1. YAZARLAR

  2. Kutbeddin Nurlubaş

  3. Bilim Felsefesi ve Tevhid
Kutbeddin Nurlubaş

Kutbeddin Nurlubaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Bilim Felsefesi ve Tevhid

A+A-

Sebepler-Sonuçlar; (Esbab-Müsebbebat); Nedensellik, Tabiat kanunları ve Tesadüf; Tüme varım ilkesi; İlliyet kavramı ve Tevhid;

Ve buna bağlı olarak 33.Söz 27.Pencereyi anlamak; gibi konuları birden, Bilim Felsefesi ve Tevhid,  başlığı ifade ettiğinden, bu başlığı kullanmayı uygun gördük.

 

İnsanlık tarihi boyunca eşya, incelenirken ve eşya arasında bir illiyet bağı kurmaya çalışılırken, hep sebepler ve sonuçlar arasındaki ilişki gözlemlenmiştir. Eski Yunan filozoflarından Aristo’dan(MÖ:384-322) tutun, Newton’a (1643-1727) kadar filozofların büyük çoğunluğu,  genellikle bu ilişkide bir zorunluluk atf etmişler ve sebeplerin sonuçları netice verdiği sonucunu çıkartmışlar. Ve buradan çıkartılan ilişki çeşitli tabiat kanunları diye isimlendirmişlerdir.

Daha doğrusu, sebep ve sonuç arasında ki ilişki de bir düzenlilik varsa, tabiat kanunları diye isimlendirilmişlerdir. Eğer sebep ve sonuç arasında ilişki yoksa veya tespit edilememişse, tesadüf olarak adlandırılmıştır. İşin ilginç yani, fizik dünyada genellikle düzenli bir ilişki göründüğünden, bununla tüme varıma gidilmeye çalışılmış ve illiyet zorunlu görülmeye çalışılmış ve bunun üzerine felsefe yapılmış, fakat fizik konusu olan eşyadan daha kompleks daha organizasyonlu, hayat ve bilinci de bünyesinde barındıran organik yapılar ve biyolojinin konusu olan canlılık için, “tesadüf” ile izah edilmeye çalışılmıştır. Düşünebiliyor musunuz? Daha üst bir organizasyona ve sisteme sahip canlılardan akıllı, ve bu sebep sonuç arasındaki ilişkiyi araştıran insan, kendisi ve canlılık dışında, fizik dünyada bir düzenlilik ararken, keşif edilen prensipler yeterli olmayınca, her an her şey olabilir tarifini içinde barındıran “tesadüf” ile işi basite indirgemeleri çelişkiyi ta başta kabullenmeyi ortaya koymuşlardır. Buna delil, canlılık dünyasında bu konuda ki “Evrim Teorisinin” (1)doğal ayıklama ve (2)tesadüf üzerine kurulu olmasıdır. Doğal ayıklama var olan canlılardan hangisinin hayatta kalabileceği hususunda söz söyleyip, canlılığın nasıl gerçekleştiğini izah etmediğinden, geriye sadece “tesadüf” kalmaktadır.

Hâlbuki tabiat bir düzenliliği, kanuniyeti ve belirliliği anlatır. Tesadüf ise bunun zıddını ifade eder. Eğer tabiat varsa tesadüf olmaması lazımdır. Tesadüf hâkim ise, tabiat olmaması gerekir. Çünkü Tabiatı tesadüfe, Tesadüfü tabiata dönüştüren bir mekanizma yoktur. Fakat bu problemin, Tevhid ile izahı ise kolaydır. Allah hikmeti gereği, bazı şeyleri düzenli yapmaktadır. Faili muhtar olduğu için de, yanı meşiet, irade ve seçiminde serbest olduğundan, istediği şeyi istediği şekilde yapabilmektedir.

Ayrıca tespit edilen kanunlar ve düzenlilikler de kendi başına çözüm olamamaktadır. Nasıl ki bir öğretmenin bir ders anlatış yöntemi vardır ve bu yöntem bir takım prensiplerle işler. Fakat öğretmeni devre dışı ettiğinizde bu ders anlatma yöntemi nasıl bağlayıcı olmakta ve pratiğe geçmektedir? İşte Allahtan bağımsız olarak tespit edilen ve bir takım kanunlar olarak isimlendirilen fizik kanunlarda aynı konumdadır. Uzaktan kumandalı bir makineyi uzaktan kumandalı olduğunu bilmeyen bir gözlemci, o makinenin ileri geri gidişini, ışık verip sönüşünü ve diğer yaptırıldığı fonksiyonları anlamak için, o makinenin içindeki mekanizma ile yani sebep ve sonuçları ile yalnız anlamaya çalışması, maddeci anlayışı tasvir eden örneklerdir.

Her ne kadar Aristo ve Newton ezeli ve bir olan Allaha inansalar da, bu inanç sadece ilk hareket ettirici olarak kabul edilmiş ve kâinatın düzen ve işleyişi, kâinatın kendi kanunlarına ve işleyişine havale edilmişti. Aristo zaten Allah için, ilk sebep, ilk akıl isimlendirmesi yapmıştı. Demokritos(MÖ:460-370) ilk muharrik güce de inanmıyordu. Newton çekim kanununu bulduktan sonra, bu kanunun bütün evrenin işleyişini izah etmeye yeter görüyordu. Hatta Laplace(1749-1827) Güneş Sistemini izah eden teorisi için, ona soran Napolyona(1769-1821), bu ilk hareket ettirici güce de ihtiyaç kalmadığını söyleyebilmiştir. Daha sonraki kuşaklar büsbütün bu ilk muharrik gücü de devreden çıkartılar. Marksın(1818-1883) Demokritos üzerine doktora tezi yaptığını unutmayalım. 19. yüzyılın sonunda Bilim alanındaki paradigma şuydu; Sebep-sonuç(nedensellik) arasında zorunlu ilişki vardı ve bu düşünce bilim dünyasına hakimdi. Bu anlayış üzerine felsefe yapılıyor ve sosyal çözümler de buna bağlı geliştiriliyordu.

Fakat izafiyet teorisi, bigbang, ve kuantum fiziğinde ki ilerleme sebebiyle, bu mekanist, ve sebep-sonuç arsındaki ilişkiyi zorunlu gören anlayış, artık eşyayı ve varlığı izah etmede yetersiz kalıyordu.

Abbasi döneminde, özellikle Halife Me’mun(Hlf.müd:813-833) ve Mutasım(Hlf.müd:833-842) zamanında, Yunan kültürüne ait eserler, Beytül Hikmede(Bilgi evinde) Hüneyn Bin İshak(808-873) başkanlığındaki komisyonunda Arapçaya tercüme edilmesinden sonra, bazı Müslüman kesimlerde, Yunan felsefesinin, Tevhid safiyetine uygun olmayan tesir bırakıldığı gözlenmiştir. Bu olumsuz etkiyi temizlemek için, İmamı Gazali (1058-1111) “Tehafütül Felasife; Filozofların tutarsızlığı” kitabıyla bu düşünce sistemine eleştiri getirir. Özellikle kitabın 17.Meselesi, bu konuya tahsis edilmiştir.

Gazali, Filozofların sebepler ve sonuçlar arasında, Allahın yaratmasını nazara almadan doğrudan ilişki kurmasını, tevhid inancı ile bağdaşmadığı için eleştirir. Der ki: Yemek yemek ve doymak; su içmek ve suya kanmak; ilaç kullanmak ve şifa bulmak; evlenmek ve çocuk sahibi olmak; gözü açmak ve görmek gibi sebepler ve sonuçlar arsındaki ilişki zorunlu değildir. Ancak Allahın icadıyla gerçekleşmektedir. Hatta şöyle bir örnek de verir: Hiç dünya görmemiş ve aydınlık ve karanlığın farkını bilmeyen bir insanın, göz kapaklarını açtığında, etrafı görmeye başlayınca, göz kapaklarının açılmasını, görmesinin sebebi olduğunu kabul edecektir. Fakat akşam olup, hava kararınca bu göz kapaklarının açılmasının, görmeye yetmediğini anlayacaktır. Hatta ateş pamuğu Allahın kudreti olmadan yakmaz, diye çarpıcı bir örnek de verir. 

Batı Filozofu,  “İnsanın anlama yetisi üzerine bir soruşturma” kitabının yazarı David Hume(1171-1776)  de sebepler ve sonuçlar arsındaki zorunlu ilişkiyi ispat edemeyeceğimizi anlatır. Ne kadar gözlem fazla olursa olsun, işin mahiyetine nüfuz edemediğimizden, gözlemin verilerinin bu işe sebep yapamayacağımızı anlatır. “Batı Felsefesi Tarihi” yazarı Filozof Bertrand Russell(1872-1970) de Hume’nin bu çıkışı için; “Hume’nin İlliyet prensibine, Yani sebep ve sonuç arasında zorunlu bir ilişki fikrinde öyle bir gedik açmıştır ki iki yüz senedir kimse kapatamamıştır.” Hume de Gazali gibi örnekler verir. Somut bir örneği şudur: Bir ördek yumurtasından çıkar çıkmaz göle gidip yüzdüğünden dolayı ördeğin batmayacağını söyleyebiliyoruz. Bu bizim gözümüz önündeki örneklerin tekrarından dolayıdır. Yoksa bu olaya hiç şahit olmamış Âdem’in, bu sonucu kestirmesi mümkün olmayacaktı.  Russel de şu örneği verir: ”Her gün saat dokuzda tavuğa yem getirilir. Tavuğu şuurlu farz etsek,  her gün tekrarlanan durumdan, bir kural bir kanun çıkartılsa, ismi herhalde her gün dokuzda yem verilme kanunu olurdu. Ama bir gün gelir yem yerine, tavuğun başı kesilse bu kanun nerede kaldı diye sorar. İşte bazıları gerçekten küfürlerinin iç yüzünü görmüşler ve çok ürkmüşlerdir. Russel der ki; Eğer tüme varım ispat edilmemişse, yani sebepler ve sonuçlar arasında zorunlu bir bağ yok ise, gelecekten nasıl emin olabiliriz? Mülayim bir arkadaşımızın saldırganlaşıp, bize bıçak batırmasından nasıl kendimizi güvende hissedebiliriz? Ve şimdiye kadar güneşin doğması, yarın da doğacağı garantisini kim verebilir?” Popper’ın(1902-1994) sebep sonuç arasındaki ilişki ispatlanamaz, fakat yanlışlanabilir olan yanlışlanabilirlik ilkesini, Kuh’nun(1922-1996) bilim, belli zamanlarda belli paradigmaların etkisindedir olan paradigmasal anlayışını, Feyerabend’in(1924-1994) bilimi dinin yerine koyan ve bilimi donduran anlayışa getirdiği eleştiriyi de hatırlamamız lazım. (Köprü Dergisi, Bilim ve Din 1996)

İşte Allaha inanılmayınca, küfrün ve inkârcılığın mahiyeti irdelenince, dünya nasıl cehennem oluyor ve küfür nasıl cehennem tohumunu bünyesinde saklıyor diye kıyas edebiliriz. Vahiy ve peygamberler de, sebepler ve sonuçların incelenmesini ve sorgulanmasını irade etmiş ve bunun sonucunda sebeplerin aciz, sonuçların Allahın yaratması neticesi çıkartılması istenmiştir.

Mesela, maddeci felsefe geleneğinde bitkiye su verilince bitki yeşerir. Su kesilince bitki kurur. Burada su sebep, bitkinin yeşermesi sonuçtur. İşte maddeci felsefede, birebir ilişki tasavvur edilir ve bitkinin yeşermesinin sebebinin su olduğu söylenir. Hâlbuki suyu incelediğimizde suyun cansız, şuursuz ve iradesiz olduğunu görebiliriz. Nereye yönünü çevirsen oraya doğru akan ve kendi başına hiçbir şeye karar veremeyen yapıdadır. Sonuç olan bitkiye baktığımız da, bir DNA programı üzerine çok kompleks bir organizasyona sahip kılınmış ve içinde yaşatıldığı kainat ve çevre şartları ile ince münasebetleri sağlanmıştır. “Su”, bu sistem içinde sadece o yapının işleyişine göre yönlendirilmektedir. Zaten su’da, bir hüner olsa programı bozulmuş, organizasyonu kalmamış ve kökünden koparılmış kütük konumundaki bir ağaç veya odun parçasında da, bu başarıyı sağlaması gerekirdi ki, bu mümkün değil. Demek ki sorgulamalı incelediğimizde, “su” sebebinin aciz kaldığını, bitki canlılığının sonuç olarak mucize olarak nazara çarptığı görülecektir.

Maddeci mantık ile Nemrut mantığı paralellik arz ediyor; Kuranı kerim Bakara 258 de; Nemruda hükümranlık verildiğinden şımardığını ve İbrahim ile tartışmaya girdiğinden bahs eder. Hz İbrahim(a.s), Rabim hayat veriyor ve vefat ettiriyor, deyince; Askerlerinden birinin boynunu vurdurup diğerini sağ bırakarak, bende hayat veriyorum ve öldürüyorum diyebilmektedir. Gördünüz mü çarpık mantığı? Bir tanesinin sadece şah damarlarının irtibatını kesmekle, komple harika hayat sistemini kendisinin verdiği sonucunu çıkarabiliyor.

İşte burada, hala bir sebebin yokluğunun, sonucun da yokluğunu netice verdiğini, fakat sadece bir sebebin o sunucu vücuda getirmesine yetmediğini bu delille anlamayınca, Hz İbrahim daha çarpıcı bir örneğe geçer: Allah, (Hz İbrahim, burada önceki ifadesinde olduğu gibi “Rabbim” hususi tabiri yerine, her şeyi yaratıp idare eden ve bütün Esma-i Hünsayı kendisinde toplayan “Allah”  ismini kullandığına dikkatinizi çekerim.) güneşi doğudan doğduruyor, sende batıdan doğdur, deyince o hakikati örtbas eden inkarcının şaşırıp kaldığını ifade eder. İşte Hz İbrahim şunu, Nemrud’a gösterdi ve şaşırıp bırakarak mağlup etmişti.  Sonucun, yanı neticenin, yani müsebbebatın, yani Masnuatın, yani sanat eserlerinin yaratılması için, bütün şartların ve faaliyetin olmasıyla ortaya çıkacağını ve bütün bunlar da ancak bütün kainatın Allahın kudretine bağlı olması ile gerçekleşebileceğini, aciz sebeplerin ve hatta sebepler içinde en geniş yetkiye sahip insanın da, en küçük bir yaratılış konusunda aciz kalacağının ispatı yapılmıştır.

“Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp böbürlenerek) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, “Benim Rabbim diriltir, öldürür.” demiş; o da, “Ben de diriltir, öldürürüm” demişti. (Bunun üzerine) İbrahim, “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir” deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Bakara,258)

Bu gerçeği biraz izah edelim; Bir şeyin ortaya çıkarılması için, bütün ana şartlar gereklidir. Fakat bir şeyin yok olması için bir tek şartın yok olması yetiyor. O halde bir şeyin hakiki mucidi yani yaratıcısı olabilmek için, bütün kâinat şartlarının onun elinde olması lazım ki, o da Rabbül Âlemindir.

İbrahim(a.s) ile Nemrut arasında geçtiği gibi, bir insanın yaratılıp hayatının devam etmesi için, Allahın bütün Esma-i Hüsnası ile hazırladığı kainat ortamı ile birlikte yarattığı kesrette bir vahdet tecellisi yani, çoklukta birlik yansıması olan insan hayatı yaratılabildiği halde, ölmesi sadece boynundaki şah damarının vazife yapmaması, yani kesilmesi yetiyor.

Bir geminin, personeli ile teçhizatları ile idaresi gibi bütün ana şartların desteği ile güvenlik kıyısına yanaşması gerçekleştiği halde, batması için gemiye su alan deliğin kapağının kapatılmaması yetiyor.

Haberleşme şebekesinde, hele son zamanlarda 3.nesil cep telefonu veya internet ile bağlantı kurulup istenildiği yerden gerekli bilgi, çok süratli ve kolay bir şekilde alınabilir. İşte cep telefonu veya bilgisayar bir sebeptir. Ve bu muazzam telekomünikasyon şebekesi, teçhizatları ve sayısız çalışan uzman personeli görmediğinden, bir kullanıcı: “Benim telefon ve bilgisayarım her taraftan bilgiyi çok çabuk ve kolay bir şekilde getiriyor.” demesi kendi bilgisayar ve telefonunu bu muazzam sonucun tek sebebi olarak görebilir. Hâlbuki O görkemli, bilgi ve amaç dolu şebekedeki en ufak bir arıza veya olumsuzluk, cep telefonu ve bilgisayarın etkisini sıfıra indirir.

İşte gördüğümüz sebeplere bağlı ortaya çıkan sonuçlar, nasıl muhteşem ve mükemmel bir organizasyonun sonucu olarak ortaya çıkarıldığını, kıyas etmek gerekiyor.

Son vahiy olan ve Âlemlerin Rabbi tarafından tenzil edilen Kur’an bize sebepler ve sonuçlara baktığımızda, sorgulamamızı istemektedir. Mesela Yunus suresi 31. Ayette, kim sorusu sorulmamız istenmektedir;  “Söyle kim gökten ve yerden sizi rızıklandırıyor? Kim kulaklarınızın ve gözlerinizin malikidir? Kim ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarttırıyor, Kim bütün bu işleri idare ediyor?”  34. ve 35. ayetlerde de “kim” sorusu sorulmaya devam etmektedir. Evet, maddeci bilim felsefesinin cevaplayabildiği sorulardan önce soramadığı soruları vardır.

Neml suresi’inde de 59. ayetten başlayarak, ard arda beş(5) kere “(E İlahun me’allahi; “Allah ile beraber başka bir ilah mı var?” diye, şirk koşulan sebeplerin etkisiz ve yetkisiz olduğu göz önüne serilerek, asıl yetkili ve etkili olanın, yani hayırlı olanın Allah olduğu nazara veriliyor: “Söyle ki selam Allahın seçkin kullarına, Allah mı hayırlı yoksa şirk koştukları mı? Yoksa yeri ve göğü yaratan ve gökten sizin için su indirip göz doldurucu bahçeler yetiştirip ki, sizin onun bir ağacını bile yeşertemezsiniz. Allah ile beraber başka bir ilah mı var?“ diye,  64’e kadar “E ilahun me’allahi” demekle mabut farz edilen sebeplerin etkisizliği ve yetkisizliği ispat edilmeye çalışılır.

Yine Rum suresi Ayet 20 den, 25 e kadar altı(6) kere “Ve  min ayatihi; onun ayetlerindendir” diye tekrarlanır. “O(Allahın)’nun ayetlerinden biri de sizi topraktan yarattı, şimdi siz onun üzerinde yayılı veren insanlar oluvermenizdir. Yine onun ayetlerindendir(delillerindendir), sizden sizin için eşinizi var etti. Ve birbirinize ısınıp, yaklaşıp ve ünsiyet edesiniz diye aranızda sevgi ve şefkat duygularını yerleştirmiştir. İşte tefekkür eden bir topluluk için bunda ayetler(deliller) vardır. Yine onun ayetlerindendir, yerin ve göğün yaradılışı ile renklerinizin ve dillerinizin faklılığı. Bunda yine bilenler;bilginler için ona ayetler vardır” Yunus sursi,20-22 diye 25. ayete kadar aynı şekilde ayetler  “Ve min ayatihi; Onun delillerindendir” başlar. Burada nazara verilen husus sebeplerin acizliği, bilgisizliği, hikmetten yoksunluğu ve cansızlığı nazara verilip, sonuçların kuvvetliliği, mükemmel oluşları, harikalığı ve hayatlılığı ile, bu sebeplerden böyle sonuçları çıkartanın, her şeye kadir, her şeyi bilen, iradesi her şeyi kapsayan ve bütün şartları ve sebepleri istihdam eden Rabbül Âleminin eline teslim eder.

Ve yine Vakıa suresinde,  sebepler içinde iradesi en geniş, şuuru en fazla ve kabiliyeti en yüksek olan insan bizzat muhatap alınarak, yaratma konusunda dört farklı konu olan (1)üreme hücresi ile yaratılma, (2) Tohumun açılıp nebatatın neşvünemasını, (3) Suyun buluttan düzenli ve hayata uygun bir şekilde indirilişi ve (4) ateş enerjisi ve onun kaynağı olan organik yapının inşası üzerinde acizliğini ortaya koymakla, artık hiçbir sebebin etkili ve yetkili, yani O yüce kudrete şerik olma kabiliyetinde olmadığı ve şirkin hiçbir  hakikatinin olmayacağı gerçeğini tespit eder:

“Sizi; Biz, yarattık. Hala tasdik etmez misiniz? Peki söyleyin, akıtmakta olduğunuz menîyi! Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratanlar biz miyiz?... Şimdi ektiğiniz tohumu gördünüz mü? Siz mi onu yetiştiriyorsunuz(bitiriyorsunuz) yoksa biz mi yetiştiriyoruz?... Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?... Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü? Onun ağacını siz mi inşa ettiniz (yarattınız), yoksa onu inşa eden biz miyiz?” (Vakıa,57-72)

Risale-i Nur Külliyatından 33.Söz 27. Pencerede, üç(3) farklı yönden sebeplerinin etkisizliği anlatılır ve sonuçlar Âlemlerin Rabbine bırakılır:

Bu pencerede ki mantığın anlaşılması için, İpler ve Halı üzerinden gidersek, ipler sebep, halı sonuç olmaktadır. Üç aşamada iplerin halıyı yapamadığı bir nevi ispat edilir.

Birincisi: ipler halı yapma sanatını bilmezler ve buna güç yetiremezler. Halının bir sanat oluşu ve bilgi maharet ve ustalık gerektirdiği için Halıyı iplerin elinden alıp halı ustasının eline teslim eder.

İkincisi: Halının bir görevi var ve işe yarıyor. Belli bir gaye ve maksada yönelik olarak yapılmıştır. İşte bu noktadan da, yani bu halıya bir vazife gördürme noktasında da ipler aciz konuma düşer. Çünkü ipler “şu halı insanların şu ihtiyacını karşılasın” diye halı yapma kabiliyetine sahip değillerdir. Halıya o görevi gördürecek, halıyı yapan ve bu neticeyi düşünerek, bu amaca hizmet amacıyla halıyı üretir ki, bu gayesiz, amaçsız ve hikmetsiz iplerin işi olamaz, ancak hikmetli bir ustanın elinden çıkar.

Üçüncüsü: Bir de halı süslüdür, gösterişlidir. Yani albenilidir, kendini sattırıyor. İşte iplerin, müşterilerin dikkatini çeken süslü bir halı yapma isteğinden yoksun oldukları malumdur. Çünkü süslü ve gösterişli olmaktan amaç, kendini tanıttırma ve sevdirme arzusu olduğu açıktır. Sevgisiz ve bilgisiz iplerin bu kabiliyette olmadıkları bilinmektedir. O halde halının süslü ve gösterişli olması, halıyı yapan ustanın halıya dikkat çekip, albenili yapması, kendi sanatına dikkat çekmek isteyen ve sanatının beğenilmesini arzu eden bir ustanın sevdirmesinin ve tanıttırmasının delilleridir.

Birincisi: Kâinatta, esbab(sebepler) ve müsebbebat(sonuçlar) görünen eşyaya bakıyoruz ve görüyoruz ki, en âlâ(yüksek) bir sebep, en âdi(basit) bir müsebbebe(sonuca) kuvveti yetmiyor. Demek esbab bir perdedir; müsebbepleri yapan başkadır.” (33.Söz 27. Pencere

Bizzat Allahın yaratması olan göz üzerinden gidersek, göz sanatlıdır ve yaklaşık gözün kırk ana sanatlı özelliği vardır. Cansız ve şuursuz atomların işi olmadığı açıktır. Gözü yapan Ancak San-i Basir olan Allah, görmenin gerçekleşmesi için bu mucizevî göz sanatını yaratmaktadır.


İşte, sebepler gayet aciz, cansız musebbebat, yani sonuçlar, gayet düzenli ve mükemmel ortaya çıkarılmaları gösteriyor ki, aciz ve şuursuz sebepler bu mükemmel ve harika sonuçların yaratıcısı olamazlar. O halde sebeplerden sonuçları yapan bir San-i hâkimdir. Hafıza örneği verilmekte, bu kütüphaneler kadar bilgiyi, hayat süresi boyunca görülen işitilen ve öğrenilen bilgilerin, mercimek küçüklüğünde ki hafızaya kayıt edilmesinin sebebi olarak, acaba basit şuursuz hücre zerreleri mi ? Yoksa beyin lifleri mi?  Tesadüf rüzgârları mı? Diye sorar. Ve devamla en büyük sebep zan edilen güneşe denilse en küçük sonuç, yani müsebbebat ve masnuat yani sanat eseri olan sineği yapabilir misin? Güneş hal diliyle şöyle diyecektir: Benim dükkânımda ışık, ısı ve renkler, Halık’ımın ihsanıyla çoktur. Fakat sinekte göz kulak, uçmak için kanat, çeviklik ve hayat gibi öyle şeyler var ki, ne benim dükkanımda bulunur ve nede benim iktidarım dahindedir, diye acziyetini ilan edecek ve sonucu Allahın esma ve sıfatına teslim edecek ve ehli şirki yani sebeplere etki verenleri, utandıracağı gibi düşüncelerini yanlışlayacaktır. Ve bu ayetin gerçekliğini ispat edecektir:

 “Allah’tan başka bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz(etki ve yetki verdiğiniz) şeyler toplansalar da, asla bir sineği halk edemezler.” (Hac Sûresi, 73)

bütün esbab-ı maddiye(maddi sebepler) toplansa, onların ihtiyarları(iradeleri) da olsa, birtek sineğin vücudunu ve o vücudun cihazatını(organlarını) mizan-ı mahsusla(özel ölçülerle) toplayamazlar. Toplasalar da, o vücudun miktar-ı muayenesinde(belli miktarında) durduramazlar. Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan zerrâtı(atomcukları), muntazaman(düzenle) çalıştıramazlar. Öyleyse, bilbedahe(apaçık), esbab(sebepler) bu eşyaya sahip çıkamazlar.” (erisale.com 26.lem’a 11.Rica s, 380)  Yani, Bu gerçeği hal diliyle haykırıyor: Lailahe illellah;  İlah yoktur, Allahtan başka… Yani Sebepler ilah olamaz sonuçları Ancak Allah yaratır.

 

İkincisi: müsebbebata(sonuçlara, sanat eserlerine, yaratıklara)) takılan neticeler, gayeler, faideler, bilbedâhe(ap açık), perde-i esbab arkasında bir Rabb-i Kerîmin, bir Hakîm-i Rahîmin işleri olduğunu gösterir. Çünkü şuursuz esbab(bilinçsiz sebepler), elbette bir gayeyi düşünüp çalışmaz. Hâlbuki görüyoruz, vücuda gelen her mahlûk(yaratık), bir gaye değil, belki çok gayeleri, çok faideleri, çok hikmetleri takip ederek vücuda geliyor. “ ( 33.Söz 27.Pencere)


“ Kâh(bazen) oluyor ki, âyet, zâhirî(görünen) sebebi icadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için, müsebbebin(sonuçların) gayelerini, semerelerini(meyvelerini) gösteriyor—tâ anlaşılsın ki, sebep yalnız zâhirî(görünürde) bir perdedir. Çünkü gayet hakîmâne gayeleri ve mühim semereleri irade etmek, gayet alîm, hakîm birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise şuursuz, câmiddir(cansızdır).” (erisale.com  25. Söz s, 567-8)


Sonuçlara takılan gayeler, hikmetler ve görevler, bir Rabb-i Hâkimin işleri olduğunu gösterir. Çünkü şuursuz sebepler bir gayeyi bir neticeyi ve bir görevi yapacak tarda hareket etmekten yoksundurlar. Her organın, her yaratık çeşidinin, onun hayatına lazım şeylerle beraber icadı, bu hikmeti ispat eder ve sebepleri bu etkili olma makamından indirir. Mesela, göz bir iş görüyor ve önümüzü görmemizi sağlıyor. Cansız şuursuz sebepler olan atomlar hücreler bu hayat, vücud ve ruh için önemli görme fiillini(faaliyetini) gerçekleştirme amacından, gayesinden ve maksadından ne kadar uzak olduğunu herkes anlar. Göze gördürme görevini veren, ancak insanı yaratıp tanıyan ve ona ne lazım geldiğini bilen, hikmetli bir zat ancak bu anlamlı ve gayeli faaliyeti gerçekleştirebilir. Araba farları da göze benzemektedir. Yani iki farı, Farı oluşturan sebepler olan, ampul, kablo ve teneke, bu arabayı süren gece, sisli ve kapalı havalarda da seyahat edebilir, dolayısıyla böyle arabanın tam önüne takılacak, iki fara ihtiyaç duyar, amaç, gaye ve görev düşüncesinden yoksun oldukları ortadadır.


Üçüncüsü:
“Eşyadaki süslü vaziyetler, gösterişli keyfiyetler(durumlar), tanıttırmak ve sevdirmek sıfatlarına kat’iyen(kesinlikle) delâlet eder. Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise, bilbedâhe, Vedûd(seven), Mâruf(Tanıtan) bir Sâni-i Kadîrin vücub-u vücuduna(gerekli varlığına) ve vahdetine(birliğine) şehadet eder. (33.Söz 27 Pencere)


Göz, bir de süslüdür. Güzel yapılmıştır. Yani, ceylan gözlüdür. Zeytin gözlüdür. Bir sohbette, bu ceylan ve zeytin gözlüdür deyimini kullanınca, bir arkadaş ilave etti bir de eşek gözlüdür diye.  İşte bu güzellik ve süsleme kabiliyetinden cansız ve şuursuz hücre ve atomların ne kadar mahrum olduğu açıktır. Gözü böyle güzel ve süslü yapan ve gözler vasıtasıyla neredeyse karşı cinsi birbirine âşık ettiren, Allahın “vedud” ve “maruf” isimlerinin tecellisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü kâinattaki bütün çekim ve cazibe ezeli ve münezzeh cazibedar olan Allahın çekimiyledir. Göz örneği üzerinden gittik her sanat eserini, her yaratığı ve ayrıntılarını buna misal olarak görebilirsiniz.


İşte 27.pencere böyle üç tarzda ki sebep ve sonuç ilişkisini sorgular. Sebepleri ancak Allahın kudretiyle istihdam ettirir ve müsebbebetı yani sonuçları netice verdirir. Bu aynı zamanda “lailaheillallah”ın, yani TEVHİD’in asıl anlamı ve izahıdır. Yani ilah yoktur, Allahtan başka… Yani sebeplar ilah olamaz Allahtan başka… İşte bu gözlükle eşya ve kâinat incelendiğinde,  bütün sebepler aciz ve bütün sonuçlar mucize olarak karşımıza çıkmakta ve kâinat cismani bir Kur’an olarak arzı endam etmektedir. Kur’anı Azimüşşan da bu cismani kâinat kitabını, bize tercüme ve tefsir eden, açıklayan, ezeli bir hitap olarak karşımıza çıkmaktadır.


Elhasıl(özet):
Sebep gayet âdi(basit), âciz ve ona isnad edilen(dayandırılan) müsebbep(sonuç) ise gayet san’atlı ve kıymetli olduğundan, sebebi azleder. 

Hem müsebbebin(sonucun) gayesi, faidesi dahi, câhil ve câmid(cansız) olan esbabı ortadan atar, bir Sâni-i Hakîmin eline teslim eder. 

Hem müsebbebin yüzündeki tezyinat(süsleme) ve maharetler, kendi kudretini zîşuurlara bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek arzu eden bir Sâni-i Hakîme işaret eder.

Ey esbabperest(sebeplere etki ve yetki veren) biçare! Bu üç mühim hakikati neyle izah edebilirsin?” (33.Söz 27.Pencere)

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.