1. YAZARLAR

  2. Cengiz ÇANDAR

  3. Beyrut-İstanbul; Lübnan-Türkiye...
Cengiz ÇANDAR

Cengiz ÇANDAR

Cengiz ÇANDAR
Yazarın Tüm Yazıları >

Beyrut-İstanbul; Lübnan-Türkiye...

A+A-

Lübnan, bölgede oluşmuş bulunan "güç boşluğu"nun sonucunda, savaş tehdidini her an hissederek ama savaşsız biçimde çürüyen bir ülkeye dönüşüyor. Bu, Lübnan'ın daha önceki dönemlerine benzemeyen bir başka "sürreel" hali.

BEYRUT- “Memlekete gelmemin şerefine” eski dostlardan birinin evindeki akşam yemeğinden çıkıp, karanlık bir Beyrut gecesine daldığımızda, sokağın köşesinde çöpleri toplayan belediye işçilerini gösterdim, gün boyu bana Beyrut’un ve Lübnan’ın altyapısının çöktüğünden şikayet eden arkadaşıma. “Hizmetler yerine getiriliyor işte” dedim, “Lübnan dimdik ayakta…” 

Bu şehire ilk kez 43 yıl önce ayak bastığımda büyülenmiştim. “Ortadoğu’nun Paris’i” diye anıldığı dönemlerdi. Üstelik, bir de Akdeniz kıyısındaydı. Paris’ten eksiği yok, fazlası var gibi bir izlenim verirdi o yıllarda. 

Daha sonra 16 sürecek ve şehri “Batı” ve “Doğu” diye adeta ortasından ikiye bölecek amansız ve kanlı bir iç savaş yaşadı. 
Şehri, yaklaşık yarım yüzyılında, her aşamasında yaşamış olduğum için, yaşamının “sürreel” tüm özelliklerini, bütün Beyrutlular gibi bilirim. 

Yine “sürreel” bir dönem geçiriyor Beyrut. Çünkü, de jure olarak Lübnan Devleti var ve Beyrut, onun başkenti ama de facto olarak yani ortada devlet yok. 

Cumhurbaşkanı Michel Süleyman’ın görev süresi dolalı 180 günü aşmış vaziyette. Michel Süleyman, yenisi seçilene kadar da görevinde kalmamış. Evine gitmiş, oturmuş. Yani, Lübnan Cumhuriyeti’nin şu sırada bir cumhurbaşkanı yok. 

Cumhurbaşkanı’nı seçecek olan parlamentonun da görev süresi dolmuş durumda. Ancak, Lübnanlı milletvekilleri toplanıp görev sürelerini uzatmışlar. 

“Peki, bu anayasal mı?” diye soracak oluyorum. Cevap kısa: “Değil”! 

Cumhurbaşkanı olmayan Lübnan’ın kağıt üzerinde görevde, görev sürelerini keyfi biçimde uzatmış “seçilmiş” milletvekillerinden oluşmuş, anayasal açıdan tartışmalı bir parlamentosu mevcut. Ancak, Lübnan Parlamentosu, Cumhurbaşkanı seçimi için toplanması gerektiğinden, tam da o nedenle toplanmıyor. 

Çünkü, Lübnan, her vakit Ortadoğu dengelerinin bir aynası olmuştur. Cumhurbaşkanı seçimi de, bölge çapında bir uzlaşmayı yansıtır.. 

Şu dönem, bölgede tam anlamıyla bir “güç boşluğu” var. Bir tür “bölgesel iktidar boşluğu”. Bunun Lübnan’a yansıması ise, Lübnan “Ortadoğu aynası” olduğu için, bir “devletsizlik” hali ve “siyasi hayatın dondurulması” oluyor. 

Peki, hükümet var mı? 

Var. Lübnan Başbakanı Suudilere dayanıyor. Bununla birlikte Şiilerin temsilcisi Hizbullah, iktidar ortağı. Hatta, iktidar boşluğu olan ülkede iktidarın en güçlü ortağı ve üstelik silahlı ortağı. 

Hizbullah, bir yandan da Suriye’de Başşar Esad rejiminin önünde savaşan ve “İran’ın Lübnan’daki temsilcisi” olarak siyaset sahnesinde yer alan bir örgüt. 

Bu durumda, Lübnan’da İran ile S. Arabistan arasında bir “modus vivendi”nin bulunduğundan söz etmek gerekiyor. Bölgenin her köşesine, en önemlisi Suriye zemini üzerinde birbiriyle çatışan hatta aynı çatışmayı Washington’da ABD iktidar kurumlarının içine kadar yansıtan, Körfez’in iki yanında yer alan “Ortadoğu aktörü”, Lübnan’da bir modus vivendi içinde bulunmayı –şimdilik- tercih ediyorlar. 

Bu arada, Lübnan’ın Suriye’deki durumun bir parçası haline dönüşmesi ve bunun sonucu olarak “demografik yapısı”nın değişmiş olmasının üzerinde de durmak gerekiyor. 

Lübnan’da 2 milyon 200 bin mülteci var. Çoğu geri dönmeyeceğe benziyor. 80 milyonluk Türkiye’yi 1 milyon 500 bin Suriyeli mültecinin ne kadar etkilediği konuşulur ve yeni göç dalgasını Türkiye’nin tahammülü olup olmadığı tartışılırken, nüfusu 4 ilâ 5 milyon arası olan ve “din ve mezhep dengesi” üzerinde oluşmuş siyasi ve hukuki yapı ile yaşayan Lübnan’a neredeyse tümü “Sünni” olan 2 milyon 200 bin kişinin eklendiğini düşünün. 

Lübnan’a akan Sünni Suriyeli nüfusun ezici çoğunluğu, Şam’daki rejime karşı. Geldikleri ülkenin en güçlü unsuru olan Şii Hizbullah ise, Şam’daki rejimin koruyucu silahlı gücü gibi. 

Böyle bir manzarara, Lübnan’daki 15-16 yıl boyunca yaşanmış olan “kan banyosu”nun tekrarını ancak, bölgenin birbirine karşıt konumlanmış addedilen “dış güç merkezleri” Şii İran ile Sünni Suudi Arabistan arasındaki “modus vivendi” önleyebilirdi; olan da o. 

Bu satırları yazarken, Lübnanlı bir dostum, İran-Suriye çizgisinde yayın yapan as-Safir gazetesinin, önceki günkü (çarşamba) ve “İran kaynaklarına dayalı” bir haber başlığını önüme koyuyor: “İran ve al Saudiyye Lâ tekhtelifen howl Lubnan” yani “İran ve Suudi Arabistan Lübnan üzerinde Çatışmıyorlar”… 

Ortadoğu’nun alışılagelmiş ve “Lübnan aynası”nda hep yansımış olan güç merkezleri İsrail ile Mısır ve sonradan güçlü bir profil ile giren Türkiye, pek görünmüyorlar. Mısır, bilinen nedenlerden ötürü “fotoğrafta” bulunmuyor. Türkiye, ise tüm Ortadoğu çapında uğradığı “nüfuz erozyonu” ile ilgili nedenlerden ötürü çıkmış. İsrail ise “yeni bölgesel dinamikler”in markajında olarak “Lübnan görüntüsü”nde değil. 

Lübnan, bütün bu faktörlerin biraraya gelmesiyle bölgede oluşmuş bulunan “güç boşluğu”nun sonucunda, savaş tehdidini her an hissederek ama savaşsız biçimde çürüyen bir ülkeye dönüşüyor. Bu, Lübnan’ın daha önceki dönemlerine benzemeyen bir başka “sürreel”hali. 

Önceki gece yarısı çöplerin toplandığını görünce, “Temel hizmetler yapılıyor” dedikten sonra şaka yollu, “Lübnan tecrübesi, devletsiz de yaşanabileceğini gösteriyor” demiştim. 

Arkadaşım, bu “felsefi önerme”mi ciddiye aldı: “Evet ama devlet, güvenlik için gerekli” dedi. “İnsanlar, güvenlik endişesiyle ve güvenlik boşluğuyla sürekli yaşayamazlar ve yaşatılamazlar.” 

Arabadan inip eve yürürken, sürekli yapım halindeki gökdelen inşaatlarına öfkeleniyor: “Artık Beyrut’ta gökyüzünü göremez haldeyiz” diye söyleniyordu. 

Osmanlı-Arap-Akdeniz mimarisiyle Beyrut’u eşsiz kılan ama artık birer çürük diş gibi büyük binaların arasında sırıtan bakımsız art deco yapıları göstererek. “Bunlar yıkılmayı ve yerlerini yapılacak gökdelenlere bırakmayı bekliyorlar” diyordu üzüntüyle. 

“Senin ve benim bildiğimiz, bizim Beyrut’umuz gidiyor artık. Yok oluyor” diye eklemişti depresif bir ses tonuyla. 

Beyrut’un güzelim eski binalarını, Beyrut “arazi rantı”na hükmeden Şii İslamcı siyasi elitin Afrika’da iş yapan Şii müteaahhitler ile bir olarak yok ettiğini, yerlerine gökdelenler dikerek para vurduğunu anlatıyordu. 

“İstanbul’da aynı yolda” diye sözünü kestim. “Şii yerine Sünni sıfatını yerleştir, Şii müteahhitler yerine Karadenizli ya da ‘Yeni Türkiye’nin iş adamları sözcüklerini yerleştir, İstanbul’da da benzeri bir fenomen yaşanıyor…” 

Biliyorum, Türkiye, Lübnan değil. Hatta, Lübnan’da olmayan “devlet” Türkiye’de fazlasıyla var. Lübnan’da Ortadoğu’daki “güç boşluğu” yaşıyor; Türkiye’de ise özel hayatlara artan ölçülerde müdahale etmeye girişen “iktidar fazlası” mevcut. 

Yine de, aklıma, Lübnanlı dostlardan birinin şu sözleri takılıyor “Giderek Ortadoğu sorunlarının bir parçası haline geldiniz” demişti. 

Bir gün, İstanbul’un Beyrut’a, Türkiye’nin Suriye ve Lübnan’a benzemesi ihtimali var mı? 

Böyle bir sorunun sorulmasının akla gelmesi bile, AKP iktidarının başında girilen AB yolundan sapılıp; bugünlerde nerelere doğru yol alınmakta olduğunu ortaya koymuyor mu? 

Önceki ve Sonraki Yazılar