1. YAZARLAR

  2. Kemal BURKAY

  3. Bir protesto yaz
Kemal BURKAY

Kemal BURKAY

Kemal BURKAY
Yazarın Tüm Yazıları >

Bir protesto yaz

A+A-

Sevgili okurlar, epeydir yazmadım, canım yazmak istemedi. Oysa kamuoyunu meşgul eden konular az değildi. Son günlerde Öcalan yine sahnedeydi ve medyanın ağzına nice sakızlar verdi. HPG yine tehditler savurdu. Wikileaks uluslararası kirli çamaşırların bir bölümünü ortaya döktü, dünyanın efendileri hop oturup hop kalktılar. Son olarak da Türkiye’de öğrenci olayları ve gündeme gelen 68’liler tartışması… Ben de bir 68’li olmasam bile, ki onlardan kıdemliyim, o yılların canlı bir tanığıyım.

Bu konuların her biri üzerine yazmayı düşündüm, ama elim varmadı.

Her gün köşe yazısı yazanlardan değilim. İyi ki değilim. Her gün gönlünce yazı konusu bulmak, onu dil ve içerik olarak okuyucunun beğeneceği biçimde hazırlayıp sunmak kolay değil. Her gün yazmaya zorunlu biri kendini bir dolap beygiri gibi hissedebilir. Buna rağmen çok yazan biriyim. Yazmak benim için, zorunlu olmasa da bir tür yaşama biçimi. Bahçesiyle uğraşmayı seven bir bahçıvan gibi... Yazmadığım günler bahçemden uzak düşmüşüm, yediğim ekmeği hak etmemişim gibi gelir bana, sıkıntı ve yorgunluk duyarım.

Kuşkusuz, bir yazar için yazmak, aynı zamanda bir vicdan borcudur. Dünyanın her yerinde insanlara acı veren nice sorunlar vardır. Haksızlıklar, kötülükler, zulüm vardır. Onlara karşı sessiz kalabilir misiniz?

Yaptığımız iş bir bakıma karanlığa, karanlıkta gizlenen, perdelenen gerçeğe bir ışık tutmaktır. Mazlumlara, sömürülenlere, ezilenlere çıkış yolu göstermektir... Bu yüzden zalimlerin hışmına uğrarız.

Bu dünyada Hayyam türünden bir yazar olmak ender görülen bir şeydir. Yazdığı rubailer güllere, güzellere ve şaraba övgünün yanı sıra, hayat ve ölüm üzerine derin bir felsefeyi de içerirler; bu yüzden çarpıcı ve kalıcıdırlar. Yoksulların, acı çekenlerin, hakkı yenenlerin öyküsü ise yoktur onlarda. Ama Hayyam bile en azından iğnelerini softalara batırmış ve onların şimşeklerini çekmiştir.

Evet, kimse beni yazmak için zorlamadığı ve yaptığım işi sevdiğim, yazacağım şeyi seçmekte özgür olduğum halde, bazen dönüp dönüp aynı şeyleri söylediğimi düşünürüm. Acılar, haksızlıklar ve zulüm sürdükçe, yazmaya değer olaylar gündeme girdikçe, ki bunlar çoğu zaman benzerdirler, biz de ister istemez benzer şeyler söyleriz. Bu tür tekrarlar zamanla insana bıktırıcı gelir. Söz bir işe yaramadıkça, yaptığım iş bana havanda su dövmek gibi görünür. Zaman zaman bu duyguyu yaşarım. İnsanların, yalnızca bizzat hakkı yenen sıradan insanların değil, aydın, yazar, sanatçı geçinip de sokaktaki adama tepeden bakanların, olaylar karşısındaki şaşkın tutumuna bakar, bunalırım.

Nazım bu duyguyla bir şiirinde ezilenleri, uğrunda nice çilelere katlandığı dostlarını eleştirir, onlara sitem eder:

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm

senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Ama diyelim ki bu dostların, yani ezilenlerin, hakkı yenenlerin çoğu “derya içre balık” gibidirler; yıllar yılı nice yalan dolanla aldatılmış, bilinçleri karartılmış, nice zulümle gözleri korkutulmuş, sindirilmişlerdir. Ya o sıradan olmayanlar, kendilerini sıradışı sayanlar, kabına sığmayan siyaset adamları, yazar, çizer takımı?.. Onların gerçekleri görmesi ve dile getirmesi için ne yapmalı?

Bu sözde siyaset adamlarının ve aydınların bir bölümü zaten düzenin emrindedir, çarkın bir dişlisidir; ne yapsanız boş. Onların işi gerçeği gizlemektir; her türlü kanlı zulmü, her türlü acımasız oyunu...

Diğer bir bölümünün ise tutumu umut kırıcıdır. Bunlar Karamazof Kardeşler’den şu iyi yürekli Alyoşa rolü oynarlar, barışçı ve demokrattırlar. Ama sözü götürüp getirir, dolandırır, kediye kedi diyemezler bir türlü. Bizzat kendi hayatlarında yaşadıkları, gözlerinin önünde cereyan eden nice darbe, komplo, tuzak sanki gözlerini açmaya yetmemiştir. Egemen sınıfların yıllar yılıdır tekrarlanan oyununun farkında değil gibidirler. Karagöz perdesi önündeki saf bir çocuk gibi...

Böyleleri Türkler arasında da çok, Kürtler arasında da...

İşte bu nedenle, hayatı örgütlü çalışmanın yanı sıra, konuşmak ve yazmakla geçen, üstelik bunu baskılara, tehditlere aldırmadan, böyle şeylere metelik vermeden, dobra dobra yapan bir yazar ve siyaset adamı olarak, zaman zaman bazı konuları yazmak ya da o konularda konuşmak bana sıkıntı verir. Her şeyi protesto ederek köşeme çekilmeyi düşünürüm. Böyle zamanlarda toplumdan kaçıp bir mağaraya sığınan keşişlere, dervişlere özenirim... Onların yaptığı belki insanlara küsmekti, belki gerçeklerden kaçmaktı...

Elbet, aklımdan geçse bile bugüne kadar yapmadım bunu, bu yaştan sonra yapar mıyım, bilemem...

Belki de böylesi bir tepkiyle, son günlerde çeşitli gezete ve ajanslardan, tanıdığım gazeteci dostlardan gelen yorum önerilerine olumlu cevap vermedim.

Bunlardan biri Bay Öcalan’ın Osman Baydemir’le ilgili azarlama ve tehditlerine dairdi. Bir diğeri seçimde CHP-BDP işbirliği ihtimaline... Bir başkası HPG’nin, yani PKK’nın silahlı kanadının Orhan Miroğlu’na yönelik tehditi ile ilgiliydi. Söz konusu gazeteci dostlardan birine yazdığım 2 Aralık tarihli notta şöyle demiştim:

“Değerli dost, ne yazık ki bu kez söylediğin konuda yorum yapmak istemiyorum. Son birkaç günde Star, Bugün ve Sabah'tan da aradılar, onlara da aynı şeyi söyledim.
 
”Biliyorsun, ortaya çıktığı andan beri, yani 32 yıldır PKK ve Öcalan'la ilgili çok yazdım, çok konuştum. Bunlar son yıllarda Türkiye medyasına da yansıdı ve bunda senin gibi dostların özellikle payı oldu. Ayrıca, fili bir yana koyup, kulak ya da kuyruk üzerine yorum yapmak istemiyorum. Fil üzerine ise bugüne kadar yeterince yorum yaptım. Sitedeki arşivim de bu nitelikte yazılarla dolu. Olaylar ve kişiler değişse de konu özünde hep aynı. Bu nedenle söylediklerim bir bakıma tekrar oluyor. Ama ne yazık ki Kürt ve Türk aydınları, siyaset adamları, ezici çoğunlukla bu konudaki ezberlerini değiştirmiyorlar. Kimisi gerçekleri görmez, anlamaz gibi davranıyor (eğer gerçekten görüp anlamıyorlarsa acınacak bir durum), kimi de görüp anladığı halde gerçeği dile getirmekten ya korkuyor, ya da bu işine gelmiyor; yani gerçeği gizlemeyi tercih ediyor. (Bu sonuncusu daha da vahim bir durum). Kimisi için bu "devlet sırrı", yani kirli, gizli kapaklı dosyaların konusu... Ben ise havanda su döver gibi gerçekleri tekrarlamaktan bıktım.
 
”Hükümetin elinin altında devletin gizli arşivleri var ve PKK ile, Öcalan'la ilgili gerçekleri kamuoyuna açıklayabilir; bunu yapmalı.
 
“Türk derin devletinin, PKK ve Öcalan gibi bir araç kullanıp (elbet yalnızca o değil)  Kürdü ve Türküyle koca bir toplumla yıllardır böylesine oynayabilmesi doğrusu artık ağrıma gidiyor...
 
“Bu kez beni anlayışla karşılayacağını umarım.
 
“Selamlar ve en iyi dileklerimle...”

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.