1. YAZARLAR

  2. Ali Bilmez

  3. BİR ZAMANLAR, BU ZAMANLAR
Ali Bilmez

Ali Bilmez

Yazarın Tüm Yazıları >

BİR ZAMANLAR, BU ZAMANLAR

A+A-

 

Gözün gözü görmediği türden bir fırtına. Zemheri. Kalınlığı 2 metreye ulaşmış kırç bir kar.

Kilerde erzak, ısınmaya tezek, hayvanlara saman tükendi tükenecek.

Yakıtı için komşu kapıları günlerce aşındırılmış ve belki de son ışığını veriyordu emektar gaz lambası.

Misafir ağırlamayalı epey zaman olmuştu. Havanın güzel! Yolların ise açık olduğu zamanlarda olan elektriğin çalıştırdığı siyah-beyaz ve köydeki tek televizyonun sahibi.

Pilleri defalarca ısıtılmış ve çiğnenmiş radyodan bir hafta önce dinlenen son ajanstan neredeyse hiçbir şey anlaşılmamıştı. Hava durumu tahminlerini ise artık ve sadece köyün tüm hesap işlerini kafasından yapabilen, yazısız, kayıtsız “tarih” lakaplı adam yapıyordu.

Sabah sekiz ve akşama doğru üçte olmak üzer iki kez hayvanlarını yemlemek ve sulamaktan başkaca bir uğraşı olmayan köyün yaşlı ve gençleri sanki dünden sözleşmişcesine yine tek evde toplanmışlardı.

Gerçi yaşlılar daha karanlık çökmeden yola çıkardı. Gençler de ya naylonu yırtık pencerelerden yaşlıların gittikleri yolu gözler ya da ayak izlerinden tahmin ederdi o akşamın çay ve muhabbet konağını. Bazen de ışığı yanan tek ev olurdu o konak. Ayaz gecelerde köyün her tarafından görülen.

Sobadaki tezek alevi, bir metre kalınlığındaki taş duvardan odayı beş dakikada öyle bir ısıtırdı ki nefesi daralırdı yaşlıların. Konak sahibinin bir işaretiyle, yapıştırıcısı hamurdan, aralıkları gazetelerle kaplanmış odanın kapısı açılırdı evin ayakta bekleyen, çay dolduran genç kızı tarafından.

Çifter konulmuş minder kenarlarından karşı duvarlara tabakalarla yollanır ve ışık hızında ulaşırdı Muş’un ve Bitlis’in tütün kokusu. Sobanın altında kavrulur, çay tabaklarında yükselirdi külden tepeler. Duman kara bir bulut gibi çökerdi derin çizgili, kısık gözlerin hizasına.

Daha önce farklı konaklarda defalarca dillenmiş destan ve hikâyeleri, yine aynı heyecan ve merakla dinlemek için kapıya yakın ve yanaşık düzen oturmuştu gençler ve çocuklar. Anlatmaya gelmiş ve hazırdı aslında anlatacak olan. Ama yine de ısrar beklerdi meclisin en yaşlılarından. Torbanın altında birikmiş toz şekerden yapılan bir tas şerbetin gelmesiyle susturulurdu bebekler. Öksürükler kesilir ve ancak balla kesilebilecek olan o sözler başlardı.

Baba; “İşte böyle geçerdi çocukluğumuzun kışları” dedi küçük kızına. Sureti hayal, sıvası kardan olan bir adam yaparken üşümemiş, sobanın sıcaklığını hissetmemiş ve 220 volttan aşağı karanlık görmemiş küçük kız için bu anlatılanlar çok da zevkli olmamıştı aslında. Ama yine de merak etmişti o sözleri. Ne dinliyordunuz baba? Dedi. Ne anlatırdı o yaşlılar?

Gerçi merak ettiği daha birçok şey vardı. Bir eve habersiz misafir nasıl giderdi? Çocuklar saat kaçta, nerede ve nasıl yatardı? Annelerin de sobası var mıydı? Vb. Ama baba çoktan başlamıştı bile.

Evvel zaman içindeydi yine olan ve yaşamın türlü halleri hayal perdelerimizde canlanıyordu yedi boyutlu. Mem u Zin gibi sevmeyi, Tacdin ile Siti gibi buluşmayı dinlerdik Beko’ya inat. Bin bir türlü yalan söylemek ve hile çevirmek için bazen bir sebebinin dahi olması gerekmiyordu. Tıpkı sevmek gibiydi birilerinde ihanet tutkusu. Sevdiğini gördüğünde atmayı unutan kalpleri, dostu için ev yakan dostlukları öğrendik Mir’in korkusunda. En iyi bildiğin oyunları, bile bile kaybetmenin tek saniyelik bir bakışa dahi eş değer olmadığı söz ile çizildi hatıralarımıza. Ölümün bir son olmadığını, ölümden sonrada yaşamın varlığını yeşeren servi ağaçlarında gördük. Ve gülü koruyan diken gibi, ardıç ağacında sembolleşti kötülük. Ayrılığın son, kavuşmanın ise başlangıç olmadığını anlatıyordu yaşlılar bize dedi baba.

Aynı hikâyenin faklı kahramanları ve başrol oyuncusuyduk her birimiz. Ekranları çerçevesiz, süreleri belirsiz filmler yönetiyordu her birimiz. Odayı aydınlatan yıldızların ışığı ve ağırlığından hareketsiz yattığımız yünden yorganlar… Köpek ulumaları, rüzgârın ahenkli esintisi ve sabah namazı için sobanın üzerindeki suyun fokurtusu…

Bu son sözlerini söylerken bir ah çekmişti baba ve ancak o zaman fark etmişti kızının yattığını.

Milyonlarca kişi ile aynı şeyleri, aynı kişilerden, aynı mekân ve renklerle, aynı ses tonlarından, aynı sürelerde izlemenin aslında ne kadar da sıkıcı olduğunu nasıl anlatabilirdi küçük kızına. Ya da her istediğine istediği zamanda ulaşabilmenin aslında iyi bir şey olmadığını… Mahrumiyet ve mağduriyetlerin de kişilik gelişimin bir parçası olduğunu…

Belki de filmini yapmış, uygulamasını çıkarmışlardır. Yarın ola hayr ola. İnternette arar bulur, kızıma izletirim diye düşündü ve pijamasının cebindeki telefonunun alarmını son kez kontrol ederek uykuya daldı baba.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum