1. YAZARLAR

  2. Muhammed ZAHİR

  3. BİR KIBLE SAHİBİ OLMAK
Muhammed ZAHİR

Muhammed ZAHİR

Yazarın Tüm Yazıları >

BİR KIBLE SAHİBİ OLMAK

A+A-

 

Şu hayatta, genelde her toplumun özelde de her insanın yöneldiği, hayatının merkezine koyduğu ve hayatını ona göre şekillendirdiği bir yönü, bir kıblesi vardır. Kıble, yalnızca fiziksel olarak bir yöne yönelmek değildir. Hayatla ilgili tasavvurun, amacın, gayenin ilanı ve uygulamaya konulmasıdır.

Kişinin öncelikle Rabbine sonra da kendisine ve herkese karşı ortaya koyduğu bir tavır, bir duruştur. Bir kişiliğin inşası, bir kimliktir. Kıble sahibi olmak demek, kişinin savaşta, siyasette, ticarette ve sosyal yaşamında hangi kimlik ve kişiliğe sahip olunduğunun bilinmesi demektir. Kıblesizlik ise kişinin belli bir kimlik ve kişiliğe sahip olmadığı, kimlik ve kişiliğinin ortamdan ortama değişiklik gösterdiği, esen rüzgâra, çıkar, duygu ve şehvetlere göre şekil aldığı, her an, her yerde ve her şeyi satabildiği bir yaşam şekli demektir.

Kıble, sözlükte yön, yönelinen cihet veya taraf anlamına gelir. Terim olarak; Müslümanların ya da diğer dinlere (İlahi) mensup insanların bedeni ibadetlerini yerine getirirken yöneldikleri yönü ifade eder. Kutsal olan bu yer veya yönler insanlar tarafından seçilmemiş, ilâhî bir işaretle belirlenmiştir. Nitekim Kâbe’nin yeri Hz. İbrâhim’e, Kudüs’teki mâbedin yeri de Hz. Dâvûd’a Allah tarafından gösterilmiştir (el-Hac 22/26).

İslâm’da olduğu gibi İslam’dan önceki dinlerde de inananların, özellikle bazı bedenî ibadetleri yerine getirirken belli bir istikamete doğru yönelmeleri yani belli bir merkezi kıble edinmeleri gerekli görülmüştür. Ancak bu yönelme en başta belirttiğimiz gibi yalnızca fiziksel bir yönelme değildir. Aksine kişi hangi merkeze yöneliyorsa hayatını da o merkezin öğretilerine göre tanzim ediyor ve edecek demektir. Asıl önemli olan da budur. Bu durum şekil ile özün daha açık bir ifade ile libas ile melbusun mesabesindedir. Libas (elbise), melbus (elbise giymiş) olan insan ile anlam bulur. Eğer insan olmazsa elbisenin bir anlamı da olmaz.

Tevhidin merkezi olan Kâbe’ye yönelmek bir şekil, bir libas ise Kâbe’nin sahibi olan Allah’ın öğretileriyle hayatı tanzim etmek ve şekillendirmek bir öz, bir melbus mesabesindedir ve asıl önemli olan da bu öz’dür. Nitekim bu hususla ilgili Yüce Allah Bakara suresi 177 Ayette şöyle buyuruyor: ‘‘لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَالسَّٓائِل۪ينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَح۪ينَ الْبَأْسِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ ‘‘Birr (İyilik), yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.’’

Evet, yukarıdaki ayetten şu husus çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır: Asıl olan kalbin yönelişidir, bedenin yönelişi değil. Bedenin yönelişi yalnızca şekil şartıdır. Asıl amacı unutup yalnızca şekle uymak, yüzü doğuya ya da batıya çevirmek insanı bir kimlik ve kişilik sahibi kılmadığı gibi hayra da ulaştırmaz. Şekil ve hareketler, kalpte duygu ve şuuru, hayatta da sağlam ve ilkeli davranışlar meydana getirmiyorsa bir değer taşımaz. Beden Kâbe’ye, kalp güç, çıkar ve şehvet putlarına dönük olursa bu durumda tevhidin sembolü olan Kâbe’ye dönülmüş olmaz. Yüzünü Kâbe’ye dönmüş olan münafık olunmuş olur. Çünkü münafıklık, şeklin başka özün başka olmasıdır. Bu durumda hayatı tanzim eden ona şekil ve anlam veren öğretiler nereden geliyorsa kıble orasıdır. İnsanı birr’e ve hayra ulaştıran ise imanla birlikte şeklin ve özün aynı olması, aynı yöne bakmasıdır. Şekil ve öz aynı yöne bakınca tasavvur, şuur, amel ve davranış birleşir ve kişi istikamet sahibi olur.

Yaşadığımız toplumda, beraberinde güvensizlik ve çürümüşlüğü getiren Kıblesizlik, başka bir ifade ile çok kıblelilik ne yazık ki had safhadadır. Çıkar putu ve arzular nereye bakıyorsa orası kıble ediniliyor. Şeklen tevhidin merkezi Kâbe’ye döndüğü halde, pratikte üç beş günlük siyasi ikbal için faşistlerin ya da sosyalistlerin önünde diz çöküp el etek öpenler var. Adalet deyip birilerinin evini yakıp yıkmayı, talan etmeyi ‘strateji’ kavramıyla giydirip masumlaştırmayı maharet sayanlar var… Söylemde İbrahim’i eylemde ise Yezidi olanlar var… Onurlu yaşamayı bir tarafa bırakıp parayı, malı-mülkü ve şehveti kıbleleştirenler var aramızda… Yalan söyleyerek, iftira ederek ve aldatarak birilerini ekarte etmeyi, olmadı zayıflatmayı başarı sayacak kadar zillete düşmüş şaşkınlar var… Mevki ve makam için soytarılığı meslek edinenler var… Sosyal medyayı ve ekranları kıbleleştirdiğimizin farkında bile değiliz. Gençlerimizin çoğu kıblesiz oluşunun veya çok kıbleli oluşunun farkında değil…

Çözüm; bir kıble sahibi olmaktan, dönülen kıblenin anlam ve önemini kavramaktan geçer. Tevhidin merkezi olan Kâbe’ye dönmekle toplumsal anlamda durduğumuz yeri ve tarafımızı ilan ettiğimizin bilincinde olmaktan ve de buna uygun tavır ve davranış sergilemekten geçer. Zulüm ve zorbalıklara karşı İbrahim’i bir cesarete sahip olmaktan geçer. Kıblemizin münafığı olmayıp, şekil ve manayı birleştirip istikamet sahibi olmaktan, yaradılış amacına uygun yaşamaktan geçer. Bitip tükenmek bilmeyen iyi ve kötünün kavgasında; zulmün, zorbalığın, yalanın, iftiranın, bencilliğin, hasedin, kinin, öfkenin, aldatmanın, şehvetperestliğin ve çaresizliğin karşısında imana, samimiyete, adalete, cesarete, gayrete, fedakârlığa, doğruluğa, dürüstlüğe, iyiliğe, kardeşliğe, takvaya ve umuda sarılmaktan geçer…

Wel Âkibetû Lil Mûttakîn

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum