1. HABERLER

  2. PORTRE

  3. Bir Babaya... Bir Şehide... Ğiyaseddin Uğur'a.../Hatice Kübra Baytap
Bir Babaya... Bir Şehide... Ğiyaseddin Uğur'a.../Hatice Kübra Baytap

Bir Babaya... Bir Şehide... Ğiyaseddin Uğur'a.../Hatice Kübra Baytap

A+A-


 

Yıllar geçse de geçtikçe zamanla büyür ömür gibi, yaş gibi, yeni doğan çocuk gibi hep büyür. Büyüdükçe ağırlaşır, ağır başlı insan gibi olgunlaşır sadece, yok olmaz. İnciler dökülür, harflerle süslenir, edebi çığırlar açılır, ebedi, yükseldikçe yücelir çıta, belki, ama o hep yerinde kalır, içinde, yalnızca benliğinde. Dağlara bildirmeden sergilerken tüm sezgileri, hasretin şavkı akar içimden, ben derdimi derdinle sevgiledim!

 

Sakındım, saklarken kendimden bile... buzulların erimesine göz yumdum. Buzullar eridikçe derinleşti, ovalar genişledi, nehirler taştı, kelimeler aştı, yuvadan göç etmedi, kanat çırpmaya hemhal sürekli delice veli.

Nutuklar dökülür, sökülür diller, şiirler yazılır, dizilir dizeler, aşkına dillenen Maşuk’un ardından perdeler kapanır, gün batımındaki gibi çekilir, her şey-her kes. Hepsi hepsi bir kadehlik teselli, birikmişliğin sarhoşluğu içirir kini. Ne olacak günün ertesi?!

Hep var ile yok-yok ile var arasındaki şu amansız yolculuklar yordu en çok bizi. Halbuki insanlardan nefret etmem, ben beşerden beslenmedim ki!

Saklambaçlı zahirelerde boylanmış, güneşe yabani kardelenler selvilenirken, ölümler avladım, hiç biri ben kadar cansız değildi ve kan kadar ucuz, ayrılık kadar uz...

 

Buz tutmamış umutların görkemli ışıkları ısıtınca içimizi kış, hiç bu denli sıcak olmamıştı, kan bu kadar beyaz...

Bahar gezintileri başlar yine düşümde, düş dediğim gerçek aslında, hayal değil. Yerinde duran yaşının üzerinden geçtiğim zamanın adıdır düş. Yaşlanmanın önüne geçemediğim gençliğinin baharını taşırım hücrelerimde. Yeşil vadilerinde dolaşırım adımsız. Kulaçsız yüzdüren nehirlere kapılmış gibi süzülürüm gözlerine. Gözlerim; camın ardındaki bakışlarına sevgilendi! Bakış; evladına şefkat ve merhamet sınırında değildi. Yüzleri-binleri barındıran ufuktan bir bahçeydi. Hiç bu kadar şeffaf, öylesine destansı bir yürek serilmemişti. Gözler; tahtını gösteren görüşünle közlendi!

 

Lime lime duvarlar; dimdik ayakta duran, içi delik deşik olan, sert beton yığıntılarını andıran, kırık, parça pörçük canları bünyesinde barındıran...

Karanlık vazolarda çiçek açması gibi açardı gül, mimiklerde. Bundan âla barınak?!.

Bizler günahkar, sizler anahtar!.. Veryansın bendimden feryadımın son hamlesi bu belki de. Devretme vakti?! Aynı kalemin konuşması sürekli yerinde saydırır değeri. Dar kalıptan çıkmanın zamanı gelmedi mi? Yeni taze kalemler devşirmeli. Günahkar demişken, şehitler hiç günah işlemez miydi? Daha dün gibi önünde gözlerimin, gözlerinin ağladığı annemin. Kendini bilmezlerin iftiraya uğrattığı yavrunun yüreğinde açtığı darp izleri... Refleks-î bir hareket ile karşı cinsle tokalaşmak ta neyin nesi? Günahlar yönüyle de insanlar bilinmeli. Bilmeli ki Peygamber devri bitti. Nebi'lere ihanetin yanısıra Allah'a şirk koşmak olurdu kusursuz göstermek. Hacer-ül esved gibi kutsamak adını...

Şahsının sağ-salim gelişini soluksuz bir şekilde cam kenarlarında kah balkonlarda merakla bekletip ve bu bekleyişin günün birinde sonu olmayan bir süreye sürükleyerek gözleri kapıya çivilemek...

Hiç bir garanti yüklemeden ardında enkazdan bir hâne bırakmak...

Sonraları acı ve kederin daha da derinleştirileceği bir yaşama maruz bırakmak... Bana göre bunların hepsi suç ve günah, bana göre! Sonra... sonra Cafer gelir aklıma... Cafer bin Ebu Talib namı diğer Cafer-i Tayyar. Bir bez uğruna sapı elinden düşürmeyip bir bir kollarının kopmasına rağmen sancağı dişlerinin arasında havalandırmaya devam etmesi... savunup yürüdükleri-yürüttükleri dava... güdülen bir dava... Dava! deyince parça ''bez'' olmaktan çıkar ''sap'' ağaç olmaktan... Direğe dönüşür imanın kaviliği, inancın diriliği, özgürlüğün simgesi, Peygamber davasını yürütmek elzemdi. İşte bunun için ölmeye değerdi, ölüm değil değerlerin en yücesi şehadete erildi.

 

Yarına ne bırakacam derdiyle dertlenmeyip, davanın yüceliğiyle sarılmış abideliğin bulutları dalaşır, ahtapot beynime. Sonra, neşter altında yatan bedenimin baygın başını okşayarak hayata geri gönderirken verdiği öğütler yankılanır zihnimde. ''Ben ölmedim'' edalarıyla defalarca buluştuk hülyalarda.''Halisilasyon'' diyen hekimleri çaresiz bırakan tedavilerin son umut yöntemi yollamaktı, gül kokulu kabrine. Duymaz, görmez, bilmez naaşın, üzerindeki toprağın başına koyduğum telefonun ucundaki tâ batıdan gelen ses kiminle konuşuyor neyle dertleşiyor du peki?! İyi ki yalnızdık delilikte. Kim görse ''aklını oynatmış bunlar'' deyip kapatırlardı bir hücreye heralde. Ama ne yapar eder sıyırırdı bizi bu düşüşten de.

Gül; pembe kokulu ruhlarda yeşerirdi ancak. Anladım ki soluş gül'de, can kokuda diri, kokuyu alınca can, canıyla canlandı.

 

Cam kırıkları gibi dağılmış duygularımızı onarırken aldırmadık kimselere. Acıtasyon kazanında pişirilmiş, sömürgeci ruhların sahte duygularından gelen timzah gözyaşlarıyla boğuşurken, ant içtik; soğan kadar bile ağlatmayacaktı bizi artık, hiç kimse!.

Bir yudum tebessümü çok gördüğü insanlar üşüşürken etrafımızda, ağlatma çabaları yer bulup yaş ırmağa dönüştüğümüz anda, yalnızlaştırılmanın ardında arkamızdan atılan kahkahalar çınladıkça kulağımda; soğan kadar ağlatamadılar bir daha. Ağlanmayacak ta.

Nihayetinde Gün-gör/müştük! Gün gör/enleri!.. Xerzan-Ğarzan'ın Mansur topraklarında, güzel soy/luların Yeşil ırmak/ında biten, fidanların yitik güvercinleri gibi savrulduğumuz dalda çırpındıkça güçlenen kanatlarla, kalınırdı ayakta. Ayaklanmadıkça mevsim öylesine kızıl, kan böylesine ak/lanamazdı! Dertler derdinizle sevgilendi, sevginiz umutlarla sergilendi!

 

İnsanlar ölür-öldürülür, bedel ödeyecek sağlar kalır karanlık dünyada kimi, aydınlık zindanlarda. Giden sınıf atlamış, biz bedel sanmışız. Fani mektebinde bakilik peşinde Firdevs eşiğinden dalmak için yarışıp durmuşuz, durduğumuz yerde kalmamışız. Fetret gelmiş vuslat gitmiş, vuslat gelmiş fetret bitmiş, fevkalade ayrılıklar zincirlemişiz. İçimizdeki fetretleri görmemişiz!!!

                                                              ******************

 

SEVGİLENMEK
 

Hasretin şavkı akar içimden.
Dağlara bildirmeden 
Sergilerken tüm sezgileri,
Ben derdimi derdinle sevgiledim.

Saklambaçlı zahirelerde boylanmış ,
Güneşe yabani kardelenler selvilenirken
Ölümler avladım.
Hiç biri ben kadar cansız değildi
Ve kan kadar ucuz 
Ayrılık kadar uz...
Kış hiç bu denli sıcak olmamıştı,
Kan bu kadar beyaz...

Yeşil vadilerinde dolaşırken adımsız ,
Kulaçsız yüzdüren nehirlere kapılmış gibi 
Süzülürüm gözlerine
Gözlerim;
Camın ardındaki bakışlarına sevgilendi,
Hiç bu kadar şeffaf 
Öylesine destansı bir yürek serilmemişti,
Gözler görüşünle közlendi.

Lime lime duvarlar,
Sert beton yığıntılarını andıran ...
Karanlık vazolarda çiçek açması gibi 
Gül açardı mimikler,
Gül; pembe kokulu olgun ruhlarda yeşerdi,
Soluş gül'de,
Can kokuda diri,
Can; canınla canlandı. 

Gün-gör/dük,
Gün-gör/enleri,
Mansur topraklarda
Güzel soyluların
Yeşil-ırmak/larında biten fidanların
Yitik güvercinleri,
Mevsim öylesine kızıl,
Kan böylesine ak/lanmamıştı.
Dertler derdinizle sevgilendi,
Sevginiz umudlarla sergilendi.

Etiketler :
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
7 Yorum