1. HABERLER

  2. ARŞİVİMİZ

  3. Bir Güngören polisiyesi: Katil uşak
Bir Güngören polisiyesi: Katil uşak

Bir Güngören polisiyesi: Katil uşak

A+A-

Türk Ceza Kanunu’nun bilumum maddelerine rahatlıkla girecek laflar etmek geçiyor aklımdan.


Öyle Adalet Bakanı’nın iznine tabi filan da olmayacak suçları her an işleyebilme potansiyeline sahibim.


Başka nasıl anlatılır ki böyle bir ülkede yaşamak.


Bebeklerin hastane köşelerinde faili meçhul cinayetlere kurban gitmediği bir ülkede yaşamak istiyorum desem.


Kurtarır mıyım?


Ya da yazının başlığını, güzide basınımızın pek sevdiği klişeyle “bebek katilleri” koysam.


“Cuk” mu oturur, yoksa sert mi kaçar biraz?


O bebeklerden birinin küçücük cesedi ailesine, üzerinde bilmemne bebe yazan mukavva bebek bezi kutusunda teslim edildiğinde ben, sözün de Ceza Kanunu maddelerinin de bittiği yere demirliyorum.


Bu nedenle sormaya devam edelim diyorum. Hiç olmazsa bunu yapalım.


XXX


Öteki “bebek katilleri”ne geçelim mesela. Hani şu İstanbul Güngören’de, annesinin karnındaki bebeği öldürenlere.


İçişleri Bakanı’nın, kameraların karşısında kendinden emin ifadelerle yakalandıklarını duyurduğu, örgüt adı yerine de the best of klişe kontenjanından “eli kanlı bölücü terör örgütü üyeleri” dediği sekiz kişiye. PKK’nın en başından beri kesinlikle üstlenmediği saldırının PKK’lı sanıklarına.


Yakalananlar gerçekten bombalama olayının failleri mi? Var mısınız biraz dedektiflik yapmaya?


Ne de olsa polisiyeler, “bu yaz ne okusak güzelim” tadındaki kitap eki sorularının tercihe şayan cevaplarından. Hem hafif, hem ince olurlar. Böylece şezlonga uzanmış güneşlenirken, acil olarak bronzlaşmasını istediğiniz vücudunuza gölge de etmezler.


Gerçi öyle görünüyor ki, Güngören polisiyesi hem ağır, hem kalın, hem de daha başından “katil uşak” misali belirlenmiş bir “son”a sahip. Ama biz yine de dedektifliğimizi yapalım.


XXX


Önce şunu belirtmem lazım, birazdan okuyacağınız bilgiler, iddialar, şüpheler tamamen kişisel merakım neticesinde, masa başından tecrübeli polis-adliye muhabiri arkadaşlarımla yaptığım görüşmeler ve akılma takılan sorularla ortaya çıktı. Başlıyorum.


1- Gazetelere saldırının baş faili olarak yansıyan Hüseyin Türeli başta olmak üzere sekiz sanığın hiçbiri poliste ifade vermemiş, yani “susma hakkı”nı kullanmış. Öyle ki, konuştuğum polis muhabirlerinin büyük çoğunluğu, Hüseyin Türeli’nin ağzından gazetelerde çıkan “Önce patlatıp sonra seyrettim” kıvamındaki haberlere Emniyet yetkililerinin bile şaşırdığını anlattı.


2- Hiçbir gazete değer verip üstünde durmadı (Taraf hariç) ama sekiz sanık da mahkemece “örgüt üyeliği - yardım ve yataklık etmek”ten tutuklandı. Normalde “Tasarlayarak adam öldürme” türünden cezası çok daha ağır suçlardan tutuklanmaları gerekirdi. Yani yakalananların hiçbiri bomba koyma ve onunla direkt bağlantılı olaylarla suçlanmıyor.


3- Sanık avukatlarının aldığı bilgiye göre, yakalananlara sorgularında ne bomba konusunda ne de “Kandil’de eğitim” gibi konularda tek bir soru bile sorulmamış.


4- Patlamanın baş faili ilan edilen ve bomba eğitimi gördüğü Kandil’den Türkiye’ye geldiği iddia edilen Hüseyin Türeli’nin ailesi oğullarının sekiz yıldır İstanbul’da sigortalı bir işte çalıştığını, çıkan haberlerle ilgili gazetelere tekzip yollayacaklarını söylüyormuş.


5- Hüseyin Türeli’nin mobese kameralarınca, olaydan önceki günlerde patlamanın olduğu yerden muhtelif defalar geçerken tespit edildiği için gözaltına alındığı belirtiliyor. Ailesi ise zaten oraya yakın oturduklarını, ayrıca kardeşinin işyerinin de o bölgede olduğu için oğullarının gidip geldiğini anlatıyormuş.


6- Basında yer alan polis kaynaklı haberlerde, Hüseyin Türeli’nin, 24 Aralık 2007’de Mecidiyeköy’de metroya binmek için Akbil alırken üstüne atlayan bir polis tarafından yakalanan Bülent Öztürk’le birlikte Kuzey Irak’tan Türkiye’ye geldiği yer alıyor. Hatırlatalım, Bülent Öztürk’ün Silopi’den giriş yapmasından itibaren izlendiği açıklanmış, tam bombayı patlatacağı sırada yakalandığı belirtilerek, olay bir istihbarat başarısı olarak gösterilmişti. İnsan doğal olarak soruyor. Madem Hüseyin Türeli de onunla birlikte Türkiye’ye geldi, o neden izlenmedi acaba? Var mı ikna edici bir açıklaması olan? (Meraklısına not: “Mecidiyeköy bombacısı” adı takılan Öztürk’ü, içinde bomba olan sırt çantasını çakısıyla “etkisiz” hale getiren “bomba uzmanı”nın TV ekranlarına yansıyan görüntüsünden hatırlayınız. Bir de yeni öğrendiğim bilgi: Öztürk, tutuklandıktan bugüne kadar dava sürecinde hiç konuşmamış, olayla ilgili hiçbir şey anlatmamış.)


7- Bir gazetecinin basın toplantısı sırasında “Asıl bombacı yakalandı mı” sorusuna İçişleri Bakanı Atalay’ın cevabı: “Olaya karışan çok sayıda kişi var, büyük kısmı yakalandı...”


8- Fikrini sorduğum, bu soruşturmayı takip eden polis muhabirlerinin hemen hepsi aynı kanaatte: Bu yakalananlar bu işin asıl failleri değil, olsa olsa dış kapının mandalları...


XXX


İşte meraklısı için Güngören polisiyesindeki bazı tuhaflıklar. Gerçi basında artık pek meraklı kimse kalmadı galiba. ABD Büyükelçiliği saldırısı soruşturması ne oldu diye sorsam mesela. Var mı cevabı olan?


Soru sormak yerine, hazır açıklamaları kullanmak elbette hem daha kolay oluyor, hem de kimsenin “kanı yerde kalmadığı” için herkesi acayip rahatlatıyor.


Ama aslında tam tersine sürekli soru sormak gerekiyor. 17 canı alan gerçek katilleri bulabilmek için. Türkiye’nin karanlık tarihine bir sayfa daha eklenme ihtimali olduğu için.


Soru sormak lazım... Avaz avaz!

taraf

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.