1. YAZARLAR

  2. Ali Bilmez

  3. Bir zamanlar, Bu zamanlar - 2
Ali Bilmez

Ali Bilmez

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir zamanlar, Bu zamanlar - 2

A+A-

 

Elektriğin kesik, hoparlörün arızalı olmadığı günlerden bir sabahtı ve sanki odanın içinde okunuyordu ezan. Güneşin doğuşundan hemen önce hareket eden, köyün ilçeye giden tek minibüsüne yetişmek, ancak imam ile birlikte uyanmakla mümkündü.

Sadece o değil evin tüm ahalisi ayaktaydı o sabah. Odanın bir köşesinde sesini yükseltip alçaltarak sureleri seri bir şekilde okuyup namaz kılan dedesi, diğer bir köşesinde ise küçük leğende ve akşamdan tandırda bırakılarak ılıtılmış su ile abdest alan nenesi... Yaz-kış fark etmeksizin sabah namazı için kalkıp da dışarıdaki havayı solumak her türlü şifa kaynağıydı ve sabah namazını kılan insanların yüzünde bir güzellik, bir nur olurdu nenesinin dediğine göre. Güneş doğduğunda ise artık öğleydi dedesi için ve hala yataktaysa bir çocuk onun adam olmasına ihtimal yoktu. Gerçi tek gözü kapalı iken, ebeveyn banyolu lavabolarda abdest alıp, sola verdiğimiz selamı neredeyse yastığımıza denk getirmeyi maharet saydığımız bu zamanda, bu sözlerin hiçbir ederi yok. Çocukların erişemeyeceği yerlerde ve şekillerde ifa ettiğimiz ibadetler hususuna da girmeye hiç lüzum yok şimdi. Abdest alırken de, namaz kılarken de okunan sure ve duaların sonları daha bir yüksek sesle vurgulanırdı her ikisi tarafından da. Bunu o kadar samimiyet ve ısrarla tekrar ederlerdi ki evin tüm çocuklarının zihnine adeta bu ibadetlerin bir rükûunu olmuştu. Sabah namazına kalksak da kalkmasak da dualarına eşlik ediyorduk gayri ihtiyari olarak.

Sabahın bu saatlerinde her zaman dedesinin yoğurdu hazırdı. Derin bir kâsede ve yanında da tandır közünün üzerine özellikle düşürülerek ekmek hamurundan yapılan “kut” olurdu. Ama annesinin istediği bir de çay yapmaktı yanına bugün. Hem içini ısıtır hem de yola aç çıkmaz, midesi bulanmazdı oğlunun. Akşamdan hazırlanıp yastığın altına konulan en yeni elbiselerini giymiş, abdest alıp namazını kılmış ve saçlarını taramıştı yuvarlak kapaklı, kenarları çizilerek cam gibi olmuş siyah aynasında. Taze demli çayın üzerinde yüzen uzun çöp, uzun bir yolculuğa işaretti ve yine amcası tarafından tespit edilmişti. Gerçi o uzun çöp bazen misafirin geleceğini de haber veriyordu ve nedense demlenmesi için bekletilmeyen tüm çaylarda oluyordu. Her zamanki gibi baba yine derin bir sessizlik içindeydi. Duyguların en güzel ifadesi ve en derini galiba babaların sessizliğindedir ve bunu ancak onların yokluğunda anlıyor evlatlar.

Yengesinin taze sağdığı bir kova dolusu süt ile önlerinden geçmesi ise iyiliğin, aydınlığın habercisiydi ve tecrübeyle sabitti amcasına göre. Demir kafes içinde tavana yakın bir yere asılan komşularının televizyonunda görmüştü. Çok para kazandığı söylenen futbolcular, havalı sanatçılar ve haylaz zengin çocuklarının da uğur getirdiğine inandığı çeşitli ikonları, ıvır zıvır eşyaları, el kol hareketleri vardı. Ama amcasının yorumu ile onların yaptığı aynı olamazdı. Nihayetin onlar televizyondaydı ve pilliydiler!

Ülkede 95 yılda ancak sindirilen, sahip çıkılan, sevilen laiklik onların evinde fiili olarak uygulanıyordu zaten. Din işlerine babası, devlet işlerine de amcası bakıyordu. Babası fes takıyor, zekât veriyordu. Amcası ise şehre iniyor, hükümet konaklarında, şapkası önünde devlet işlerini yapıyordu. Askerde, “ali okulunda” öğrendiği birkaç kelime Türkçesi ile. Gerçi sonradan düşünüp de bir türlü içinden çıkamadığı bir husustu bu şapkanın çıkarılması. Madem kanun ile takılması emredilmişti. Neden hükümet konaklarına girerken çıkarıyorlardı ki?

Bir gün önce muhtarın tanzim ettiği ilmühaberi cebinden çıkarıp, bu mühim evrakı aldığından emin olan amcasının yanında minibüse doğru yürürken son kez dönüp arkasına baktı. Evin tüm ahalisi yol kenarına dizilmiş ve dua ediyorlardı. Okuyup hayatını kurtarmasının, ailesine sahip çıkabilmesinin en kritik noktasındaydı. Bugün bir kimliği olacaktı.

Tek bir öğretmenin kara tahtayı beşe bölmek suretiyle beş sınıfa bir ağızdan sunduğu mucizenin adıydı birleştirilmiş sınıflar eğitim sistemi. İşte öyle bir eğitimden geçtiği okulun, kayıt defterinde görmüştü yıllar sonra. O sene beşinci sınıfı bitiren 10 kişi vardı ve kimliği olmadığı için, diploması tanzim edilmeyen 7 kişi olmuştu. Bu sebepleydi ki çıkılan bu yolculuk gerçekten çok önemliydi hem onun için hem de ailesi için.

Camları buzla kaplanmıştı minibüsün ve sadece şoförün önünü görmek için kazıdığı küçücük delikten güneşin daha yeni doğduğu görülebiliyordu. Klimasının çalıştığı hiç görülmemiş köyün tek minibüsü Ford’un arka koltukları bomboş olsa da muhtar ve imam en ön koltukta sıkışık vaziyette makamlarını kurumanın verdiği öz güvenle merhaba demişlerdi ona. Tam kaynamadığı için normal zamanlardan daha da sıcak olan o bir bardak çayı içmemiş olsaydı belki de hiç duyulmayacak kısıklıkta bir ses ile tek tek ve sadece unvanlarını zikrederek merhaba diye karşılık vermişti bu selamlamalara. Hareket edip yol aldıkça daha da soğuyan minibüsün en çok kullandığı bir ve ikinci vitesleri arasında git gel ile yol hâkimiyetini sağlayan şoförden bu sefer gelmişti merhaba. Ailesinden belki de ilk kez bu kadar uzağa gidiyor olmanın verdiği heyecan ve hüzün karışımı, acı bir duygu olarak sanki boğazında düğüm olmuştu. Soğuktan sabit duramayan dişlerinin arasından bir merhaba yanıtını çıkarabilmeyi zorlukla başarabilmişti şoför amca için.

Yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra işte ilçe görünmüştü. Uzun bir cadde, etrafından sağlı sollu dizilmiş dükkânlar… Yolun sağında, solunda ve ortasında ikişerli, üçerli guruplar halinde gidip gelen ve daha önce görmediği kadar büyük bir kalabalık. Kalabalığın içinde gözüne en çok da takım elbiseli ve kravatlı insanlar çarpıyordu. Bunların hepsi öğretmen mi diye soracaktı amcasına. Ama onlar da duyar diye soramadı. Yolda muhtarın da dediği üzere yapmaları gereken ilk iş vesikalık fotoğraf çektirmekti. İlçenin tek fotoğrafçısına girdiklerinde yüzüne kömür sobasının ısısı çarmış ve yol boyu üst üste gelmeyen dişleri uzun bir aradan sonra aynı hizada durabilmişlerdi. Parkanı çıkar ve saçlarını tara demişti fotoğrafçı. Biraz sonra da elinde bir kravat ile gelmiş ve boynuna bağlamıştı. Hayatında gördüğü bu en büyük aynanın karşısında kravatla görünce kendisini, boyunun uzadığını, göğsünün kabardığını hissetmişti. Ne kadar zaman sürdüğünü hatırlayamadığı bu hayalden fotoğraf makinesinden çıkan ses ve patlayan flaş ile uyandı.

Yarım saat sonra ellerinde siyah beyaz 6 adet vesikalık fotoğraf ile hükümet konağının kapısına vardılar.

Devam edecek inşallah.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum