1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Bize "Helal"den Soran Gençler
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Bize "Helal"den Soran Gençler

A+A-

     Bilgi kaynaklarının niteliği ve niceliği konusunda olağanüstü bir karışmanın yaşandığı zamanlardayız.  Araçların değişiminden ileri gelen bu karışma, hayat düzenlerini bazen hızla bazen de usul usul değişmeye zorluyor. Evinizdeki ansiklopedi ciltlerini düşünün. Tabii hâlâ raflarında duruyorlarsa, son olarak ne zaman birisi yararlandı...  

     Osmanlı Tarihi okumaya meraklı delikanlının tarihi eserler konusunda bir duyarlığı var. Tarihi tersanenin avm olacağına dair haberin linkini gönderiyor bana. Her yer avm olacak, her şey avm... Peki, yolunu bir şekilde avm’lere düşürmeden edemeyen üniversiteli genç kızın Gezi eylemlerine katılmaktan da kendini alamaması sırf samimiyetsizlikle açıklanabilir mi... Bu gençleri aslında ne kadar tanıyoruz? Onları belli bir mesafeden kendimizce tanımlarken sahici bir tanıma gerçekleştirdiğimiz söylenebilir mi? Onlar saf bir bloktan oluşmuyor.  

     Ailesi AK Partili delikanlımızın, “mütedeyyin” bir çevrede yetişti. Neredeyse bebekliğinden bu yana elektronik araçlara gömülü olarak yaşıyor, kendi kendine elektronik gitar çalmayı öğrendi. Gezi Parkı eylemleri sırasında eylemcilere dönük olarak kullanılan toptancı ve “nesneleştirici”  otoriter dilden çok rahatsız olmuş. Konuşmaları bana Aliya’nın “İslam Deklarasyonu” kitabındaki temaları hatırlattı. “Müslüman mı, tebaa mı yetiştiriyoruz?” diye soruyordu Aliya. Son otuz yıl içinde İslamcı söylemler, Müslüman kitlelerde tebaadan (Aliya’nın kastettiği anlamda) Müslümana dönüşümü güçlendirmeye dönük bir etki uyandırdılar. Sisteme dönük eleştiri, tahakküm ve jakobenizmin sorgulanması, bütün vatandaşların eşitliğini haklı kılan ayet ve hadisler, mehir konusundaki çıkarımını tartışan Kureyşli kadın karşısında Ömer’in sergilediği hakikat aşkı, “Bugün Allah için ne yaptın?” sorusu... Benzeri başlıklarla biçimlenen söylemlerin Müslüman gençliğe ve bütün bir topluma açık örtük helali araştıran bir sorgulama halinde dönüşü, bir sürpriz sayılmamalı.  Delikanlı sürekli, “Peki bu helal mi sence?” diye sorup duruyor. Ataşehir’in finans merkezi haline getirilmesi helal mi...

     İki arada bir derede kalmaya yazgılı bir gençlik bu galiba, istediği kadar nahif veya e-kule mücahidi olsun... Eylemek istiyor, dilinde eleştirisi, elinde ironi yüklü pankartı; fakat bir adım sonrası için, “kuruculuk” adına neler umulabilir...

                                                       **  *  **

     Gezi üzerine AK Parti’nin düzenlediği çalıştayın notlarından aklımda kalan  bir tespit, olayların izahında öne çıkan entelektüel yetersizliğe ilişkindi. Bu kimin kusuru acaba? Medyada aykırı bir cümlenin –güya- AK Parti tarafgirliği üzerinden büyük bir taarruza uğradığı şartlarda dostane eleştiri, “Gezicilere destek sunma ihaneti” olarak yorumlanıyor ya... Kaldı ki bir olgunun sadece tek yüzünün olmadığı vakıa. Gezi Parkı eylemlerinin akışı zihinleri ve kalpleri birbirine yakınlaştıran bir kamusallık için tahlil edilebilmeli. Komplo teorileri sularında gezinmekle yetinen bir entelektüel izah, olanaksız.

     Diğer taraftan çevre/şehircilik eyleminin “devrim geliyor” şeklindeki açıklamasının tencere tava sesleri arasında sürmesi, yenik ulusçunun halkevi kültürü/etkinliği  birikiminin “işte bu kadar buluşçu” olabildiğini göstermesi açısından kurcalanmaya değer. Bu arada “devrim” amaçlı rahatsız etme projelerinin içerdiği irili ufaklı eylemlerdeki istismar ve yolsuzluk payları, hedeflenen devrimi de bir yıkıcılık yeteneğiyle birlikte tanıtıyor, izleyici kitlelere.  “Ya benimsin ya da kara toprağın” mısrası, niye arabesk sayılıyordu?.. 

     Bu bağlamda bir tespiti  Umberto Eco, “Günlük Yaşamdan Sanata” başlıklı kitabında yer alan “Sahtesini yapma ve toplumsal uzlaşım” başlıklı denemesinde, tahripkâr muhalefet biçimlerini irdelerken dile getiriyor: Devrim ütopyası sürekli ve kısa erimli bir rahatsız etme projesine dönüşürken, Toplum Sözleşmesi bu projeyi ödünleyecek şekilde yeniden kuruluyor. Bir başka deyişle, “merkezi bir iktidarın var olduğuna inanarak, sistemin sözde ‘kalbine’ düzenlenen saldırı nasıl başarısızlıkla sonuçlanıyorsa, ne merkezi ne periferisi bulunan sistemlere yönelik periferik saldırının da benzeri biçimde herhangi bir devrime yol açmasının beklenemeyeceğini” öne sürüyor Eco aynı yazıda.

     Bu açıdan Gezi eylemlerinin süreğinde sergilenen kimi tahripkâr tutumlar, eylemin meşruluğu konusunda şüpheleri güçlendiren bir etkiye sahip oluyor, olgulara hâlâ “helal” kavramı zaviyesinden bakan  mütedeyyin kesimlerde. İslamcılar bu konuyu 1980’lerden itibaren yoğun bir şekilde tartışmışlardır. Meşru olmayan sistemin otobüslerine kaçak binilebilir mi? Kaçak su, elektrik kullanılabilir mi?

     “Biz yapıyoruz, onlar yıkıyor!” Kalkınmacı Refah-AK Parti çizgisinin Gezi Parkı eylemlerine yaklaşımında da tahrip/inşa zıtlığı ekseninde ifadeler belirleyici oluyor. Refah Partili belediyelerde ve AK Parti Hükümeti’nin imar/inşa faaliyetlerinde rolü olan mütedeyyin bir bilim adamının mimar eşi, Taksim Meydanı projesi varyasyonları üzerine konuşmamız sırasında bana, “biz yapıyoruz, onlar tahrip ediyor, yıkıyor, var mı bir projeleri?” diye sordu. Ben, Gezi Parkı’nın ağaçlandırmayı sürdürerek olduğu gibi kalabileceğini dile getirdiğimde, ama orası Taksim Meydanı, park gerekmez ki öyle bir yere,  meydan dediğin Kızıl Meydan gibi olmalı, diye itiraz etti. 

     Hem modernizm eleştirisi kartını elinde tutacak hem de modernist kalkınmada sınır tanımayacaksın... Gökdelenleri eleştirirken, Ataşehir’de görkemli bir camiyi finans merkezlerinin gölgesinde ezana mecbur edeceksin... Sanatı tutuklaştıran, steril mekanlara hapseden halkevlerine karşı yaygınlaştırdığın yapılanma ise alış-veriş merkezleri sembolünde hatırlanacak... AK Parti’nin takdire şayan çalışkanlığı ve imar/inşa enerjisinin yanlışlarla yürümesine sebep olan bakış kusuru (ve vizyon eksikliği) tam da bu cümlede kendini gösteriyor: Le Corbusierci, CIAM’cı (Uluslararası Modern Mimarlık Kongreleri) Kızıl Meydan, modernist bir yanılgıydı. Dünya şehirleri nicedir uçsuz bucaksız, insanlar arasındaki iletişimi sıfırlayan kasavet yüklü merasim meydanlarından “şenlikli”, küçük ölçeklerle iç içe geçme kabiliyetine sahip kamusallığa geri dönmeye çalışıyor. Almanya, 1990’larda, parklarda daracık gezinti yolları yapıyordu; insan insana yakınlaşabilir diye.

     Çalışkanlığın zamanın ruhuna uygun bir estetik bilinciyle ve şehircilik görüşüyle buluşamadığı yerde, şehir bir şekilde kendini savunmanın yollarını arıyor. “Muhafazakârların avm’li projelerine dönük eleştirinin, bir bakıma avm müdavimi olarak tanımlanan “Z” hatta “Y” kuşağı tarafından benimsenmesi –komplo teorileri etkeni dışında-  ne şekilde izah edilebilir...

                                                                 **  *  ** 

     Eklemleri kireçlenmiş ideolojilere özgü sloganlardan değil dosdoğru hayatın verilerinden yola çıkmaya meyyal, “helal” eyleme ve helali gözeten siyasete aç, fakat hayra vesile olacak işi de nasıl eyleyeceği konusunda kararsız bir gençlik bana, kimliklerini kimyasal bileşimleri hatırlatan isimlerle tanımlamaya çalışarak “kurtuluş” yolu arayan 1970’lerin “solcu” militan gençliğini de çağrıştırıyor. O militan gençler canları pahasına kendilerini resmi ideolojinin yüklediği kimliklerin ötesinde, başka türlü adlandırmaya çalışıyordu. Avm’lerde ve sanal alemde gezinerek toplumsallaşan ve “Y” ve “Z” gibi harflerle isimlendirilip tarif edilen gençlik de kendine bir ad arıyor. 

     “Helal” sadece yiyip içtiklerinizin listesini belirlemiyor, bir hayat tarzının mihenk taşı olarak anlaşılmayı hak ediyor. Gezi olayları sırasında en çok karşıma çıkan sorulardan biri, polisin halka karşı biber gazı kullanmasının helal olup olmadığıydı. Bu soruya karşı cevabım laik paradigmayı  korurken şiddeti meşrulaştıran  devletin savunma mekanizmalarında “helal”i arama lüksünü bulamayacağımız oluyordu.

     Öyleyse tanımında zorluk çekilen kuşak, helal olgusunu nasıl öğrenecek, bu kavramın güncel karşılıklarının mümkün olduğuna hangi kanallarla inanacak... İdeolojik önyargıları olsun ya da olmasın sanal sınırlarla yetinmeyerek toprağı adımlamaya çalışan bir kuşağa bireysel ve toplumsal duruşumuz ve eylemlerimizle “helal” kavramının ikna edici ve yol açan karşılıklarını ifade yükümlülüğü taşıyoruz.

     DÜNYA BÜLTENİ

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.