1. HABERLER

  2. MAKALELER

  3. Bir Ayet-i Kerime ve Günümüze Mesajları
Bir Ayet-i Kerime ve Günümüze Mesajları

Bir Ayet-i Kerime ve Günümüze Mesajları

Makale...

A+A-
 “İbrahim ne yahudi, ne de hristiyan idi. Fakat o, bir hanif, bir müslümandı. O, müşriklerden de değildi.”
 
Kur’an-ı Kerim’de ağırlıklı olarak geçmiş ümmetlerden, milletlerden, onları Allah’ın Hak dinine çağırmak; onları dalâlet bataklıklarından hidayetin nurlu ortamına çekmek üzere gönderilen peygamberlerden ve bu peygamberlerin inkârcılarla mücadelelerinden; hak yola çağırma yolunda karşılaştıkları zorluklardan, katlanmak zorunda kaldıkları işkencelerden bahsedilir ki biz Kur’an’ın ele aldığı bu konulara “kıssalar”, “Kur’an kıssaları” diyoruz.
 
Kur’an-ı Kerim’de bugünkü Türkçe ile “hikâye” dediğimiz geçmiş olayların anlatımında mutlaka bizim bilmediğimiz bir takım hikmetler olmalıdır ve vardır da. Ancak biz kendi aklımıza dayanarak kendimize göre bir takım hikmetler ve bunların Kur’an’da zikredilmesinden faydalar da çıkarabiliriz. Bunları dile getirmemize bir mani de yoktur. Çünkü Kur’an-ı Kerim bizim aklımıza hitabetmekte ve hemen her konuda –ğayb konuları hariç- akıl yürütmemizi, aklımızı kullanmamızı; dünya hayatımıza akılla yön vermemizi; Allah’ın bize bir kurtuluş reçetesi olarak gönderdiği Kur’an’ı anlamada bile aklımızı kullanmamızı öğütlemektedir.
 
O halde biz de, Kur’an’daki kıssların Kur’an’da neden yer aldığını; bunlarla nelerin hedeflenmekte olduğunu düşünmemiz bizden istendiğine göre, buyrun biraz düşünelim:
 
Şurası muhakkak ki Kur’an-ı Kerim bir tarih kitabı değildir. Tarihte de kalmış değildir. Bütün zamanların ve mekânların kitabıdır. Zamanlar eskise de her an tazelenen ve taze kalan Allah kelâmıdır. İnsanların ve cinlerin, dünya hayatlarında uygulanmak üzere kendisinden hükümler çıkarabilecekleri ve bu hükümlerle iki dünya mutluluğunu elde edebilecekleri bir kitabdır. Dolayısıyla Kur’an’daki oldukça geniş bir yer tutan kıssalar sırf bir tarihî bilgi olarak Kur’an’da yer almış olamazlar.
 
Gerçi Kur’an’da anlatılan kıssalarda anlatılanlar tarihen sabit olaylardır. Kur’an’ın bunları anlatmış olması onların tarihî gerçekliği için yeter delildir ve biz bunları başka kanallardan doğrulamak durumunda da değiliz. Tam tersine başka kaynaklarda aynı hadiselerin anlatılmış olması halinde onların doğruluğunu Kur’an ile kontrol etmek ve Kur’an ile bunların yanlışlarını düzeltmek zorundayız ki selef alimlerimiz buna son derece dikkat etmişler ve tarihî hadiselerin yahudiler ve hristiyanlar tarafından çarpıtılan veya tahrif edilen yönlerini Kur’an’da anlatılanlarla tashih etme yoluna gitmişlerdir
.
Ancak bizler için Kur’an kıssalarının bu tarihî misyonu ile yetinmek kolaya kaçmak ve Kur’an’ın çağlar üstü vasfını gözardı etmek olur. Öte yandan hemen bütün insan topluluklarında ve bütün dillerde anlatım ve eğitim üslubları, metodları içinde “kıssa ile anlatım”, “kıssalarla eğitim” üslubunu da görmezden gelmiş oluruz.
 
Özellikle soyut kavram ve olayların insanların zihinlerine yaklaştırılmasında kıssalara müracaat o kavram ve olayların insanlarca daha kolay kavranması ve belleklerde daha bir kalıcı olması neticesini doğurmaktadır.
 
Dolayısıyla Kur’an’da anlatılmış olan kıssalar neden bize tarihî hakikatları anlatmaları yanında günümüz insanının ihtiyaç duyacağı hükümleri içinde bulundurmasın ki? Nitekim insan birazcık düşünüp kafa yorunca Kur’an kıssalarındaki hakikatlar kendisine birer birer görünmeye, açılmaya başlıyacaktır.
 
Meselâ yazımızın başına aldığımız âyet-i kerimedeki Hz. İbrahim’in durumunu ele alalım: Kur’an-ı Kerim’de bu âyet-i kerimede ve daha birçok yerde (toplam 64 âyettte) Hz. İbrahim’den, onun peygamberliğinden, hak dine çağırmakla yükümlü kılındığı kavmi ile mücadelelerinden, inkârcıların ona ve inananlarına yaptıklarından bahsedilmekte; ezcümle peygamberler atası olan bu yüce peygamberin hayatından ibretli kesitler verilmektedir.
 
Burada elbette bize de bir takım mesajlar olmalıdır ve vardır.
 
Tarihte ve günümüzde bir çok din müntesibi Hz. İbrahim’e sahip çıkıp onu kendilerinden göstererek dinlerini Hz. İbrahim ile güçlendirme çabası içinde olmuştur. Bu din saliklerinin başında yahudiler ve hristiyanlar gelmektedir.
 
Gerek yahudi ve gerekse hristiyan kaynaklarda Hz. İbrahim ile ilgili bir takım bilgiler mevcuttur ve bunların bir kısmı da Hz. İbrahim’in bir peygamber olarak misyonu ile yer yer çelişmektedir. Ama şurası muhakkak ki her iki diyanet mensupları Hz. İbrahim’in kendilerinden olduğu iddiasıyla dinlerinin hak din olduğunu isbatlamaya çalışmaktadırlar. Her ne kadar Hz. İbrahim’in yüceltilmeye ihtiyacı yoksa da demek ki o, bir çok dinin ortak değeridir ve birçok dinde kendisine saygı gösterilen, yüceltilen, Allah’ın çok değerli bir peygamberi olarak kabul edilen bir şahsiyettir. Bu bizim için, biz müslümanlar için de geçerlidir. Biz de diğer din salikleri gibi kitabımız Kur’an’dan öğrendiğimize göre Hz. İbrahim’i “Ebu’l-Enbiya=Peygamberler atası” olarak kabul eder ve bir peygamber olarak ona gerekli saygıyı gösteririz. Ama yahudiler ve hristiyanlar gibi onu kendimize hasretmeyiz; onu Allah’ın gönderdiği diğer peygamberler gibi bir peygamber olarak görür Kur’an’ın talimatı üzere “Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbımız affına sığındık, dönüş ancak Sana’dır.” deriz (Bakara Suresi, âyet: 285).
 
Yahudilerin ve hristiyanların onu kendilerine, kendi dinlerine hasretmelerini de yukarıya mealini aldığımız âyet-i kerime ile tashih ve reddederiz.
 
Dolayısıyla Hz. İbrahim’in Allah’tan getirip insanlara tebliğ etmiş olduğu din, o zamandaki insanlar için olduğu kadar bizim de dinimizdir. Onun getirmiş olduğu dinin ilkeleri bizim için de birer kurtuluş reçetesidir ve o gün olduğu kadar bugün de geçerlidir. Gerek yahudiler, gerek hristiyanlar ve gerekse o zamanda birer hak din olan bu dinlerden ayrılıp gitmiş müşrikler Hz. İbrahim’in Allah’tan getirmiş olduğu mesajı tahrif ettikleri; kendi beşeri arzularına uydurmak üzere değiştirdikleri ve sonunda tamamen beşerî bir sistem haline getirdikleri içindir ki Allah Tealâ diğer peygamberleri; onlar içinde de özellikle Hz. Musa’yı, Hz. İsa’yı; bunların tebliğ ettikleri hak dininin de tahrif edilmesi üzerine Hz. Muhammed’i kulu ve elçisi olarak göndermiş ve bütün peygamberler silsilesince insanlara ulaştırılan Hak dini her seferinde insanlara yeniden yeniden ulaştırmıştır.
 
Burada yahudi, hristiyan ve diğer din saliklerine bir uyarı da söz konusudur: Tutalım ki Hz. İbrahim sizdendir; sizin atalarınızdandır ve siz de ona mensubiyet iddiasındasınız. Peki sizin yolunuz yol değilken, sizin dininiz din değilken, sizin inançlarınız ve bunlara dayalı yaşantınız Haktan uzak iken Hz. İbrahim’e mensubiyet veya onun sizden olduğu iddianızın size faydası nedir?
 
Geçmişle övünmek, atalarının yaptıklarıyla böbürlenmek; “Bizim atalarımız şöyle kahramandı, böyle çalışkandı, şöyle cömertti, böyle insanlıklıydı.” Diye başkalarına kendilerinde olmayanlarla üstünlük iddiasında olmak neye yarar. Asîl ve çalışkan bir soydan gelip de tembel tembel yatan, çevresine değil kendine bile faydası olmayan bir neslin geçmişiyle övünüp böbürlenmesi ona ne kazandırır? Hele ve hele bu geçmişiyle iftihar yahudi ve hristiyanlarda olduğu gibi bir yalan üzerine kuruluysa!
Aynı şey biz müslümanlar için de geçerlidir: Evet biz soylu bir geçmişin evlâtlarıyız. Atalarımız olan müslümanlar Allah’ın hidayetini bütün insanlara ulaştırma yolunda ellerinden gelenin fazlasını yapmışlar, bütün imkânlarını Allah’ın adının yeryüzünde en üstün olması için kullanmışlar, canlarıyla ve mallarıyla Allah yolunda cihad etmişler; böylece Allah’ın Hak mesajını dünyanın doğularına ve batılarına taşımışlar. Peki bu soylu atalarımızın nesli olarak biz üzerimize düşenleri ne kadar yapıyoruz? Bu, her müslümanın her akşam yatağına yattığında bir nefis muhasebesi olarak kendine sorması gereken sorudur.
 
Başka bir yönden Hz. İbrahim’in yukardaki âyette “yahudi ve hristiyan olmadığı” belirtildikten sonra ayrıca “müşriklerden olmadığı” da ifade edilmektedir ki bizce âyet-i kerimenin en can alıcı yeri burasıdır.
 
Hz. İbrahim, Kur’an-ı Kerim’den öğrendiğimize göre “müşrik bir topluluk” içinde doğmuş, büyümüş, yetişmiş, terbiye edilmiştir. Onun, Allah tarafından bir peygamber ailesinde, bir peygamber olmak üzere özel olarak seçilip Allah’ın gözetimi altında olduğu şeklinde bir varsayıma dayanmak yerine onun, Allah’a ortak koşan ve putlara tapan bir toplum içinde yaşadığı vakıasına dönmek ve bunu değerlendirmek durumundayız.
 
Allah’ın Rasulü Hz. Muhammed (sa)’in önemle vurguladığı üzere “Her doğan fıtrat üzere doğar.” (Bak: Buhari, Kader, 3; Müslim, Kader, 22, 25; Ebu Davud, Sünnet, 18; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, IV,24) Yani insan fıtratında iman ve Allah’a kulluk daima küfür, şirk ve inkâra galebe çalar. Selîm fıtrat, insanlar tarafından bozulmuş olmıyan fıtrat budur.
 
Bu fıtratın yanında eğitimin, terbiyenin, çevrenin insan üzerindeki inkâr edilemeyen etkisi öyle zannedildiği kadar büyük de değildir. Her türlü menfî terbiyeye rağmen kişinin fıtratında bulunan müsbet yönler bu terbiyenin yıkıcı etkilerini yok edebilir ve kişi her türlü olumsuz beyin yıkamaya rağmen yine de Hak yolda kalabilir. Nitekim Hz. İbrahim’in babası –veya amcası- ile putlara tapma konusundaki tartışmalarının Kur’an-ı Kerim’de özellikle zikredilmesi onun yakın çevresinin dahi putlara tapanlardan oluştuğunu bize göstermesi açısından önemlidir ve bizce zaten bu ayrıntılar Kur’an’da özellikle verilmiştir.
 
Yani insan, âkıl-bâliğ oluncaya kadar elbette yakın ve uzak çevresinden bir takım etkiler altında yetişir ve Hz. Peygamber (sa)’in, biraz önce işaret edilen hadis-i şerifindeki ifadesiyle, yakın çevresi olan “annesi babası tarafından yahudileştirilir, hristiyanlaştırılır ya da mecusileştirilir.” Ama âkıl-bâliğ olduktan sonra, temyiz yaşına ulaştıktan, bedenen ve aklen olgunlaştıktan sonra selim fıtratının gereği olan Hak dine, Allah’ın dinine dönmek imkânına sahiptir ve bu imkân kendisine verilmiştir. İşte bu imkân ile Hz. İbrahim o puta tapanlar; güneşi, ayı, yıldızları temsil eden ve kendi elleriyle yapmış oldukları putlara tapan yakın ve uzak çevresinin bütün telkinlerine, baskılarına rağmen doğru yolu bulmuş ve o kirli çevrede “Hanif yani Allah’ı tek ve yegâne Rab, ilâh, ma’bûd ve sahip olarak tanıyan bir mü’min, müslüman” olarak kalabilmiş “Asla müşriklerden olmamış”tır. Müşrikler arasında yaşamış, ama onlardan olmamıştır.
 
Bugün için de durum farklı değildir ve selim fıtratın farkında olan her mü’min, hangi pislikler içinde, hangi batıl din saliklerinin arasında, hangi ahlâksızlıkların hakim olduğu bir çevrede yaşarsa yaşasın o pisliklere bulaşmadan yaşama imkânına sahiptir ve yaşayabilir.
 
Hz. İbrahim’in “müşriklerden oluşan bir toplum” içinde yaşamış olması bize belki bunlardan daha önemli bir mesaj daha veriyor: Allah Tealâ insanları “mü’min, kâfir, münafık” olarak yaşamak üzere bu dünyaya göndermiştir ve Allah, bütün insanları kendisine iman ve kulluğa zorlayacak da değildir. Hz. Muhammed ne kadar bütün insanların mü’min olmalarına hırs derecesinde istekli olsa da bu gerçekleşmeyecek bir gayedir ve insanlar geçmişte, tarihte olduğu gibi mü’min, kâfir, münafık olarak yaşamaya devam edeceklerdir. Yani Kur’an-ı Kerim bütün insanları imana zorlamak üzere gelmiş bir kitab; Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu din de bütün insanları bu dine girmeye zorlamak üzere gelmiş bir din değildir. Binaenaleyh müslümanların içinde yaşadığı toplumlar homojen ve sadece mü’minlerden oluşan toplumlar da olmayacaktır. Başka bir ifadeyle müslüman kişi ne yaparsa yapsın, Hakkı hayatında ve toplumunda hakim kılmak için ne kadar çalışırsa çalışsın neticede ve her halü kârda kozmopolit bir toplum içinde yaşamak zorunda kalacaktır. Mü’minler içinde kâfirler, ehl-i kitab dediğimiz yahudi ve hristiyanlar ve münafıklar daima olmuş ve olacaktır. Mü’min bunlara ve bunların olumsuz etkilerine rağmen yine de mü’min olarak yaşamak imkânına sahip olacak ve öyle de yaşayacaktır. Bununla yükümlüdür de.
 
Zaten bir mü’minin yakın ve uzak çevresinin bütünüyle imanlı ve salih insanlardan oluşması bu dünya hayatının bir imtihan olduğu; insanın bu dünyaya imtihan için gönderildiği gerçeğiyle de örtüşmez. Her türlü kötülüğün, zulmün, en büyük zulüm olan şirkin içinde ve hattâ hakimiyetinde dahi kişinin iman edebilmesi, imanını yaşayabilmesi gerekir ki imtihan gerçekleşsin ve bu imtihanda başarılı olanlar iki dünya mutluluğuna kavuşmanın hazzına nail olsunlar.
 
İşte bu, günümüz insanının “Birlikte yaşama”, “farklılıkları ortadan kaldırmadan ve onları bir zenginlik sayarak yaşama” dediği bir nevi hoşgörü ortamıdır ki bu âyet-i kerime o hoşgörü ortamına; bütün dinlerin bir arada ve birbirlerini inkâr etmeden yaşama imkânı bulduğu bir toplum hayatına işaret etmektedir.
 
Dünya Hz. İbrahim zamanında da bir imtihan dünyasıydı, bugün de, yarın da. İşte bu gerçek hiç değişmeyecek ve Kur’an-ı Kerim işte bu âyet-i kerimesiyle bu gerçeğe vurgu yapmaktadır.
 
Yine de her türlü tevfik ve başarı Allah’tandır ve en doğruyu ancak Allah bilir.
 
 
                                                                                      Prof. Dr. Bedreddin ÇETİNER
                                                                              Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.