orijinal bir şey ortaya koyamaz.  

Üçüncüsü, insana neyi ve nasıl düşüneceğini yine peygamberler öğretmişlerdir. Yunanlılar Tanrıya karşı nasıl özgürleşeceklerini ve neyi nasıl düşünmeleri gerektiğini öğrenmek için Doğu’ya gelmişlerdir. Yunana geri döndüklerinde de bu öğrendiklerini kendi tanrılarına karşı kullanmışlardır. Yunanlı filozofların Doğu’dan Batı’ya intikal ettirdiği “felsefe” değil, “hikmet”ti; ancak zaman içerisinde hikmetle olan bağları gevşedi, nihayetinde birgün geldi hikmeti unuttular. Yunanlı insanın hikmeti kaybettiğini ilk defa fark eden ve kendi dönemindeki düşünce faaliyetlerinin hikmetten çok “hikmet sevgisi”ne dayalı olduğunu söyleyen Pisagor’u sınır kabul edecek olursak, Pisagor öncesi dönemi “hikmet ağırlıklı”, Pisagor sonrası dönemi “felsefe ağırlıklı” düşüncelerin önem kazandığı dönem sayabiliriz.  

Bu noktada üç farklı düşünme veya bilgi tarzıyla karşılaşmış bulunuyoruz: Vahiy, hikmet ve felsefe. Vahiy, Allah’tan gelen bilgi ve haberdir. Bu bilgiye bir beşerin herhangi bir müdahalesinden söz edilemez. Ne vahyi getiren Cebrail’in müdahalesi, ne de vahyi alan peygamberin müdahalesi söz konusudur. Vahy bilgisinin bize ulaşmasında sıralama Levh-i Mahfuz, Cebrail, Peygamber ve insan şeklinde düzenlenir. Cebrail bilgiyi Levh-i Mahfuzdan alır, peygambere getirir. Demek ki, bilgi ve bilgilenme sürecinde iki önemli halka vardır: Birincisi emin ve güvenilir bir aktarıcı, yani Ruhul Kudüs olan Cebrail, ikincisi aldığı bilgiye hiçbir şekilde müdahale etmeden tebliğ eden peygamber. Vahy gibi, vahyin geldiği kanal da korunmaktadır; Şeytanlar ve cinler vahy kanalına girip bilgi hırsızlığı yapamazlar. Peygamberin birinci görevi, aldığı vahyi bize tebliğ etmek; ikincisi vahiyden ne anlaşıldığını bize açıklamak; üçüncüsü vahy sonucunda gelen bilginin pratiğini, nasıl ete kemiğe bürüneceğini, yaşanırlılığını öğretmek ve son olarak vahyi alıp hayata geçiren cemaat-toplum üzerinde şahitlikte bulunmaktır.

Müslümanların düşünce müktesebatı olduğundan “İslam düşüncesi”, vahyin veya Nübuvvetin etkisinde bir düşüncedir. Müslümanlar vahyi esas alırlar, almak zorundadırlar; bu aynı zamanda Müslümanların tarihte neden felsefe üretmediklerini ima eder. Felsefe yapmamak bir nakısa değildir. Yunan’daki orijini itibariyle felsefe, hikmetin etkisinde ve hikmeti aramak üzere insanın geliştirdiği düşünce ve zihin sistematiğidir.

Abbasiler zamanında Müslümanlar felsefeyi özünde ihtiva ettiği hikmet dolayısıyla ilgi alanlarına almış, ondan yararlanmaya çalışmıştılar. Meşşailer felsefeden hareketle dine ulaşmaya, Yunan felsefesi ile İslam arasında uzlaşma noktaları bulmaya çalışıyorlardı, kelamcılar ise bu zihni ortamda dinden felsefeye ulaşmak istediler. Zamanla felsefe hikmetten kopmuş oldu. Hıristiyanlık döneminde hikmetle ilişkisi sürdü, kopuş aydınlanma ile başladı, hala sürüyor. Hikmetin iki versiyonu olduğunu söyleyebiliriz: Hikmetin etkisindeki felsefe ve hikmetten tamamen kopuk felsefe. Aslında Kant’ın ilk sorduğu soru, “İnsan düştüğü bu yerden (dünya), tekrar ergenlik çağına erişebilmesi için aklıyla ne yapabilir?” sorusu dini bir soruydu. Kur’an’ın ifadesiyle bu düşüş “hubut”tur. Kant, sorduğu sorunun cevabının aydınlanma olduğunu düşünüyordu, ne var ki modernite ve postmodernizm Kant’ın yanıldığını ortaya koymuş oldu.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.