1. YAZARLAR

  2. Meryem GÖÇER

  3. "BİLİMSEL BİLGİNİN SOSYOLOJİSİ" ÜZERİNE DEĞERLENDİRME
Meryem GÖÇER

Meryem GÖÇER

Yazarın Tüm Yazıları >

"BİLİMSEL BİLGİNİN SOSYOLOJİSİ" ÜZERİNE DEĞERLENDİRME

A+A-

 

Barry Barnes, "Bilimsel Bilginin Sosyolojisi" kitabında sosyal bilimlere önemli katkı sağladığına inandığı Thomas Samuel Khun'un çalışmalarını ele almıştır. Bu çalışmaların son dönemlerde nasıl ilerlediğinin ve ileriki süreçlerde nasıl daha verimli olabileceğinin sağlanmasına yönelik analizler yapmıştır. "Bilimsel Bilginin Sosyolojisi", Khun'un bu konulardaki fikirlerinin değerlendirmesidir; biyografi ya da tanımlama değildir. Yazar, amacının Khun'un görüşlerini ıslah etmek olmadığını özellikle belirtmektedir. Kitap farklı bölümlere ayrılmıştır ve konular birbirleriyle bağlantılıdırlar. Dikkat çeken bir husus ise Khun'un bir sosyolog değil de fizikçi ve bilim tarihçisi olmasıdır. 
 
ARAŞTIRMA GELENEKLERİ            

Yazara göre; Khun, tarihi problemlerle uğraştığında metot ve varsayımlar oluşmuştur halbuki amacı bilimsel araştırmanın nasıl olması gerektiği ile ilgiliydi. Barnes, ilk olarak Khun'un tarihsel metodunu analiz etmek için "termodinamik" üzerine yazdığı ilk makaleyi inceliyor. Barnes'a göre Khun başka çalışmalarında da söz konusu metodolojiyi kullanmış ve bu teknikler sosyolojik olarak önemlidir. Termodinamik ile ilgili Sadi Carnot (1824)'ın yaptığı çalışma öncüdür ve büyük öneme sahiptir.     Carnot, makinanın çalışırken ısısını koruduğunu savunmuş olsa da modern termodinamikte bu ısı kaybedilmektedir yani bir kaynaktan enerji alınmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Dolayısıyla makina çevriminde korunanın ısı değil entropi olduğu görüşü mevcuttur. Carnot, ısıyı " maddi töz" olarak ele almış ve düşüncelerini " enerjinin korunumu ilkesi"nin kabul edilmesinden önce belirttiği için aslında bu fikir modern termodinamiğin yapısına sahiptir. Çalışması hatalı olsa dahi söz konusu çalışmada "ısı"yerine "entropi' gelince modern yoruma sahip olmaktadır. Carnot, maddenin yokluğunu imkansız gördüğünden zorunlu olarak ısının korunduğunu savunmuştu. Carnot' un "calorique(ısı)" kavramını yazarken aslında entropi'yi kast ettiğine dair bir yorum sunulmuştur. Daha farklı bir ifadeyle Carnot'un ısıyı maddi töz olarak değil enerji olarak kullandığına yönelik bir fikir vardır. Barnes, "Termodinamiğin Üzerine" yazdığı ilk makalede Khun'un bu tür bir olasılığı ele aldığını ifade etmektedir. Khun, calorique  ile entropy kavramlarının katiyen eş anlamlı olamayacağını ve calorique'nin ısı olduğunu belirtmiştir. Ancak bu analiz yapılırken asıl dikkat çeken sonuçtan ziyade Khun'un kullandığı metotlardır.      

Khun'un metotlarını şu şekilde sıralamak mümkündür;  

• Çalışmada araştırmacının belirttiklerinin tutarlı olduğu varsayılır. Bir örnekte kullanılan kelimenin yönü sonraki örneklerde söz konusu kelimenin kullanım  yönünün aynısıdır.  

• Yazarın sahip olduğu ifade tarzı, içinde bulunduğu kültüre aittir. Terimlerin anlamları içinde bulundukları zaman ve bağlam açısından değerlendirilmelidirler.

• Belirli kavramların niçin kullanıldıkları ve inançların neden savunuldukları metinden anlaşılmaya çalışılıyorsa açıklayıcı faktörlerin tümü daha önceden mevcut olmalıdır.      

Khun, metni analiz ederken Carnot'un calorique ve chaleur kavramlarını eş anlamlı olarak kullandığını bulur. Fakat calorique "ısı" olarak kullanılmalıdır; "entropy" yani enerji olarak kullanılırsa işin esrarlı bir hal alacağını belirtir.        

Khun, geçmişi mümkün olduğunca zamanın kendi terimleriyle incelemeyi seçer. Tarihsel değişimi "ilerleme" ve mevcut durumda sürdürülen bir hareket olarak kabul eder. Bu analiz tarihi metot için uygun olmasa dahi sosyolojik açıdan güzel bir değerlendirme olarak görülmektedir. Khun, "Termodinamik tarihinde Carnot tarafindan atılan adım kadar uzağa götüren tek bir adım gösterilemez" demiş ve Carnot'un çalışmasını orijinal bulduğu halde araştırma geleneği içinde basamak şeklinde değerlendirmiştir. Carnot, kendi zamanında mevcut olmayan terimler kullanmış ve bu terimler mesleği  olan enerji mühendisliği literatüründen fazlasını kapsıyordu. Khun'un ilgisini çeken ve vurgu yaptığı husus budur.      

Khun'un "Kopernik Devrimi" kitabında dünya merkezli Batlamyus kozmolojisinin yerini alan Kopernik sisteminin önemini belirtmek için Avrupa'nın sahip olduğu kültürü bilimsel ve entelektüel yönüyle ele alır. Khun, kitabında Kopernik'i ortaya attığı yeni teoriye rağmen Batlamyus'un geleneğinin son düşünürü olarak tanıtır. Barnes'a göre tarihçiler, sosyologlar gibi düşünüp yorumlamazlar. Khun tarihçilerden farklı olarak gelenek ve benimsenen kültürü açıklayıcı değişkenler olarak almaz; onların kavrayışa-araştırılmaya muhtaç olduklarını gözlemler. Khun,  birey bilim adamlarının başarılarını incelediği tarihsel çalışmalarında kültürel bağlamlarla başarıların ilişkisini kurar.      

Khun'un "Bilimsel Devrimlerin Yapısı" çalışmasında bilimsel bilginin gelişimi ve araştırmalarına yönelik yorumları yer almaktadır. Bu çalışmada "bilimsel inceleme" bireyin aklı, algısı, deneyimlerinin bir tanımı olmaktan çıkarılarak bir araştırma topluluğunun benimsediği kültür ve çevreyle olan etkileşim olarak belirtilir. Khun, olağan bilimi köklü, yenilik getirici bir unsur olarak görmez. Kimi zaman köklü yenilikler bilimin olağan araştırmasını kesintiye uğratır. Kavramsal ve prosedürel yönelişler doğduğunda "devrimler" gerçekleşir. Bu eser bilim mitleri ve idealizasyonlarıyla karşıt olduğu için çok fazla eleştiri ve tartışma ya sebep olmuştur Bilimsel bilgiyi sosyal açıdan belirttiği ve bu bilginin konumunun spesifik insan topluluğunun olası yargılarına bağladığından felsefi argümanlar dizisini kökünden çökertmiştir.  
 
        EĞİTİM 
 
     2.1. Pedagoloji        

Kuhn, Bilimsel eğitimle daha önce yapılan standart yorumları reddetmiş ve temellerinin emprik olmadıklarını açıklamıştır. Öne sürülen bu yorumlar bilimsel eğitimin deneysel olarak doğru ve muhakemesinin sona götürücü olduğunu,  açıklık sağladığını iddia etmişlerdi ayrıca eleştirel tutumları barındırdığını savunmuşlardı. Kuhn, bilimsel eğitimi; otoriter ve dogmatik bulur. Ders kitaplarındaki deneyler, bilimsel bilginin güvenirliğinin göstergesi olarak yeterli gelmemektedir; öğretmenin otoritesi ile desteklendiği kurumsal aygıt büyük role sahiptir. Belli bir alanla alakalı bulgular, terminoloji metotları ve algılama biçimleri ders kitapları aracılığıyla aktarılmaktadır. Öyleyse bir bilimsel araştırmadan önceki  yaygın eğitimin en önemli niteliği ders kitaplarına dayalı çerçeveye sahip olmasıdır. Eğitimin amacı mevcut bilgi ile prosedürün aktarılması üzerinedir. Bilimsel eğitimde öğrenciler araştırmayı uygulama yoluyla öğrenmezler ve problematik olan ödevler verilmez. Araştırma gerçekleştirilirken karşılaşılabilecek zorluklara karşı gerekli tekniklerin bir araya getirilmesi ve ilerlemesine yönelik yol gösterilmez.      

Eğitim, öğrencileri belirli bir kültür bağlamında ihtiyaç duydukları araçlarla donatarak kültüre dayalı bir yaratıcılık ve titizliğe sahip olmalarını sağlar. Bu tarz bir yorumdan çıkarılabilecek sonuçlardan biri muhakkak ki eğitimde bireyselliğin öneminin sisteme nispeten daha fazla olduğudur. Dolayısıyla yaratıcılığının, mantıki titizliğinin ve yeteneklerinin gelişmesi öğrencinin arzuyla çalışmasına dayalı olduğu görülmektedir.      

Khun'un üzerinde durduğu paradigma ifadesi ise şu şekilde verilmiştir: "Bir ders kitabında sunulduğu şekliyle paradigma var olan bilimsel bir başarı, geçerli bir prosedür modeli olarak bir bilimsel alanda üniversal kabul elde eden spesifik bir problem çözümüdür." Khun, bilimsel bilgiyi bir paradigmalar repertuarı olarak tanımlar.      

Ders kitabı eğitimi sadece bir geleneğe dair unsurlara yoğunlaşırken diğer bütün geleneklerden uzaklaşır. Mevcut bilimsel ortam ile dünyaya bakış açısı belli bir problem modelinde oluşan bağlılık olarak ifade edilmeye çalışılır. Barnes, Khun'un komünal yargıya dayalı bulguların geleneksel yapıda olmasıyla değerlendirme yapıldığında söz konusu bulguların kollektif bir bulmaca çözümü olarak kabul edilmesi ve böylece otoriteryen eğitim ve  araştırma için hazırlık olmasına etki etmesi yorumunu doğru bir tespit olarak değerlendirir. Ancak Khun'un ileri derecede etkin sosyalizasyon yöntemleriyle yeniliğin teşvik edilebileceğini söylemesi ve yaratıcılığı uyumluluk türü saymasını oldukça şaşırtıcı bir öneri olarak görür. 
 
 2.2. Benzerlik İlişkileri  
Yazar, çoğu bilgi teorisini "Manişeist bir kosmos içinde kaybolmuş bir ahlak dramı" olarak betimler. Aydınlığın kaynağının deney, aktörünün akıl olduğunu; karanlığın kaynağının kültür aktörünün de otorite olduğunu söyler. Yine de deneyselciliğin ya da deneyin insanı aldatabileceği gibi bir tutarsızlığın olduğu görülür.      

Barnes, Khun'un çalışmalarının kültürle deney, otoriteyle akıl arasında bir çatışmayı barındırmağı için Manişeist olmadığını belirtir. Bizlerin kendi kavram ve teorilerimizi doğadaki süreç ve nesneleri, onların farklılıkları ile benzerliklerini düzenlemek, gruplandırmak ve modele sokmak için kullandığımızı ifade eder.      

Onaylanan otoritenin amacı algıya kılavuzluk etmek ve biçimlendirmektir. Doğanın algıya kılavuzluk edebilmesinin sebebi idrak edilebilmesindeki yeterliliğindendir. Konuyla alakalı örnek bir çocuğun ebeveyninin yardımı olmaksızın kültürel bilgi kazanamayacağı ancak  gözlerini kapayarak da bir şey öğrenemeyeceğidir. Yani kurallar ve tanımlarla öğrenme ile görerek öğrenme farklıdırlar ve aralarında tercih yapmak mümkündür ancak her ikisi de çoğunlukla birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar.  Bilginin geleneksel bir karaktere sahip olması gerektiği ve sebepleri böylece açıklanır.  
 
     2.3 Sonculuk (Finitism)  
Terimi belirlemeye etki eden şeylerden ikisi görme ki deneyseldir ve karşılaştırmadır. Özdeşlik hiçbir fiziki nesne ve olay için geçerli değildir. Ördek ve kazların ayırt edilmesinde karşılaştırma yönteminin kullanılması örnek olarak verilir. Benzerlik ve farklılıkların karşılaştırılması yeni bir örneği tanımlamanın yoludur.      Benzerliğin farklılığa kıyasla daha fazla olması yönünde doğal ve üniversal bir ölçü belirlemek imkansızdır. Birey yeni tanım için yeterli olmasa da geçmişten emsaller alır. Bir topluluğunun benimsediği kullanım tamamen pratikteki uzlaşmanın bir sonucudur. Yeni bir rutin ya da gelenek aslında uzlaşma sağlanan görüşmelerdir. Toplum kavramların anlamını değiştirme ya da sabitleme konusunda hükmeder. Geçmiş kullanımların anlamları değiştirilebilir ya da yanlış kullanımlar düzeltilebilirler. Günümüzde özel yetisi olan insanlara yönelik kullanılan " özürlü" ifadesinin yanlış görülmesi üzerine yerine "engelli" kavramının kullanılması örnek olarak verilebilir. TDK'da özürlü " bozukluğu-eksikliği, kusuru- sakatlığı olan, defolu" anlamındadır. Bu tür ifadelerin nesnelere yönelik kullanımının doğru ancak insanlar için hatalı olduğu toplumsal olarak neredeyse kabul görmüştür. "Engelli" nitelemesinin yanlışlığına yönelik bir iddiada bulunmak iyi bir adım olabileceği gibi alternatif kavram üretmenin zorluğu dolayısıyla mevcut kullanım üzerine değerlendirmeyi askıya almak mantıklı olacaktır. Dolayısıyla kavram uygulamasına dair karar bireyseldir ancak nihai karar toplumsal uzlaşmanın sağlanması ile olur. Barnes, terimlerin kullanımıyla ilgili nesneler, dilin ve geçmişteki kullanımın doğasında tanımlama yapılmasına dair bir kural olmadığını söylemektedir.      

Bilginin uylaşımsal olması bize bağlı olduğu anlamına gelir. Geleneksel olarak nitelenen şey, kararlarımız ve yargılarımız tarafından şekillenir ancak nasıl düşünmemiz ya da hareket 
etmemiz gerektiğini belirleyen bir uylaşımlar sistemi değildir. Nihayetinde karar ve yargılarımız geleneksel çatıyı destekler ve geliştirir.      

Spot yargılar silsilesini barındıran süreçlerde uygun kullanımın geliştirilmesi finitismin temel tezidir. Fintisme göre ilerdeki kullanımları belirleyen şey kavramlara doğalarıyla anlam ve özellikleri yüklemek değildir. Önermelerin doğasında doğruluk ve yanlışlık da yoktur.      

Finitismin zıttı "kaplam semantik"tır. Kaplam semantikte uzaysal-zamansal bir evren içinde tüm dogru ve yanlış kullanımlar mevcuttur. "Terimin kaplamı" ise doğru şeyler takımına denir. Terim, kaplamın içinde ya da dışında yer alır ayrıca kaplamdan söz etmek ilerideki kullanımın belirlenmesidir. Birey; iki alternatiften uygun olanını gözlem ve akıl aracılığıyla fark eder, kendi karar vermez, gereken kullanımı uygular. Finitism, sosyolojik olarak tüm örnek ve uygulamalarıyla kavram kullanımının kabulü ya da reddinin bulunması ihtimallerini inceler.      

Finitism'de tercüme probleminin net çözümü olmadığı kabul edilir. Yani farklı bilgi ve kültür kalıplarının karşılaştırılmalı değerlendirmesine yönelik tutum katıdır. Tercüme yapılırken sözlük anlamları ile bu anlamın dışındaki çağrışımlar ya da mütekabiliyetler, kavramların çerçevesi ile içeriği yahut referans ve manaları arasında aranır. Finitism, benzerlik ilişkisi farklılaştığında bir kullanım noktasındaki Terim'in manası ile sonraki kullanım noktasındaki manalarının eşitlenmesi yönünde meydana gelebilecek zorlukları da göstermektedir. Sadece iki dilin kavramlarını eşlemenin klasik metotlarını incelemez. Burada asıl önemli olan Khun'un çalışmasının özellikle öğrenilmiş benzerlik ilişkisiyle alakalı tartışmasının finitist bir konumu desteklemesidir ve böylece bizler bilimsel bilgiyi nasıl anlamamız gerektiği üzerine düşünürüz. Aksine Khun'un finitist olup olmaması belirgin değildir ve daha arka planda durmalıdır.  

2.4. Fiziksel Teoride Finitism  
Aristotelesçi kullanıma göre ünlü yarışlarında kaplumbağa hızının tavşanın hızından daha büyük olduğunu söylemek doğru bir yaklaşımdır, aynı şekilde bizler kaplumbağanın ortalama hızının daha büyük olduğunu söylerdik. Aristo anlık hız ile ortalama hızı benzermiş gibi almış olsa da ikisi birbirinden farklıdır. Gerçekte tavşanın anlık hızı daha fazladır.  Her ne kadar Barnes, Khun'un analizlerinin hangi çerçevede geçerli olduğunun belirgin olmadığını belirtmiş ise de bu konuda sosyal bilimlerle alakalı bir örnek vermek konuyla çelişmeyecektir. Piyasadaki ücret artışının işgücü tarafından doğru anlaşılmamasının sebebi ekonomi biliminin yeterince bilinmiyor olması ile enflasyon olgusunun gözden kaçırılmasıdır. Ücretler "nominal" olarak artsa dahi gerçekleşen enflasyon ücretlerin "reel" olarak aynı kalması sonucunu verir. İki durum arasındaki farkın net anlaşılabilmesi ebetteki kullanılan reel ücret-nominal ücret kavramlarının anlamlarını bilmekle yakın ilişkilidir.      

Hız kavramındaki ilk ayrışmayı Ortaçağda Galileo yapmıştır. Tavşanın kaplumbağaya göre hem daha hızlı hem daha yavaş olması açıkça tutarsızlıktır ve etkili iletişim için hem karmaşık hem de zararlıdır. Nihayetinde Aristoteles'in hız kavramı çelişkili değil, yanlıştır. Anlık ve ortalama hız birbirlerinden ayrıştırılıp deneyler yapıldığında ya da örnekler karşılaştırıldığında konunun finistimle olan ilişkisi ortaya çıkacaktır. Finistm, bilgi ve bilişi adamakıllı bir sosyolojiyle ele almayı amaçlar.  
 
ARAŞTIRMA  
 
   3.1. Keşif  
 Keşif ve icadı birbirinden ayrıştırmak gerekmektedir. İcadın inşa edilmesi lazım iken keşif kavramı önceden oluşturulan bir olayı ifade eder. Keşif; gözle görülebilen, ifşa edilen, ve ilk defa üzerindeki örtü kaldırılan şeydir. Keşif olay iken icat bir süreçtir. Bir şeyin 
keşfedilebilmesi için gerçek olması gerekir. Dolayısıyla keşif kavramı bilimsel bilgiyi doğaya bağlama projesinin bir unsurudur.    

   " Bilimsel Keşfin Tarihsel Yapısı" nda Khun yukarıda ifade edilen keşif kavramını somut örneklerin analizini yaparak eleştirir. Khun, deneyle keşfedilen oksijen gazını örnek olarak verir. 1730 ve 1770'te Hales ile Bayen'in buldukları gazı bir kapta topladıklarını ancak bu eylemlerin keşif olarak kabul edilmediğini çünkü buldukları gazı maddenin yeni bir türü olarak teşhis edemediklerini belirtir. Khun, "Tasarruf altındaki şeyi bilmek için düşünüş şeklinin değiştirilmesi zaruridir" der. Daha sonra 1775'te Priestly, uzayan bilişsel bir yeniden yönelme sürecinden sonra havayı hazırladığını düşündü ve buna "filogistonsuz hava" dedi. Lavoisler'de 1776'da bir anlam değişikliği yaparak buna "oksijen gazı(asit oluşturucu)" diyerek kavramı günümüzdeki kullanım şekliyle belirledi.      

Khun'un bu konuda verdiği başka örnekler de vardır. Ancak ifade edilenlerden çıkarılacak sonucu belirtmek bu konudaki aktarımı yeterli kılacaktır. Bizler doğanın mesajlarına anlam veririz, mevcut kavram ve inançlarımızın değiştirilme ve genişletilmelerinin boyutunu ayrıca bu unsurların nasıl uygun hale getirileceklerini belirleriz. Dolayısıyla bilişsel yeniden yönelim süreçleri keşfetmenin kapsamında olur. Temelsiz spekülasyonlar ile doğrulanmamış ya da kontrolden geçirilmemiş gözlemler "keşif" değildirler. Keşif terimi yetersiz bir bilgi teorisini ima eder. Geçerli kılınması terimin kullanımı için bir koşuldur.  
 
      3.2. Olağan Bilim  

Khun'un araştırmayla ilgili yorumunda odaklandığı şey mevcut problemin çözümü ve paradigma çözümüyle uğraşan bilim adamları grubudur. Dolayısıyla O'nun hareket noktası olağan paradigma tabanlı bilimsel araştırmadır.        

Khun'a göre bilim adamları belli bir paradigma üzerinde uzlaştıklarında aynı şekilde gelecekteki çalışmalar için bir temel oluşturmuş olurlar. Paradigma bilim adamlarının yaptığı şeyi belirlemez sadece kaynaktır. Bilinenle bilinmeyen arasında, bilinmeyeni anlamak ve açıklamak için bilim adamı fiilen bir analoji inşa etmelidir. Araştırmanın nasıl yapılacağını belirleyen de paradigma değildir, bilim adamı araştırma yaptığında  ihtiyaç duyacağı esnada paradigmaya başvurur. Paradigma ileri düzeyde bir araştırmada eklemleme ve uzmanlaşma için emsaller sağlar. Bilinmeyen rutin bir problem bilim adamı tarafından bilinen bir örneğe dönüştürülmek zorundadır. Geometride alanı verilmiş bir üçgenden yola çıkılarak paralelkenara ait alan hesaplaması için formül oluşturmak örnek olarak verilebilir.      

Khun, Olağan bilimi "bulmaca çözümü"  olarak tanımlar ve bulmaca, satranç problemleri ve benzerleriyle analoji kurup bu temaları birleştirmeyi titizlikle sağlar. Satranç probleminde mevcut yaratıcılığın ikisine de ihtiyaç duyulur. Çözümü bulmak için yaratıcılık ve bilgiyle pratik yapılarak aşina olunması gereklidir. Çözülmüş problemlerin konuları usta problem çözücü tarafından çözülmeye çalışılan konuda fark edilir.      

Bardakta mısır yemenin insan sağlığını nasıl etkilediği sorusu "problem" olarak karşımızda durur. Yapılacak deney paradigma olarak kabul edilirse farelere belli zaman aralıklarında bardakta mısır yedirip diğerleriyle ya da önceki durumlarıyla karşılaştırmak "çözüm" olacaktır. Aradaki benzerlik ilişkisinden yola çıkılarak insanların da tıpkı fareler gibi bardakta mısır yedikçe kanser olma riskinin arttığını belirlemek yukarıdaki ifadelerin bir örneği olarak verilebilir. Kavramsal düzeyde bakılacaksa kanserin türü ile yapısını teşhis edip isimlendirmek için fareler üzerindeki etki yol gösterici olacaktır.      

Kuhn'un olağan bilim yorumu günümüz sosyolojik çalışmalarının dayanağı durumundadır. Paradigma tabanlı araştırma bilim tarihinin büyük bir bölümünde yer alır. Bilimsel kültür, paradigmaları farklı şekilde özenle kapsar. Problem, bilim adamı tarafından paradigmaları araştırma ya da çözülmüş mevcut problemlerle çözülür. İnsan, problem içinde değişken değerlerini belirleyebilmeyi bilinen bir problemden yola çıkarak eğitimle öğrenir. Bir durumun  diğeri üzerinde modellendirilmesinde benzerliklerin kavranması kadar önemli olan şey bu benzerliğin nasıl inşa edildiğinin açıklanmasıdır.    

Yapay zekanın gelişmesiyle dünyada yaşanacak teknolojik dönüşümün ekonomik göstergeler üzerindeki etkisini incelemeye yönelik bir analiz gerçekleştirilmesi gerektiğinde tüm ülkeleri aynı kategoride incelemek hatalı sonuçların doğmasına sebep olur. Bunun için sınıflandırma yapıldığında birbirine benzer ülkelerin olduğu sınıflandırma hem kolaylık sağlar hem de sonuçların etkilerini geniş perspektifle incelemeyi sağlar. Benzerlik ilişkisinin tespiti de sonuç kadar önemlidir. Nüfus yada coğrafi konum  açısından benzerlik gösteren ülkeler sıralandığında beklenen sonuç hatalı olur. Dolayısıyla mesela GSYİH ya da teknolojik gelişmişlik, inovasyon yapabilme kapasiteleri aynı olan ülkeler aynı kümede olursa değerlendirme yerinde olur. Böyle bir analizin sonrasında tespit edilen herhangi bir probleme yönelik çözümün bulunmasına önceden belirlenen ülke kümeleri için aynı çözümlerin sunulmasına olanak sağlar. 
 
 3.3. Bilimsel Devrimler 
Kuhn, oksijenin yanma teorisi ile atomculuğun kabulünü kimyada; Aristotelesçi fizikten klasik mekaniğe geçiş ve daha sonra kuantum mekaniğine geçişi fizikte; Kopernik sisteminin kabulünü astronomide bilimsel devrimler olarak nitelemiştir. Bilimsel devrimleri politik kurumların evrimi için hayati oldukları gibi bilimsel kültürün evrimi için de hayati saymıştır.        

Bilim adamları devrim zamanları biriken anomalilerin üstesinden gelmeye çalışırlar. Devrimler araştırma ve bilimse bilginin gelişimindeki kesintileri oluşturur. Bilimsel devrim öncesi ve sonrası farklı hayat tarzları ile farklı sözlü kültür sistemleri vardır. Newton'dan önce mekanikte uzay ve yeryüzündeki nesneler birbirlerinden apayrı sayılırken Newton sonrasında bu nesneler mekanik olarak özdeş kabul edildiler.        

Araştırma pratiği içindeki problemlerin çözümü devrimlerdedir. Kuhn, olağan ve devrimci bilim değişmesini fonksiyonel zorunlulukla kabullendirir. Bilimsel devrimlerin kaçınılmazlığı sorunu vardır. Kuhn'un bu çalışması yorumcular tarafından bilim tarihindeki her olayın "olağan" ya da "devrimci" olması sonucu çıkarılmıştır.     3.4. Kuhn Eleştirileri  
  

"Bilginin Gelişimi ve Eleştirisi",

Kuhn' a yönelik 7 adet denemeyle değerlendirilmesinden oluşmaktadır. Filozoflar tarafından yazılan 5 adet eleştiri yazısında çalışmalarına önem verilmediği belirtilmiştir. Bunların dışında bilimin doğru emprik tanımının sağlanıp sağlanmadığına dair 2 adet çalışma mevcuttur.        

DEĞERLENDİRME  
 
     4.1. Alternatif Paradigmalar  
Olağan bilim ile kültürel bakımdan spesifik ve uylaşımsal tabanlı yargıya ulaşılır. Paradigma değişikliği olduğunda geleneğin bir ölçüde kırıldığı belli olur ve burada aklın rolü vardır. Devrimci dönemlerde ise deney ve mantığa dayalı yargı ortaya çıkar.      

Toplumsal kontrolün otorite ve mekanizmaları bir uylaşımsal faaliyet modelini destekleyerek olağan bilimi oluşturur. Böyle dönemlerde verili bir paradigmaya teslimiyet araştırmanın meydana gelmesini sağlar. Akıl ve rasyonalite alternatif uylaşımların değerlendirilmesi var ise sadece kriz dönemlerinde değil olağan bilimde de yer almalıdır. Aklın rolünün bağımsızlığını kabul etmek Khun'un bilim görüşünün reddedilmesidir. Khun muhakemeyi otonom kabul etmez, uylaşımsal karakterlerle beraber paradigmalar arasında seçim olarak görür. Khun'un çalışması "Yapı" da ikinci yarıdan sonra akıl ile ilgili fikirleri daha net anlaşılır.      

Khun, kimyada Dalton'un iki teorisiyle ilgili değerlendirme yapar ve deney sonuçlarının iki teori arasında hakemlik yapmamasını sorgular. Khun, yeni bir paradigma doğduğunda fiili tarihsel bağlamda bütün kavramsal yapıda ona eşlik eden bir dönüşüm olduğunu söyler. Avrupa'da kapitalizm paradigmasının bir ideoloji olarak yaşanmasıyla "demokrasi" ve "birey" gibi kavramların yer edindiğini fark etmek zor değildir.        

Khun,  terimin başka bir terimle ya da doğayla ilişkisinin farklı olduğunu ifade eder. İnanılan bilimsel yasa ve genellemeler eski ilişkinin yeni ilişkiye dönüşmesiyle yeniden şekillenmektedir. Khun alternatif paradigmalara bağlananların araştırmalarını farklı dünyalarda icra ettiklerini söyler. Paradigmaların kıyas kabul etmemesi yani evrensel ve tek ölçeğe vurulamazlığı konusunda kararlılığını inandırıcı biçimde köktenci argümanında sunar. Paradigmalar arasında sadece deney ve mantıkla karar verildiğini savunanları ise tamamen reddeder.  
 
     4.2. Kavramsal Yapılar  
Bilimsel kavramlar iki şekilde öğrenilir ve kullanılırlar. İlk olarak görme eylemi; kavramları doğaya bağlar ve örnekleri görmemizi sağlar. İkinci durumda yasalarla genellemelerin unsurları olarak. Genelleme ile kavramlar birbirine bağlanır ve örneklerden beklenilen şeyler anlaşılmış olur.       Kültüre ait sözlü unsurlar kavramlardan oluşan genellemelerin bir arada olduğu bir yapı olarak somutlaştırılabilir.

Linguistik faaliyetin soyutlaştırılması kullanışlı ve zihinde sınırlamalar barındırabiliyorsa sorun değildir. Kavramsal yapılar öğrenme süresinin bazı günlük misyonlarının gözden geçirilmesini sağlar. Özgül kavramlar farklı kavramlara bağlı öğrenme eylemleriyle öğrenmemize etki eder.     Bir kavramsal yapıyla beraber bilginin tamamen öğrenilmesi için yapının tümünün anlaşılması gerekmektedir. Doğa bilimine ait olanları da kapsayan kavramsal yapıların karakteri hermenuetic sistemler gibidir.      

Bilgi bir bütün olarak öğrenilir ve tümüyle deneyle ilgilidir. Bir kavramın kullanılması yapının içindeki örneğin değerinin belirlenmesidir. Bir genellemenin değerlendirilmesi yapıdaki tüm genelleme modellerini değerlendirmektir. Yani bir hipoteze başvurmak onunla alakalı deneyler, çalışmalar yapmak için muhakkak başka hipotezlere başvurulması gerekmektedir. Bu konuda Duhem, birçok hipotezi inceleyerek konumlarının gözlem ve deney sonuçlarıyla nasıl değiştiklerini göstermiş ve diğer hipotezlere atıfta bulunmadan değerlendirilemeyeceklerini savunmuştur.        

Kavramların uygulanmasıyla alakalı karar verme yetkisi bizde olduğu için bir hipotez son noktaya kadar test edilemez. Bir kavramla doğanın ilişkisini kurduğumuzda kavramın başka kavramlarla olan ilişkisini de belirleyen bir karar almış oluruz. Kavramsal yapıların içine yeni genellemeler ve kavramları da ilave edilir. Dolayısıyla deney dışında bir sorun oluştuğunda bu yeni bir olay türü ya da bir nesne kabul edilerek- bulunduğu kültürü değiştirmeden- asimile edilip yeni bir kavrama dönüştürülürler.    

Barnes'a gire bilim adamları istediklerinde sözlü kültürlerini bir sistem olarak sürdürebilirler.  Terimleri  birbirine bağlayan genellemeler ait oldukları formda önemli derecede değişebilirler. Gerçek bir kavramsal yapı emprik olarak örneklenmiş terimler koleksiyonu değildir.     Bilgi sistemi içinde kullanılan terimler deneyin karakterinin gösterilmesine ait görevlerden biridir. Deney, terimlerin kullanımını zorlamaz, bundan dolayı insanların niçin bazı terimleri kullandıkları ve ne sonuçlar elde ettikleri ile hangi görevleri yerine getirdikleri sorgulanabilir. Genellemeler güven veriyorsa sürekli tekrarlanıyorsa açık bir pratik fayda sağlarlar. Sosyal yaşamımızda beklentilerimizin yıkılmasına sebep olan genellemeleri zayıflatır, değiştirir ya da işlemden kaldırmaya çalışırız ancak diğer durumlarda genellemeler rutin hayatımız için çoğu zaman elverişlidir.      

Analitik genellemelerin değiştirilmemeleri gerekirken diğer genellemeler için aynı durum söz konusu değildir. Toplum analitik genellemeleri belirleme noktasında uzlaştığında bir kavram uygulaması ve kültürel değişme stratejisi üzerinde uzlaşmış olur.    

Topluluğun sahip bulunduğu genellemelerin statüleri pratikte ortaya çıkan değişiklikler nispetinde değişime uğrar. Dünün emprik tezleri, bugünün analitik doğrularına ya da geçen yılların analitik önermeleri safi emprik genellemeye dönüşebilirler. Dolayısıyla bilimsel yasalar, bilim felsefesi ve bilim tarihinde bu şekilde emprikle analitik arasında değişim yaşarlar. Yine de analitiktik henüz sosyolojik açıdan ilgi çeken bir fenomen olarak kavranılamamaktadır. Yani analitiktik komünal olarak  sürekli ikmal edilen bir tutum olarak değil de önermenin kendi yapısında doğal olarak bulunan bir özellik gibi görülmektedir.    

Bu kısımda son olarak Platonism'in dilinin sözlü kültürün herhangi bir formunun bir deneyle uyuşmayan doğrular takımı olarak sürdürmenin elverişliliği ifade edilmiştir. Bir üçgen "öz" de tam 180 dereceyi bulan açılara sahip ideal bir formdur ve tüm gerçek üçgenlerin açıları 180 derece olduğundan özdeştirler. Eğer kendi çizdiğimiz bir üçgenin iç açıları toplamını farklı buluyorsak üçgenin gerçekliğiyle alakalı eksik görünüşün olduğu kabul edilmelidir. Kendi kanaatimizle "öz"ü karıştırmamamız gerekir.      

Ölçümlerdeki varyasyonlar hatalı sonuçlar olarak değerlendirilmeli ve bilinmez varlıkların mevcudiyetinden kaynaklandığı anlaşılmalıdır. Platonism'de görünüşler ve gerçekliğin farkı mağara duvarı üzerindeki gölgeler, nesneler ve temelinde bulunan özler ile arasındaki farktır. Doğada "öz" olarak neyin kabul edileceği bir uylaşım sorundur ve zaman içinde değişebilir. Öz'ün dilinin nasıl çalıştığı incelenmeli ve faydalı kullanımını sağlayan şeyin ne olduğu sorgulanmalıdır. Kavramların ima ettiği gerçek nesneler özler iken örnekler bu noktada sadece ipucu sağlamaya çalışırlar yani mağara duvarı üzerindeki gölgelerdirler.    

Bilimsel topluluğun amacı özcü dilin çatısı altında bilginin otoritesini idame ettirmek ve sürekli geliştirmeye çalışmak olmalıdır. Bütün kültürler özcü stratejileri güvenle ve yaratıcı şekilde ortak kullanırlar. 
 
  4.3. Değerlendirme ve Olağan Bilim  
 
   Kuhn' un paradigmalar tartışmasını Scheffler(1967)  tedirgin edici bir özellik olarak yorumlar. Devrimlerden önce ve sonra terimlerin anlamları arasında ilişki kurarak problemini elimine etmeye çalışır. Terimlerin doğadaki karşılığının değil de kendilerinin değişimini onaylayan referans ya da kaplam örtüşmelerinin bulunduğu devrimleri hatalı bulur. Martin(1971) ise anlam amaçla, anlamlardaki eşitsizliği araştırır.  İki düşünür de devrimleri, tarihsel gelişmede ki problemler olarak ele alırlar. Olağan bilimin içerdiği konuların geleneksel felsefenin yorumlarıyla örtüştüğünü kabul ederler. Khun'un çalışmaları, onların "nesnelllik" nosyonlarını tamamen konu dışı bırakmaktadır. Otorite ve toplumsal kontrol olağan bilimde oldukça önemlidir ve çıkarılamaz.      Devrimci dönemi olağan bilim döneminden ayıran şey; çok sayıda kültürel değişmenin aynı süreçte gerçekleşmesi ya da bilim adamlarının alternatif pratik ve inançlar konusunda tercih yapmak zorunda hissettikleri zaman dönemi olmasındandır. Bilimsel devrim dar sosyolojik bakış açısıyla değil, tarihsel gelişime göre okunmalıdır.      

"Olağan" ya da "devrim" dönemlerinde sadece mantık ve deneyle bilimsel değerlendirme yapılamaz. Topluluğun benimsediği standartların mantıksal iması da mantık ya da deney değildir. Bu iki görüş de olguların gerçekte ne olduğunu kararlaştıran bilim adamlarının "aynılık yargıları" nı açıklayamamaktadır. Yazar, günümüzde başarısızlığı teşhir eden ve karar anında 
aynılık yargılarını mümkünmüş gibi gösteren çok sayıda emprik çalışma olduğunu söyleyip bazı örneklerini vermiştir.  
 
 4.4. Bilimin Sınırları  
 
     Bilim adamları kendilerinin ve emsallerinin araştırmalarını nasıl değerlendiriyorlarsa kimlerin emsalleri olduğunu da belirlemeye mecburdurlar. Bilimle alakalı gereken sorular sorularak hangi uzmana hangi kuruma güvenileceğinin, bilişsel otoriterin konumunun ve içinde yaşanması gereken toplumun nasıl olması gerektiğiyle ilgili önemli kararlar verilir.     Bilimsel ve bilimsel olmayan arasındaki sınır toplumsal süreçler tarafından oluşturulan bir uylaşım olmalıdır. Toplumsal süreçler bilimin fiilen kapsadığı yerinin anlaşılması için emprik olarak incelenmelidir. Bilimle sahte bilimin sınırlarının belirlenmesindeki kriterleri yüzeysel ve güçsüz bulunduğu ifade edilir. Meşrulaştırmayı yapan uzmanların yargılarının mümkün ama ilkelerini güçlü şekilde saklayabildikleri söylenir ve yetenekleri sorgulanır. Ancak kendilerini ya da kendi yargılarını destekledikleri meşrulaştırmanın yapısını degiştiremedikleri söylenmektedir.    

Bilimde sınır bir uylaşmadır, içinde herhangi bir öz olduğu ima edilmeden bilimin somut örneklerinin sonlu bir kümesini içine alır; tarihsel karşılaştırmalar sonucunda birikimli ürünler örnekleri oluşturur. Kümelerden örnekleri çıkarmak ya da ısrarla reddedilen örneklerin ilave edilmeye çalışılması teşebbüsü bilim terimini değerlendirici manada kullanmak ve sosyolojik gözlemciler olarak tanımamız gereken sınır-çekme sürecine katılmaktır.  
 
     GELİŞMELER  
    5.1. Etnometodoloji 
 
   Bu son bölümde yazar bazı ilgi çekici konu ve düşüncelerin ana hatlarını çizerek onların uygun bir şekilde nasıl bir araya getirileceklerini araştırmıştır. Etnometodoloji temalarından bazıları örnekler verilerek sosyolojik teorideki en önemli gelişmelerden biri olduğu gösterilmiştir.     Pannekoek,  " Neptün'ün Keşfi" ile ilgili etnometodolojik yorumdan bahseder. 18. yüzyıl sonlarında Uranüs'ün keşfinden sonra 1840'da İngiltere'de Adams ile Fransa'da Leverrier yörünge ve konum hesaplamaları neticesinde Neptün'ü keşfettiklerini iddia ettiler. Daha sonra 1846'da Leverrier Berlin'de gezegenin tüm özelliklerine sahip 1° daha az farkla bir gök cismini gözlemlediğini ispat etti. Mekanik yasaları açısından bu keşif olağanüstü bir başarı olarak kabul edildi. Ancak Amerikalı astronom Peince bu keşfi reddederek Neptün değil yakınlarında farklı bir gezegen olduğunu söyledi. Peince ve ABD'li Wolker; Adams ile Leverrier'in hesaplamalarındaki varsayımların yörüngelerinin özel bir çözümüyle sonuçlandığını dolayısıyla başka çözüme ihtiyaç duyulduğunu ifade ettiler. Avrupa'da Adams ve Leverrier Neptün'ün kâşifleri olarak şereflendiler ancak doğru yorum gerçekten hangisiydi?      

Bu tür sorular kişileri problemler üzerinde belli bir tavır sergilemeye itmektedir. Karar verilen tavır lehinde argümanları icat edip sunmanın olasılığı mevcuttur ancak bu durumda bahsedilen bilim adamlarından farklı bir şey yapılmamış olacaktır. Tercihlerimiz nasıl olduğumuzda alakalı bir meseledir, gerçekliğin olduğundan ziyade.      

Asgari ücretle istihdam arasındaki korelasyonu inceleyen bilim insanlarının vardıkları net bir sonucun olmaması bu durumla ilişkilendirilebilir. Asgari ücretin yükseltilmesini isteyen biri bu yönde argümanlar bularak belli talepler dile getirebilir. Tersi durumunda ise bilim adamı ücret artışının istihdamı azalttığını savunarak olabilecek en asgari düzeyde tutulmasını böylece piyasanın daha canlı tutulabileceğini iddia eder. "Doğru ve objektif analiz kime aittir?" sorusunun muhatabı hayat görüşüyle alakalı tercihinin doğruluğunu savunacaktır. Aslında ekonomi bilimi yapısı itibariyle çok az tutarsızlık ve kesin sonuç barındırır. 1993'te Sovyetlerin çöküşü sonrası komünizm pratiğinin başarısızlığı ispat edilmiş olsa da günümüzde belli dayanak ve argümanları ortaya atarak bu ideolojiyi savunacak bilim insanları bulmak zor değildir. Nihayetinde insanların çoğu, tercihlerini belirledikten sonra bunlara yönelik delilleri oluştururlar.    

Neptün'ün keşfi ile ilgili asıl mesele bunun bir keşif olup olmadığından ziyade keşfin olması ya da olmamasına yönelik tanıma nasıl ulaşıldığıdır. Keşifle alakalı etnometodolojik soru; insanların durumu keşif olarak göstermeyi nasıl başardıklarıdır. Pannekoek, neden yorumlardan birinin ABD'de diğerinin Avrupa'da olduğunu sorduktan sonra iki bağlama eşlik eden amaç ve çıkarların farklı olduğu cevabını verir.    

Etnometodolojik olarak incelenmeye değer başka bir örnekte Khun,  bilimsel devrim yorumunda anahtar rol oynayan "anomali" kavramına değinir. Yeterli nedenler olmadığında dahi anomalilerin devrimlere sebep olduğunu söyler. Khun, kusursuz bir şekilde anomalinin özelliğinin bilim adamlarının açıklama stratejisi olarak teşhis eder.        

5.2.Amaçlar ve Çıkarlar   
 
    Sözlü formülasyonlar, kavram uygulamaları açıklanmaya çalışılırken bizatihi belirleyiciler olarak alınmazlar. Kavram uygulaması fiili bir ilkeye uygunluğuna göre açıklanamaz çünkü sözlü formülasyonlardaki ilke aslında oluşturduğu kavramların nasıl yorumlandığına bağlıdır. Açıklamanın zorluğu sözlü formülasyona başvurulduğunda artar. Öyleyse kavram uygulamasın bilişsel süreçlerin rutinleşmesi ve alışkanlığa dönüşmesi olarak tanımlamak gerekmez mi ?     Bir kavram üzerinde uzlaşılmış uygulama bireydeki alışkanlık tarafından açıklanamaz. Alışkanlıkla rutinler değişebilirler. Komünal otorite ile alışkanlıklar ve başka bazı unsurlar kavram kullanımını etkilerler. Sonsuz alternatif arasında belirlenen tercihler ve kavram uygulama biçimleri amaç ve çıkarlar tarafından belirlenir.      

Bir stratejinin tercih edilerek kabul edilmesi, komünal amaç, hedef ve çıkarların lehine olacak şekilde varılan bir yargıdır. Bazı toplumlarda inancın bu tür bir tespitin örnekliğini gösterdiği fark edilmektedir. İslam dininde "riba" olarak Arapça'dan Türkçe'ye tercüme edilen "faiz" kavramının inançlı kişilerde günah olarak kabul edilmesinden ve kullanımına yanaşılmamasından ötürü kavramının isim ve kısmen yapısının değiştirilerek sunulması bu tarz bir stratejidir.        Mevcut rutin bir bilgi çıkarlar tarafından temeli geliştirilerek dönüştürülürler. Yeni bilgilerin kavranmasında eski bilgi ve eski rutinlerin rolü çok önemlidir, amaçlar ve çıkarlar ise eski ve yeni bilgi arasındadır. Yani amaç ve çıkarlar tarafından mevcut benzerlik ilişkilerinde spesifik kavramların uygulamaları ve eylemleri ile komünal değerlendirme yapılarak geliştirilir.      

Kısıtlı sosyal çıkarlar, kavram uygulaması ile bilginin değerlendirilmesi üzerinde etkilidirler. Çıkarlar hem bilimsel hem ideolojik kullanımlarda geçerlidir. Kabul edilip geliştirilen çıkarlar uzlaşılan modelleri imkana dönüştürmek üzere ideolojik kullanımlarda olduğu gibi bilimsel konularda da sürekli şekillendirirler. Mevcut benzerlik ilişkisi süreç içinde geliştirilen benzerlik ilişkisine , eski bilgi ise yeni bilgiye amaç ve çıkarlar doğrultusunda kabul edilen kavram uygulamalı eylemleriyle dönüştürülürler.      

İnsanlar oluşturdukları kültüre göre kullanım tarzlarını değiştirdikçe düşüncelerin tarihsel olarak gizemli şekilde dönüşmesi fark edilene dek zihinlere zarar vermeye devam edecektir. Bu noktada yazar sadece bilgi ve kültür türleri değil aynı zamanda paylaşılan bilgi ve kültürün değişik kullanımları üzerinde inceleme yapılmasını tavsiye etmektedir.  
 
      5.3. Kendi Bağlamı İçinde Bilim  
 
    Son dönemlerde bilimsel bilgi ile çıkarlar arasında ilişki kurma teşebbüsüne yönelik farklı emprik çalışmalar olduğundan bu hususlar daha somut şekilde incelenebilir. Çıkarım ve yargılar hep sürecek olan amaç ve çıkarlar tarafından kanalize edilirler. Bu husus spesifik bir bilgi yapısının nasıl doğduğunun anlaşılmasına etki eder. "Deizm" kavramının doğusundan bugüne kadar farklı konumlarda farklı şahıslar tarafından tanımlanıp açıklanmasında sürekli dönüşüm yaşanması örnek olarak verilebilir.      

Yazara göre sosyolojide bilimsel bilgi ve yargıda oldukça geniş toplumsal faktörler içinde aklın kendi yolunu kendisinin belirlediğini ve sadece kendi gücüyle işlendiğini kabul etmek bu yolda sadece aksaklıklar yaşatır.        

Barnes'a göre Khun'un çalışmalarının önemi paradigmaların geliştirilmesi sorgulanması ve benzerlik ilişkilerini doğrudan model alma yoluyla kullanımından kaynaklanmaktadır. Uylaşımın kendi karakterinin yanısıra bilginin uylaşımsal doğası konusunda da ilerleme sağlandığını savunur. Problem çözümlerinin bir teoriyi oluşturduğu analizi son derece önemlidir. Bir teorinin kendisinden çözümler çıkarıldığı veya önermeler sistemi ya da formel bir matematiksel yapı olduğu düşünülür. Bir genel teorinin özgül problem çözümlerine yönelik uygulamalar olduğu görülür. Barnes, Khun' in değerlerin rolüyle ilgili analizi yanlış bulur ve diğer çalışmalarıyla kıyaslayarak aralarında nahoş biçimde durduğunu ifade eder. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.