1. YAZARLAR

  2. Etyen Mahçupyan

  3. Bir devlet mesleği
Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan

Akşam Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Bir devlet mesleği

A+A-

Devlet olmanın getirdiği en önemli avantaj vatandaşın ancak küçük ölçekte yapabildiklerinin tüm ülkeyi etkileyecek ölçekte yapılabilmesidir. Gerçi devlet teorisi üzerine uğraşanlar bu faaliyet alanlarından birinin de cinayet işlemek olduğunu muhtemelen hesaba katmamışlardı ama devletin şiddet tekeline sahip bir örgütlenme olduğunu da teslim etmişlerdi. Nitekim bu toprakların egemen devletleri de bu ‘avantajı’ fazlaca kullandılar ve bunun bir geçim kaynağı olarak vatandaşa sunulabileceğini de keşfettiler. Böylece devlet cinayetleri bu topraklarda bir imtiyaz alanı haline geldi. Birtakım kişilerin kendine has suç örgütlenmeleri formatında devletle bütünleşmelerini ifade eden söz konusu faaliyetler, zaman içinde kendi hiyerarşisini, geleneğini ve hatta ritüellerini oluşturdu. Birçok insan meslek olarak bu alanda ‘iş’ tuttu, zengin oldu, ailesine makbul bir isim bıraktı...

Cinayetin devlet eksenli bir meslek alanı olarak temayüz etmesinin geçmişi, aslında modernleşme maceramızla çakışır. Çünkü bu işlerde asgari bir disiplin, merkeziyetçilik ve denetleme şarttır. Aksi halde örgütlenmenin kalıcılığı sağlanamazken, suç etrafında bir rant piyasası oluşturma imkânı da boşa harcanmış olur.

Nitekim modernleşme bu alanda ‘rasyonel’ örgütlenmeleri mümkün kılarken, ideolojik açıdan müdahale edilmesi gereken sorunlar da üretmişti. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşanan millileşme hareketleri devletin ilk kez büyük organizasyonların cazibesine kapılmasına neden oldu ve ilk sınav 1915’te verildi... Hapishanelerden çıkarılan suçlulardan, ‘meslekten gelen’ katillerden de yararlanılarak oluşturulan Teşkilat-ı Mahsusa Ermenilerin tehcirine ‘nezaret’ ederek, kendisinden beklenen ‘işi’ yaptı. Ermeni kaynakları zaman aralığını 1923’e kadar genişleterek 1,5 milyon kişinin öldüğünü iddia etti, ama sadece o yıla indirgendiğinde de kabaca 1 milyon rakamı telaffuz edilmekteydi. Cumhuriyet rejimi bu iddiaya bir müddet sessiz kalsa da, tartışmayı görmezden gelmenin devletin milli çıkarları aleyhine olduğunu anlamıştı. Öte yandan ‘kimseyi öldürmedik’ türünden karşı çıkışların siviller vasıtasıyla yapılması teşvik edilse de, gerçeklikten bu kadar uzak bir beyanın devlete yakışmayacağı ve ciddiye alınmayacağı da belliydi. Dolayısıyla muteber bir Dışişleri mensubuna yazdırılan bir kitapla, ölü sayısının 400 bin olduğu itiraf edildi. Bu muhtemelen asgari rakamdı ama önemli olan devletin gayrı resmî bir biçimde de olsa, kendi örgütlediği suç şebekesinin ‘performansı’ hakkında toplumu aydınlatmasıydı.

Benzer bir olayı 1993 sonrasında Güneydoğu’da yaşadık... Birkaç yıl içinde binlerce köy, mezra ve ormanlık arazi yakılıp boşaltıldı. Çok sayıda insan zulüm yöntemleri uygulanarak yerinden edildi. Yapanlar bir suç örgütü değildi... Bu kez başrolde Jandarma vardı. Ama yaşananların bilançosu benzer bir siyasi tartışmaya neden oldu. Kürtlerin sözcüleri ve sivil toplum örgütleri 3 milyon kişinin zorla yerinden edildiğini öne sürmekteydi. Devlet yine bir süre buna kulaklarını tıkadıysa da, dış dünyanın da aynı rakamı kullanmaya başlaması karşısında bir adım atmak zorunda kaldı. Bu kez Hacettepe Üniversitesi aracı oldu ve bilimsel bir çalışma sonucunda gerçek mağdur adedinin 1 milyondan biraz fazla olduğu ortaya çıktı. Böylece devlet dolaylı bir biçimde iddialara yanıt verirken kendi yaptığını da itiraf etmiş oluyordu.

İki olay arasındaki farklılık birincisinde yarı formel ancak aşikâr bir biçimde görevli olan suç örgütlenmesinin, ikinci olayda durumdan yararlanan bir ‘girişimci şirketler ağı’ gibi çalışmasıydı. Siyasi ortam bölgede iktisadi ve siyasi nüfuzun el değiştirmesine imkân tanıdığı ölçüde, bu ‘girişimciler’ suç piyasasına dahil oldular. Bu arada hem PKK hem de Jandarma içindeki çeşitli odakların söz konusu imkânlardan yararlanmamaları da tabii ki düşünülemezdi...

Ancak mesele sadece para kazanmak şeklinde özetlenemezdi, çünkü istenen sonuçları yaratmak doğrudan cinayet işlemeyi de gerektirebilmekteydi. Böylece Teşkilat-ı Mahsusa’nın günümüzdeki karşılığı olduğu hissini veren bir örgütlenmeye gidildi. Bu öyle bir teşkilattı ki hem formel olarak devletin merkezi ile irtibatlıydı, hem de formel bürokratik hiyerarşi ile gerektiğinde yok sayılacak kadar gevşek bir bağ içindeydi. Hem devletin memurlarından oluşuyor, hem de devlet memuru olmayanları istihdam ediyordu. İnsan öldürmenin ‘işin’ kendisi haline dönüştüğü ‘departmanlara’, aynı zamanda piyasa payının büyütülmesi için uğraşan yönetim kadrolarına sahipti.

Adına kısaca JİTEM denen bu teşkilatın son yıllar içinde 17 bin kişi öldürdüğü bir süredir söylenmekteydi. Devlet yine önceleri sesini çıkarmadı. Sonra belki dolaylı bir bilginin sızmasına razı oldu. Nitekim eski JİTEM mensubu Abdülkadir Aygan, cinayetlerin yüzde 80’inin bu örgüt tarafından işlendiğini, sadece Diyarbakır için rakamın 700 olabileceğini söylüyor. Diğer şehirleri de eklediğimizde toplam siyasi faili meçhul rakamını muhtemelen 5000 civarına çekebiliriz. Bunun bir kısmı formel, bir kısmı enformel ilişki sistemleri içinde halledilmiş...

Sözün kısası gerçek rakamlar devlette var. Eninde sonunda öğreniyoruz... Bazen saygın bir diplomat veya üniversiteden, bazen de böyle daha içerden birinden...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.