1. YAZARLAR

  2. Markar ESAYAN

  3. Birarada nasıl yaşayacağız
Markar ESAYAN

Markar ESAYAN

Serbestiyet
Yazarın Tüm Yazıları >

Birarada nasıl yaşayacağız

A+A-

Yaşam biçimlerine dair tartışma, ama manipülatif olarak, ama üzerinde anlaşılmış ortak bir birlikte yaşam mutabakatı olmadığı için sürekli önümüze gelen bir konu. Düne kadar kuralı koyan ve kamusal alanı, ekonomi ve siyaseti tekelinde tutan totaliter laikler, bu 'dengenin' bozulması üzerine huzursuzlandılar. Zamanlar geçti ve bu konuda huzursuzlananların sadece totaliter laikler olmadığına, bir kısım liberal, sol ve ılımlı laik çevrelerin de bu gruba katılarak Erdoğan'a karşı birleştiklerine tanık olduk. Totalitarizm olarak anlaşılan seküler şemsiye birçok farklı kesimi biraraya getirdi. Erdoğan ile egemenlik kavgasına girenler için buradan üretilen gerginlik başat mücadele stratejisi oldu. Çünkü Erdoğan kimliği ile kavgalı hale getirilemiyor veya devşirilemiyordu.

Halk ihtilali süreçlerinde, o ihtilal ne kadar siyasi yollarla yapılıyor ve zamana yayılmış halde gerçekleşiyor olsa da, ara tonlar gözden kaybolur, iki kutup üzerinde güç yoğunlaşması yaşanır. Ancak bu ara tonların varlığını ortadan kaldırmaz. Eski tasfiye olmaktadır ama, yeni nasıl bir yeni olacaktır? Buradaki her endişeyi sekter olarak damgalayıp kenara atamayız. Çünkü Türkiye çok kültürlü, çok çeşitli halkları barındıran bir ülkedir.

Yeni anayasayı hep birlikte ve daha sakin bir ortamda yapabilseydik, yeni toplum sözleşmesini karşılıklı müzakere ile oluşturur, sürecin melezliği de herkese güven telkin ederdi. Ama egemenlik kavgası verilen bir ülkede ortamlar pek sakin olmaz. Ben AK Parti'nin müzakere edilebilir, gizli ajandası olmayan, ülkenin demokratikleşmesi için ideal-özgün bir siyasi güç olduğunu düşünüyorum. 'Erdoğan'ın ilk iki dönemi iyiydi, sonra ise bozulma başladı' tezlerini oldukça zayıf ve önyargılı buluyorum. Bir dönem Erdoğan'a destek verenlerin keskin bir şekilde pozisyon değiştirmelerini açıklamak için bu argümanı uydurduklarını zannediyorum.

Bu anlamda, dünkü yazımda yer alan, Erdoğan'ın 'Yüzümüzü çevirecek berrak bir su arıyoruz' sözü, İslam dünyasına yönelik içeriden eleştirileri ve antisemitizm üzerine düşünceleri beni umutlandırıyor. Dindarların şu aşamada Milli Görüş yıllarındaki fikirsel darlığa ve romantik klişelere dönmeleri gerçekten büyük bir kayıp olur. Çünkü AK Parti'nin yarattığı ve Türkiye'yi değiştiren değerli fark buydu. Komşulara açık olmak, Kemalist seçkincilikten dümeni Millet-i Hakime'ye kırmadan, demokratça bir düzenin kapısını aralamak, ama bunu da dindar kimlikten uzaklaşmadan, kendinden nefret etme hallerine savrulmadan özgüvenle yapmak. Çünkü kendi değerini vermeyen, başkalarına da değer veremez.

Geçenlerde Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç bir konuşmasında, abartılı bir şekilde Erdoğan'ı övdükten sonra, Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı kampanyasına da oldukça zarar verecek bir takım düşünceleri şöyle serdetti: 'İffet çok önemli. Sadece bir isim değil. Kadın için de bir süstür, iffet. Erkek için de bir süstür. İffetli olacak. Erkek de olacak. Zampara olmayacak. Eşine bağlı olacak. Kadın ise o da iffetli olacak. Mahrem- namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın.'

Sorun, söylenen sözlerde değil, bu sözleri hangi kimliğinizle ve hangi alanda sarf ettiğinizde. Burada ise dün girizgâhını yaptığım, bugün de devam ettiğim, 'komşularla' ilişkilerimizi düzenleyen toplumsal sözleşme veya ortak ahlakın nasıl inşa edileceği konusu önümüze çıkıyor. Türkiye imparatorluk bakiyesi çok kültürlü, çok etnisiteli bir ülke. Osmanlı çağın standartlarına göre ileri bir birarada yaşama sözleşmesi oluşturmuş ve devlet zayıflayana kadar bunu ekseriyetle başarıyla işletmişti. Tek Parti döneminde tek tür yaşam biçiminin diktatörlüğünü yaşadı ülke. Bunun ne kadar zararlı olduğunu gördük.

Özel alanla ilgili özgürlüklerimiz, kamusal alanda kurabildiğimiz müzakereye dayalı demokrat ve işleyen toplumsal sözleşmenin garantisi altındadır. Özel ahlak, aynı sübjektif değerlere bağlı topluluk üyelerini bağlarken, ortak ahlak ise, başkaları ile ilişkiye geçtiğimizde ortaya çıkan ve herkesi bağlayan kurallar silsilesidir. Bu yeni anayasa gibi yazılı ve yazılı olmayan şekilde gerçekleşir ve toplumun genelince kurulur.

Tabii ki, ortak ahlak veya toplumsal sözleşme, sübjektif ahlak ve geleneklerden bağımsız değildir. Oluşurken onlardan neşet eder, melezleşir ve büyük kümeyi içerir. Demokratik bir ülkede ortak ahlaka toplumun tüm katmanları değer aktarır ve hayat bunlardan bazılarını, insanların onları ne kadar içselleştirdiğine bağlı olarak kalıcı kılar. Burada mühendislik yapmak veya dayatıcı hallere girmek doğal gelişimi bozar. Haliyle totaliter karakter, savunulan değerlerden değil, onların başkalarına dayatma biçiminden gelir.

Özgür bir toplumda her kesime ait bireyler kendi değerlerine bağlı yaşama, tüm organlarda özgürce yer alma, değerlerini yayma, propagandasını yapma özgürlüğüne sahip olmalıdır. Ülkeyi yönetenler veya bürokrasi gücünü halk adına kullananların ise, kendi sübjektif sözleşmelerine değil, ortak toplum sözleşmesine bağlı kalmaları beklenir. Bir cami hocasının hutbesinde veya bir televizyon kanalında İslami yaşam biçimlerine yönelik doktrin yayması bir haktır. Ama bir bakan, bir başbakan, bir emniyet müdürü veya bir muhtar, çok kültürlü toplumsal bir yapıda özel bir değeri icraatına yansıtıp genelleştirdiğinde sıkıntı yaşanır. Üstelik bu durum, adına konuşulan değerler sistemi için de risk içerir, çünkü onu hem ötekileştirir, hem de başkaları için tehdit olarak algılanmasını sağlar, güveni zedeler.

Demokratlığımız başkaları ile ilişkiye girdiğimizde sınanır. Toplum sözleşmesi ise, adı üstünde, melez bir karakter taşımak zorundadır. Bu melez hal, tüm kimliklerin de garantisidir, çünkü herkese aittir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.