1. YAZARLAR

  2. Etyen Mahçupyan

  3. Bitter çikolata bayramı
Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan

Akşam Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Bitter çikolata bayramı

A+A-

Ramazan bayramının arifesindeyiz... Rumlar terk ettikten sonra adını değiştirerek ‘bize ait’ kılacağımızı sandığımız Kuzey Ege kasabalarından birinde... Otelimizde daha ziyade eğitimli, aydın, modern insanlar var... Günün çeşitli zamanlarında ‘doğru’ giysileriyle arzı endam ediyor, yemeden içmeden anlıyor, Hürriyet ve Cumhuriyet okuyorlar...


Ramazan bayramının ilk günü... Kahvaltıda bu eğitimli, aydın, modern insanların öpüşüp bayramlaştıklarına tanık oluyoruz. Ardından cep telefonları açılıyor ve başkalarının da bayramı kutlanıyor. Bunda ne gariplik var ki diye sorabilirsiniz... Ama bayramlaşma biter bitmez yeniden malum gazetelere, yaklaşan İslami tehlikeyi haber veren sütunlara gömülünüyor. Günün sonrasında bayramla ilgili neredeyse tek bir kelime bile duymuyoruz. Sabah öpüşmesi bayramın gereğini yerine getirmiş anlaşılan...


Laik kesimde herkesin böyle bir latent ikirciklilik içinde olduğunu söylemek haliyle doğru olmaz... Bu kesimin içinde inancı bireyselliğe indirip Müslümanlığın cemaatçi kalıplarından uzaklaşırken, İslami kodlar üzerinden deist bir anlayış geliştirmiş olanlar var... Tabii ayrıca inancı tümüyle reddeden, bu sorunsalı son karşılaşmaya havale edenler de mevcut. Bu iki kesimin bayramla herhangi bir ilişkisi yok, ama sonuçta kendileriyle daha barışık ve samimi bir tavır içindeler.


Oysa laik kesimin geri kalanında epeyce sıkıntılı bir ruh hali görülüyor. Bir yandan İslam’ı baskıcı bir dinsel rejime çanak tutan bir din, Müslümanları ise söz konusu ‘şeriat’ düzenine eğilimli insanlar olarak görüyor; ama aynı zamanda da “biz de Müslüman’ız” demek istiyorlar. Bunda da bir gariplik görmeyebilir, hatta bu gelişmenin sağlıklı yönüne dikkat çekebilirsiniz. Çünkü herhangi bir inancın inananlar nezdinde heterojenleşmesi, onun cemaatçi siyasetten uzaklaşmasının, daha fazla ‘inanç’ olabilmesinin yolunu da açar. Dahası konuşmayı ve merakı artırdığı ölçüde söz konusu dindarlığın entelektüel temelini güçlendirme fırsatı verir.


Ama bunun için asgari bir samimiyet gerekir... Bu da seçtiğiniz dinin akidelerine uymakla, ya da uymadığınız akidelere ilişkin tutarlı ve tatmin edici bir yorum geliştirmekle mümkündür. Ancak o zaman söz konusu dinin diğer takipçileri sizi ciddiye alır ve sizin de inançlı olduğunuzu kabullenebilir. Bizdeki laik kesim ise İslam’ın genel kabul gören hiçbir şartına uymadığı halde ‘Müslüman’ sayılmak gibi garip bir isteğe sahip. Gündelik bir pratik olarak namaz kılmayan, cenaze dışında camiye gitmeyen, zekât vermeyen, oruç tutmayan, hele hacca gitmeyi aklına bile getirmeyen; ama bayramları kutlayan garip bir ‘dindar’ kimliği bu...


Müslümanların özellikle başörtüsü sayesinde görünür olmasından ve bu görünürlüğün ‘bizim sokaklarımızı bile’ eline geçirmesinden önce bir sorun yoktu. Laik kesim kendi inançlılığı üzerine pek düşünmez, hatta bunu bir zaaf olarak görürdü. Müslümanlık –belki de aynen demokratlık gibi- kendiliğinden sahip olunan, hayata geçmesi gerekmeyen bir kimliksel nitelikti... Ama muhafazakârların kamusal alana girmeleriyle birlikte –yine belki de aynen demokratlık gibi- Müslümanlık da laik kesimin ‘eksiği’ olarak belirdi. Bu durum laiklerin bir bölümünü dinle ilişki kurmaya sevk etti, çünkü dinle hiçbir ilişkiye sahip olmadan ‘Müslüman’ olmak laik kesim için bile inandırıcı değildi...


Ne var ki dinin gerekleri pek de kolay uygulanacak şeyler değildi... En basiti ‘sınırlandırılmış’ bir oruç pratiği olabilirdi ve nitekim son yıllarda oruç tutan laiklerin sayısında hızlı bir artış görülmekte. İşin ironik yanı şu ki, aynı laik kesim dindarlığın sürekli arttığından şikâyetçi... Oysa sosyolojik çalışmalar, İslami kesimde bir sekülerleşmenin yaşandığını gösteriyor. Diğer bir deyişle ‘artan dindarlık’ hayaleti aslında laik kesimin kendisini inanç aynasında sınamasına paralel olarak ortaya çıkıyor.


Öte yandan aynı laik kesim dine karşı tedbirini almaktan da vazgeçmiyor... Çünkü bu inancın sahibi son kertede ‘başkası’... O nedenle de gereklerini yerine getirmediği Ramazan’ın bayramına ‘şeker’ demek istiyor. Böylece bayramla Ramazan’ın birbirinden ayrılacağını, belki de sırf bayramı yaşayarak Müslüman olunacağını sanıyor...


Ama ‘şeker’ bu bayrama ne kadar uygun düşebilir ki? Otelimizdeki bayramlaşan misafirlerin neredeyse hiçbiri çaya bile şeker koymuyor! Gelişen modernliğin teknolojik imkânlarını da düşünürsek belki de ‘çikolata’ daha uygun düşecek. Ama orada da kilo meselesi var...


Hafif meltemli bir bayram akşamüstüsü bunları yazarken en uygun bayram adının ‘bitter çikolata’ olabileceği aklıma geldi. Doğrusunu isterseniz, ‘bitter’ sözcüğünün dinin laiklerin ağzında bıraktığı tada gönderme yapabileceğini de düşünmedim değil...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.