1. YAZARLAR

  2. Yavuz Yılmaz

  3. Bireycilik ve Modernizm
Yavuz Yılmaz

Yavuz Yılmaz

Analiz
Yazarın Tüm Yazıları >

Bireycilik ve Modernizm

A+A-

     Son dönemlerde İslam –Demokrasi ilişkileri tartışılırken gündeme gelen ilk konu demokrasinin bireyciliğe dayandığı bu nedenle İslam’da demokratik düşüncenin gelişemeyeceği tezidir. İlk bakışta tezi oryantalist ve kolay bir yargı olduğunu kabullenmek gerekir.

     İslam’da bireycilik düşüncesi gelişmediğinden hareketle, İslam dünyasında demokrasi bilincinin yerleşmediği yorumları yapılıyor. Acaba gerçek böyle midir? İslam dünyasında demokratik düşüncenin gelişmemesini ya da az gelişmiş olmasını bu nedene bağlayabilir miyiz? Hiç kuşkusuz sosyal olayları tek bir faktörle açıklamak mümkün değildir. Kaldı ki, demokrasi gelişen ve değişen parametreleri olan bir süreçtir ve bütün dünyada uygulanan tamamlanmış bir formu yoktur.

     Öncelikle bireycilik düşüncesinin tarihsel kaynakları ve felsefi derinliği üzerinde durmak gerekir. Fransız ihtilalinden sonra "Ne Tanrı ne efendi" düşüncesine dayanan bireyci felsefe, tek gerçekliğin birey olduğunu ve buradan hareketle bireye ait değerleri öne çıkaran felsefi sistemdir. Felsefe tarihinin ilk bireyci düşünürleri Sofistlerdi. Sofistler, epistemolojik, etik ve ontolojik anlamda bireyciliği son sınırına kadar taşımış gezgin düşünürlerdi. Bilginin tek kaynağı olan duyumların aldatıcılığından hareketle insanların anlaşabileceği evrensel ortak bilgilerin olamayacağını savunuyorlardı. Sofistlerden Protogoras “insan her şeyin ölçüsüdür” ifadesiyle insanların anlaşabileceği ortak doğruların olamayacağını savunuyordu. Sofistler sadece bilginin değil her tür anlayışın ve değerin kişiden kişiye değiştiğini, insanların anlaşabileceği ortak değerlerin olmadığı savunuyorlardı. Böylelikle yaşadıkları dönemde büyük bir sosyal kargaşaya zemin hazırlamışlardır.

     Sofistler tarafından temelleri atılan bireycilik düşüncesi çeşitli evrelerden geçerek aydınlanma felsefesiyle felsefi temelleri atıldı. Batı felsefesinde bireyin hakları "insan hakları" şeklinde formüle edildi ve demokrasinin temeline yerleştirildi. Devletin bireyin haklarını koruması idealleştirildi.

     Bireycilik aydınlanma felsefesinin bir ürünüdür ve en yüksek değer olarak bireyi ele alır. Bireyin üstünde dışında ötesinde hiçbir belirleyici evrensel otorite yoktur. Bunun anlamı şudur: Bireyin dışında ve üstünde ona yol gösterici hiçbir değer ve bilgi kaynağı yoksa insan bu dünyada uyacağı değerleri kendisi yaratacaktır.

     Demokrasinin tarihsel olarak değişik uygulamaları olduğu ve tamamlanmış bir proje olduğu için bireycilik ve demokrasi arasında kurulan analoji son derece sorunludur.

     Aydınlanma felsefesinin ürünü olan bireycilik Allah'a rağmen bir hayat felsefesi öneriyordu. Bu anlayışa göre insan aklı bilgi ve değerlerin kaynağıdır. Bireyin aklının sınırlarını aşan ne doğru bir bilgi ne de evrensel ahlak kuralları vardır. İslamın önerisi kendini Allah'tan bağımsız tanımlayan otomom ve özerk birey değil, Allah'a sorumluluk bilinciyle bağlı mümindir. Dolayısıyla aydınlanma felsefesinin temelini çizdiği bir bireycilik anlayışının İslam anlayışında yer bulması mümkün değildir.

     Sonuna kadar götürülecek bireycilik,hiçbir otoriteyi tanımayan ve kural koyan tüm otoriteleri reddeden anarşizme varacaktır. Böyle bir kuralsızlığın İslam zihni tarafından kabul edilmesi mümkün değildir. Son tahlilde bireycilik, insanın dışında,üstünde ve ötesinde ilahi kaynaklı bir bilgi kaynağı olduğu fikrini reddeder. İnsanın bilgi kaynakları duyum ve akıldır, bunların ötesinde hiçbir bilgi kaynağından söz edilemez.

     Tarihsel süreç içinde Liberal kapitalizm bireyciliği en çok önemseyen ideolojik sistem olduğu kabul edilmelidir. Liberalizme göre bireyler arasındaki rekabet gelişmenin, üretimin ve toplumsal dinamizmin kaynağıdır. Oysa islam haklı bir gerekçe olmaksızın bireyin kendini düşünmesini ve en önemli değer olarak görmesini doğru karşılamaz. Namaz gibi insanın Allah’la bağlantısını her gün hatırlatan namaz gibi İbadetlerde bile toplumsallık esastır.

     İslam insanın sadece kendi çıkarını düşündüğü bir bireycilik anlayışını benimsemez; hatta bunu bir ahlaki zaaf olarak görür. İslam kendi aleyhinize de olsa adaleti ayakta tutulmasını emreder. Oysa T.Hobbes insanın doğası gereği bencil olduğunu savunarak, egoizmin en önemli batı düşüncesi içindeki en son sınırına taşıyordu. Hobbes’un "İnsan insanın kurdudur" ifadesi bu düşüncenin en rafine ifadesidir.

     Bugün dünyada egemen olan liberal felsefenin en önemli sorunu ahlaki değerlerden mahrum olmasıdır. Bireyciliği, faydacılığı rekabeti gelişmenin ön şartı sayan felsefenin insanın tutkularını hangi araçlarla dengeleyeceği önemli bir sorundur. Muhammed İkbal bir şiirinde bu duruma işaret etmektedir:

     “Bir kaz dedi:

     -Hızır Divanı’ndan bir ferman geldi

     Artık bütün denizler serbesttir.

     Bir timsah da şu karşılığı verdi:

     -İstediğin yere gidebilirsin,

     Ama beni hiç aklından çıkarma.

     Çünkü ben de senin kadar serbestim”

     Bu rekabette doğası gereği timsahla mücadele edemeyecek kazın hiç yaşama ihtimali yoktur. Adalet timsahın insafına ve iyi niyetine bırakılamaz. Bu yüzden kazı timsahın zulmünden koruyacak bir toplumsal kural ve buna dayalı hukuk sistemi olması gerekir. Bireycilik ve buna dayalı rekabetin insanların nefsi isteklerinin ve arzularının tekeline bırakılamaz. Bir bireyin veya toplumsal grubun başka birey ve gruplar üzerine yaptığı baskı kabul edilemez.

     Birey versus mümin

     Modernizm, insanın varlık dünyasındaki yerini, eşya ile olan ilişkisini, geleneğin kabul ettiği tüm form ve anlayış tarzlarını dışlayarak tanımlayan, bireyci, din-dışı, aydınlanmacı ve profan bir evren ve toplum tasarımıdır. Bu anlamda modernleşme dinden ve gelenekten kopuşu, değişimi, daha da önemlisi köklü bir başkalaşımı ifade eder.

     Modernleşmenin en belirgin temel özelliklerinden birisi, belki de en önemlisi bireycilik düşüncesine dayanıyor olmasıdır. Modernitenin bireyi, her türlü metafizik, dini ve ahlaki ilkenin dışında, kendi ayakları üzerinde duran, aklına sonsuz bir güveni olan ve aklıyla karşılaştığı bütün sorunları çözebileceğine inanan; ilerlemeci, din-dışı, profan bir kişiliktir. Bireyin bu şekilde kutsaldan arındırılarak tanımlanması, onu bir taraftan kutsaldan kopararak Allah’a, diğer taraftan da içinde yaşadığı varlık alemine yabancılaştırmıştır. Böylece insan varlık dünyasında yapayalnız, hedefsiz, hiçbir ülküsü olmayan, kendisi ve çevresi ile kavgalı, varoluşun evrensel hakikatini yitirmiş bir kimliğe büründü. Varoluşun gerçek anlamım yitiren insan kurtuluşu sahici araçlar yerine sahte araçlarda aramaya başladı. Modernliğin gerçek anlamda evrene hükmettiği bu zaman diliminde, insanın kurtuluşu alkol, uyuşturucu, cinsel sapıklık gibi araçlarda araması bu nedenle anlaşılabilir bir şeydir. Bu tür olumsuzlukların modernliğin merkezi sayılan Fransa, Almanya,

     İsviçre gibi ülkelerde ortaya çıkması da son tahlilde modernliğin iç enerjisini tükettiğini göstermektedir. Ancak Türkiye’de içki tüketiminin dünyanın ilk on ülkesi arasında olması, Modernliğin merkez ülkelerden ziyade, modernliği izleyen ülkelerde daha çok tahribat yaptığını göstermektedir.

     Daha önce köylerde tabiatla içi içe barış içinde yaşayan insanlar, modernliğin hayat kaynağı olan kentlere gelince, tabiatla iç içe yaşamanın güvenlik çemberini kaybettiler. Tabiatın yerini, yapay beton binalar, yeşilin yerini mat ve donuk renkler, dayanışma ve sevginin yerini çıkarcılık ve bencillik aldı. Bu durum insanın duygusal dünyasının ve kültürünün kısırlaşmasına neden oldu. İnsanın duygularını ifade etmede en önemli sanat alanı olan müzik bile, modernliğin merkezine göç eden insanların karşılaştığı acıları, umutsuzlukları, kötülükleri konu alan, insanları dinlendirmekten çok hüzünlendiren, acı çektiren bir forma büründü. Arabeskin kentlerin varoşlarında oturan umutsuz insanların arasında revaç bulmasının nedenini, modernliğin insanı içine düşürdüğü umutsuz durumda aramak gerekir. Bu durum doğal olarak insanın kendine yabancılaşmasına yol açtı.

     Modern insanın durumu, kozasını örüp kendini içinde bırakarak ölüme mahkum eden ipekböceğinin durumu gibidir. Bu durum insanın etrafını sahte değerlerle örerek, hakikate giden bütün yolları kendi çabasıyla tıkaması anlamına geliyordu. İslami terminolojide bu gerçeğin örtülmesi anlamında küfrün karşılığıdır. Kendini etrafına ördüğü sahte değerlerle karanlığa gömen insan, tıpkı ipekböceğinin yaşadığı çaresizliği yaşamaya, daha doğrusu kendini ölüme mahkum etmenin çaresizliğini yaşamaya başlamıştır. Tarihin bu karanlık dönemlerinde, daha doğrusu insanın kendi çabasıyla kurtuluşa eremeyeceği zamanlarda, dışarıdan bir müdahale gerekir. İlk insanın yeryüzüne inişinden itibaren bu müdahaleyi Peygamberler yapmıştır. İnsanın kurtuluş ümidi kalmadığı zamanlarda Allah, tarihin akışına müdahale ederek, gönderdiği elçilerle, insanı içine düştüğü olumsuz durumdan kurtaracak değerleri gönderir.

     Dinin dışında, modernizmin geliştirdiği evren ve varlık tasarımıyla insanı kurtaracağı fikri tamamen sahte bir tasarımdır. Modernliğin sahte tasarımına karşı, dinin hakiki varlık tasarımı kurtuluş için son çaredir. Ed-din olan İslamı modern insanın sahte değerlerle örülü dünyasına hakim kılmak gerekir. Tebliğin modern zamanlardaki anlamı da budur.

     Modernitenin bütün olumsuzluğuna karşı mümin, hayatın ve evrenin varoluş gayesini, Yaratıcıdan başlayarak anlamlandıran, kendini Allah’a karşı ve Ona rağmen yaşamak yerine, kutsal olanla barışık hale getiren, hayatı ve ölümü birbirinin devamı olarak algılayan bir kişiliktir. Mümin, hayatın anlamını yitirmiş bireyin, kişilik ve kimlik kazanmış halidir. Modernliğin sahte dünyasının değerleriyle kuşatılmış olan insanın kurtuluşu her zaman mümkündür. Modern dünyanın kurtuluşu birey ile müminin barış içinde yaşayacağı bir toplum modeli oluşturarak, bireye hayatın anlamım gösteren bir örneğin bulundurulmasını sağlamaktır. Mevcut anlayışları ile birey ve müminin örtüşmeleri mümkün değildir. Ancak bireye yaşadığı anlamsız hayattan çıkış imkanı da açık tutulmalıdır. Bu ancak insanın kendini rahatlıkla ifade edebileceği çoğulcu bir toplum modeliyle mümkündür. Modernitenin ürettiği Ulus-Devlet modeli, tekçi, totaliter, baskıcı ve Din-dışı yapısıyla bu ihtiyaca cevap vermekten uzaktır. Modern insanın Allah’a başkaldırarak, aklının kurtuluş için kendine yeteceği öngörüsü tam bir illüzyondur. Çünkü modernitenin varlık ve evren tasarımı, insanı sadece varlığa ve evrene değil, kendi kendine de yabancılaştırmıştır.

     Hayatı kutsaldan arındırılarak tanımlanması insanı,onarılması çok zor olan derin bir kimlik krizine sokmuştur. Modern insan bu krizi giderecek araç ve donanımdan da yoksundur. Bu durumu onu getireceği son nokta ümitsizlik, bitkinlik, yabancılaşma ve nihayet ölümdür.

     Modemliğin tanımladığı insanın içine düştüğü nihilizmden kurtuluşu ancak vahyin kurtarıcı mesajına yönelmekle mümkündür.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.