1. YAZARLAR

  2. Kutbeddin Nurlubaş

  3. Bediüzzaman’ın Seyyidlik ve Kürtlüğü
Kutbeddin Nurlubaş

Kutbeddin Nurlubaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman’ın Seyyidlik ve Kürtlüğü

A+A-

Üstad Bedüzzaman’a ait şecere açıklaması hummalı bir tartışmaya sebep olduğunu, Kürt cenahı ve özellikle Kürt Nur talebeleri  bu açıklamayı milliyetçi etkilerle, Üstadı Kürtlükten arındırma amaçlı olduğuna dair yorumlarını risalehaber.com sitesinde fazlasıyla bulmak mümkündür. Ahmet Akgündüz yerine mesela Kürt meselesi için çözüm üretmeye çalışan Mücahit Bilici veya Zübeyir Şirvan bu şecere meselesini açıklasaydılar, eminim Kürtler ve Kürt Nur Talebeleri bu kadar tepki vermezlerdi. Fakat Ahmet Akgünüz, Kürt meselesinin geldiği bu aşama da hala eski resmi devlet uslubuyla Kürtleri değerlendirmektedir. Bu anlamda bu zatın bu işe girişmesi zaten ayrışmakta olan Türk ve Kürt İslamcılarını dahada ayrıştırma etkisi yapacağı görünüyor.

Belki bazı şerlerden hayırlarda zuhur edebilir. Fakat hissim şudur ki Allah'ın muradının, artık bu milliyetçililik tağut ve putunun  vaktinin geçtiğini ve bu tür faaliyetlerle artık kadere başlarına musibet gelmesi için fetva verdiklerini zanediyorum.

Bu nedenle Allah'ın külli iradesinin, herkesten fazla muhtaç olduğu, Türk, Arap ve Fars kardeşlerinın resmi yetkilileri tarafından hakları ile mümin kardeş muamelesi yapılmayan ve ezilen ve bu nedenle  kafası çalışan ve fikir üreten dindar Kürt kavmine yöneleceğini hisediyorum. Çünkü onlar İslam dünyasının merkezinde, üç önemli ve büyük islam kavimlerin arasında, onlara çimentoluk görevi yapacağı, coğrafik ve sosyolojik veriler de buna kuvvet vermektedir.  Çünkü şimdiye kadar diğer üç kavim hem birbiriyle uğraşmakta hem de aralarında Kürt kavmini mümin kardeşe yakışmayacak şekilde satatüsüz kalmasına çalışmaktadırlar. 

İbni Haldun’un kavram ve nazariyesine göre de düşünürsek; dip dalgası güçlü, “asabiyesi” en kuvvetli ve “bedevilikten” bıkıp, medeniyete ve “haddariliğe”  en fazla onlar müştaktır. Yirmibirinci asrı hem islam aleminde hem insanlık dünyasında etkileyecek Üstad Said Nursi onlar arasında çıkıp, akılları ve kalpleri dinamik şekilde kendine çeviren Risale-i Nurun kaynağının, Kürdistan muhiti ve medresleri olması, bu mütalaya kuvvet vermektedir. Kemalizimden etkilenip milliyetçileşen  etkili bir kısım  muhafazakar ve dindarlar da, Üstadı Kürtlükten arındırmaya çalışmaları da, Kürtlerde ters tepki olarak ona ve misyonuna sahip çıkıp kendi insiyatifleri ile İslama hizmet etme organizasyonuna girişeceklerdir. Hadi ey Kürtler, “Yâ eyyuhâllezîne âmenû men yertedde minkum an dînihî fe sevfe ye’tîllâhu bi kavmin...; Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir kavim getirir ki...”(Maide,54) bu ayete artık siz masaddak olmaya çalışın... Yol size açık... Sağa sola yalpalamadan sıratı müstekim içinde Allahın bu müjdesine nail olmaya çalışın...

 “Allah, karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır." (Tevbe Sûresi, 111) Ayetinin mesajını hatırlatır tarz da, “Ey Muhammedin kızı Fatıma! Sen de kendini Allah’tan satın almaya çalış; zira senin için de bir şey yapamam.” (bk. Buharî, Vesâyâ 11; Tefsir (26) 2; Müslim, İman 348-352) Seyyidlerin birinci basamağı Hz Fatma için, Hz Peygamberin(a.s.m) bu değerlendirmesi daha başata bu kapıyı, sünneti seniyye, iman ve ameli salih olmassa, aynı kandan ve nesilden  doğmuş olmanın bir şeye yaramayacağını bize önemle sunmaktadır.  

4. Lema da aslında Üstadın ehli beyt üzerinde durmasının amacı : Peygamberlik makamına yakışmayacak şekilde  ehli beytine muhabbeti neden istesin sorusuna, ehli beytin, Allahın izni ile sünneti seniye dairesinde, İman ve Kur'ana hizmet edeceğini Allahın izni ile görmüş, onun için bu muhabbet tavsiyesi yine soydan değil, manevi miras olan iman ve islam hakikatlerine hadim olmalarıdan yapılmıştır. Hatta ümmetin teşehüdte ali beytine  yaptığı salavat duasının sonucu olarak, İslamiyete büyük çapta hizmet eden büyük seyyidlerin çıktığını söylemektedir. Yoksa Hz peygambere kan bağından olduklarından dolayı değil diye izah getirmektedir. O halde bu hadimlik kimden ve hangi milletten olursa olsun Allahın ve de hakperestlerin makbulüdür.

Bakın üzerinde seyyidlik tartışması yapılan  üstadın seyyidliğe, İman ve ameli salih üzerinde sünnete yaptıkları hizmetle değer kazandığını ifade eden izahları:

“kul lâ es’elukum aleyhi ecren illel meveddete fîl kurbâ “ âyetinin bir kavle göre mânâsı: “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazife-i risaletin icrasına mukabil ücret istemez; yalnız Âl-i Beytine meveddeti(sevgiyi) istiyor.”(Şura,23)

 Eğer denilse: “Bu mânâya göre, karâbet-i nesliye(akrabalık) cihetinden gelen bir fayda gözetilmiş görünüyor. Halbuki, “inne ekremekum indallâhi etkâkum ; Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.(takva) “ (Hucurat,13) sırrına binaen, karâbet‑i nesliye değil, belki kurbiyet-i İlâhiye(Allaha yakınlık) noktasında vazife-i risalet(peygamberlik vazifesi) cereyan ediyor.”

Elcevap: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ(gayp görücü) nazarıyla görmüş ki, Âl-i Beyti, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek. Âlem-i İslâmın bütün tabakatında, kemâlât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka(genellikle) ile, Âl-i Beytten çıkacak. Teşehhüddeki, ümmetin âl hakkındaki duası ki,

“Allahumme salli ‘ela syyidaine Muhammedin ve ‘ela ali seyyidina Muhammed, kema silleyte ‘ela İbrahime ve ‘ela ali İbrahime inneke Hamün Mecid;   Allahım! Tıpkı İbrahim’e ve İbrahim’in âline salât ettiğin gibi, Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in âline de salât et. Muhakkak ki Sen Hamid ve Mecid sin.” (bk. Buhârî, Enbiya 10; Müslim, Salât: 65-66.)   dir, makbul olacağını keşfetmiş...

Bu hakikati teyid eden mükerrer(tekrarlı) rivayetlerde ferman etmiş:

“Size iki şey bırakıyorum; onlara temessük etseniz(yapışsanız) necat bulursunuz: biri Kitabullah, biri Âl-i Beytim.” Çünkü, Sünnet-i Seniyyenin menbaı(kaynağı) ve muhafızı(koruyucusu) ve her cihetle iltizam etmesiyle(taraftar olarak sarılmaya) mükellef olan, Âl-i Beyttir.

İşte bu sırra binaendir ki, KİTAP ve SÜNNETE ittibâ ünvanıyla bu hakikat-i hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe muradı, Sünnet-i Seniyyesidir. Sünnet-i Seniyyeye ittibâı terk eden, hakikî Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz.”( erisale.com  4.Lema  s:50-51)

Hem, bir millete mensubiyet sadece genetik, biyolojik verasetten mi kaynaklanıyor? Halbuki İslami marifet ve de bu günkü bilim; “İnsan, kişiliğini, alışkanlık ve davranışlarını etkileyecek ilk terbiyeyi içinde büyüdüğü aileden almaktadır. Daha anne karnındayken başlayan bu terbiyenin etkisini hayatının sonuna kadar üzerinde görmek mümkündür. Ailede verilen terbiyenin çocuğun ilerleyen yaşlardaki karar ve tercihleri üzerinde önemli etkilerinin olduğu uzmanlarca da kabul edilmiştir” (Semerkanddergisi) İnsanın karekteri, anne karnındaki süreçten başlar ve 6 yaşına kadar sürer ve 12 yaşına kadar da temel ahlaki ve huylar yerleşir . ”Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Daha sonra anne ve babası onu yahudi, hıristiyan yahut mecusî yapar.” (Buharî; Müslim) hadisi, bu gerçeğe işaret etmektedir.

Anne karnında iken duyduğu konuşmalar ve  tavırların etkisi olduğu gibi, doğduktan sonra aile içinde karşılaştığı tavır ve söylemler, o bebek ve çocuk üstünde etki yaptığını biz de gözlemlemekteyiz. Yani yaradılış; süreci büyütülme, kemik sertleşmesi, emekleme ve yürütülme, dil öğrenme ve  diş çıkarımı gibi alanlarda devem ettği gibi kişilik, karekter ve huy bakımın da da  devam ediyor. Mesela süt kardeşlere nikah düşmeyişte, bu sütün hala önemli bir etki yaptığı hikmeti nazara veriliyor. Aile içinde ki diyaloglar, muhavereler, konuşmalar, tavırlar, müspet duruşlar, menfi söylemler o çocuğun kişiliğinde iz bıraktığı gibi muhit, iklim ve coğrafyanın tesiri de tartışılmazdır...  O halde bir millete mensubiyet ve  ait olmak, sadece soya ait biyolojik ve genetik olmadığı aşikardır. Yani farz edelim kan bağı olarak Üstad seyyid olsa bile o kişilik, karekter ve huy, eğitim, davranış, kültür ve milliyet olarak Kürt  olduğu tartışmasızdır.

Aslında ne Kur'an ne de Resuli Ekrem, nesli karabet ve yakınlığa değer ve kiymet vermemiş, illa iman ve ameli salih ile iç içe ise... Bütün seyyidliğin iftihar ettiği Hz peygamberin(a.s.m) nesebi Hz İbrahime dayanıyor ki, O "Ben babam ibrahimin duasıyım" (İbni Hişâm, Sîre: 1/175) demekle nesebi tohumun bir sonucu değil, bir duanın kabülünün neticesi olduğunu ifade ederken, Hz İbrahim, Kur'anın kesin ifadesiyle inkarcı ve müşrik olarak ölen bir babanın çocuğudur. Aslında Kur’anın,  bütün seyyidlerin bağlandığı Hz peygamberin(a.s.m) ceddi olan Hz İbarahim (a.s.)’ın babasının mümin olmayışı, tek başına aynı nesilden devam etme üzerine kurulu bütün seyidlik teorilerini olumsuzlayan bir olgudur.

“Ve mâ kânestigfâru ibrâhîme li ebîhi illâ an mev’ıdetin vaadehâ iyyâhu, fe lemmâ tebeyyene lehû ennehu aduvvun lillâhi teberree minhu, inne ibrâhîme le evvâhun halîm(halîmun); İbrahim'in babası için bağışlanma dilemesinin biricik sebebi ona önceden söz vermiş olmasıydı. Ne zaman ki onun ALLAH düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. İbrahim, çok duygulu ve çok şefkatli idi.”(Tevbe,114)

Ehli beyt siyasi potansiyel sebebiyle tarih boyunca özellikle Emevi ve Abbasi dönemlerinde,  o kadar gadre ,zulme ve eziyete maruz kaldılar ki, ehli beyte taraftarlık, Yunan felsefesinin islam dünyasına girmesinden sonra batiniliğin ve Fars milliyetçiliğinin  tesiriyle, Ali Şeriati’nin "Ali Şiası Safevi Şiası" kitabında belirtiği gibi, İman ve Tevhid ile bağdaşmayacak bir kutsallık atf edilmiştir. (Ali Şiası) En doğru duruş, söylem ve eyleme sahip iken, nasıl yanlış hurafevari bir (Safevi Şiası) anlayışı türedildiğini detaylı bir şekilde anlatmaktadır. Bir çok gulat şube bu ifratça anlayışa çarpıcı delildir. Ve buna bağlı olarak tarihi sürec içerisinde seyyitlik manevi bir değer olarak kabul gömeye başladı. Düşünüyorum da dördüncü halife kendisene isyan edilmeksizin, hilafetini tamamlasaydı ve  sonradan bir şekilde iktidara meşru şekilde gelinseydi ve bu iktidardakiler hakkaniyet üzere yönetimde bulunsaydı, ümmet, nesli karabetten öte haikikaten layık olan ehli beytin etrafında bu kadar fikir üretir ve İmamet meselesi Akide sırasına girip, tarih boyunca bu konuda bu kadar ihtilaf, kargaşa ve enerji sarf edilmesine gerek kalır mıydı? Ve  ehli beyte kutsiyet atfedilir miydi?...

29.Mektubun 7. Kısmında  bahsedildiği gibi, Avrupada Hiristiyanlık dini, Katolik mezhebi vasıtasıyla havas ve devlet adamları elinde mazlumu ve mütefekkiri ezmeye vasıta yapıldığında, insanlık dünyasında zincirleme dönüşümlerin olmasına sebep olan Fransız İhtilali Kebiri meydana geldi... Bundan hareketle, İslamı hakim Türk  milliyetçiliği üzerinde değerlendirip, Kürtlüğe bir alan vermeseniz ve en önemli değerleri olan Üstad said Nursi(Kurdi) yi de Kürtlükten arındırıp “Kürt'ten olsa evliya, sokma sakın avluya” derseniz, kendini mazlum hisseden Kürtleri dinden soğutacağınızı ve  asıl dinden soğumasalar bile size karşı soğuyacağını ve tepki vereceğini bilmelisiniz. Avrupadaki bu tarihi değişim ve dönüşümün benzeri korkarım ki Kürtler üzerinden tekrarlansın. Kürt  Nur talebeleri ve dindarları milliyetçilik yapmıyorlar. Belki Allahın ontolojik vakıa olan  milletleri inkar edilip, dilleri yasaklanıp katliam, sürgün göçmenlerin iskanı ve faili meçhuller ve hala milleyet olarak resmen tanınmaması ve stasüz bırakılmasından dolayı olması gereken yere gelme gayretidir. İnkarı, tanımaya dönüştürme çabasıdır. Üstadı Kürtlükten arındırma uğraşları, sizi temin edeyim, İslam milletlerin ittifakı üzerine kurulan İttihadı islam  ve  istikbal için de olumsuz olacaktır.

İşte o bölüm:“Fransızlarda havas(üst tabaka) ve hükûmet adamları elinde çok zaman din-i Hıristiyanî, bahusus(özellikle) Katolik mezhebi, bir vasıta-i tahakküm ve istibdat olmuştu. Havas, o vasıtayla nüfuzlarını avam üzerinde idame ediyorlardı. Ve “serseri” tabir ettikleri avam(halk) tabakasında intibaha(uyanan) gelen hamiyetperverlerini ve havas zalimlerin istibdadına karşı hücum eden hürriyetperverlerin mütefekkir(aydın) kısımlarını ezmeye vasıta olduğundan ve dört yüz seneye yakın frengistanda(Avrupada) ihtilâllerle istirahat-i beşeriyeyi bozmaya ve hayat-ı içtimaiyeyi zîrüzeber(toplum hayatını altüst etmeye) etmeye bir sebep telâkki edildiğinden, o mezhebe, dinsizlik namına değil, belki Hıristiyanlığın diğer bir mezhebi namına hücum edildi. Ve tabaka-i avamda(Halk tabakası) ve feylesoflarda(filozoflarda) bir küsmek, bir adâvet(düşmanlık) hâsıl olmuştu ki, malûm (1789 Fransiz İhtilali) hadise-i tarihiye vukua gelmiştir... Hem ekseriyetle zindanlara ve musibetlere düşen âmi Hıristiyanlar, dinden medet beklemiyorlar. Eskiden çoğu dinsiz oluyordular. Hattâ Fransa’nın İhtilâl-i Kebîrini çıkaran ve “serseri dinsiz” tabir edilen, tarihçe meşhur inkılâpçılar, o musibetzede avam kısmıdır.”( erisale.com. 29. Mektup 7. Kısım s: 616-618)”

Üstad Bedüzzaman İman, Kur’an ve hakikate hizmet ederken, hiç seyyidlik gibi makamlara itiyaç duymadığını ve kendisini değerlenirenlerin de fiili olarak hakka ve haikate olan hizmete, gayrete ve fedekarlığa bakmaları lazım geldiğini, ağabeyi Molla Abullah ile olan bir diyaloğunda, Mola Abdullah müridi olduğu Şayh Ziyaeddinin çok büyük makam sahibi olduğunu ve bütün ilimleri bildiğini ve herşeyden heberi olduğunun ifadesine karşılık, bu tarz sevgi ve bağlılığın hayali olduğunu, gerçek sevgi ve bağlılığın sünneti seniye dairesinde ehli imana ve inasanlara tesirli hizmet olduğunu, netice olarak Molla Abdullahın heyali bir Ziyaeddini sevdiğini kendisnin hakiki Ziyaeddini sevdiğini anlattıktan sonra, talebeleri ve sevenlerinin de fiili, tesirli hizmet ve gayrette  göre değerlendirip, himmet bekleme yerine, kendisne yardımcı olmaları gerektiğini, yani adeta hayali Bediüzzamani değil, hakiki Bedüzzamanı sevmelerini, müntesiplerinden istediğni bakın nasıl anlatmaktadır:

“(Ehemmiyetlidir.)

Risale-i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin, benim haddimin çok fevkinde hüsn-ü zanlarını ve ifratlarını(aşırılıklarını) tâdil etmek(dengelemek) için ihtar edilen bir muhaveredir.(hatırlanan bir diyalogdur)

Bundan kırk elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (rahmetullahi aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum.

O merhum kardeşim, evliya-i azimeden olan Hazret-i Ziyaeddin’nin (k.s.) has müridi idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritane muhabbet ve hüsn-ü zan etse makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi ki:

“Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinatta, kutb-u âzam gibi herşeye ıttılâı var.” Beni onunla raptetmek(bağlamak) için çok harika makamlarını beyan etti.

Ben de o kardeşime dedim ki: “Sen mübalâğa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam(mağlup) edebilirim. Hem sen benim kadar onu hakikî sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u âzam suretinde tahayyül(hayal ettiğin) ettiğin bir Ziyaeddin’i seversin. Yani o ünvanla bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa, hakikati görünse, senin muhabbetin ya zâil(yok) olur veyahut dörtten birisine iner. Fakat ben, o zât-ı mübâreki senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim. Çünkü, Sünnet-i Seniye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana hâlis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakikî makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak, bilâkis daha ziyade hürmet ve takdirle bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin’i, sen de hayalî bir Ziyaeddin’i seversin.

Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı(bakış açımı) kabul edip takdir etti.

Ey Risale-i Nur’un kıymettar talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedakâr kardeşlerim,

Şahsiyetim itibarıyla sizin ziyade hüsn-ü zannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikatbîn(gerçeği gören) zâtlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız... Ben size nispeten kardeşim; mürşidlik haddim değil. Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım...Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkakım var. Cenâb-ı Hakkın ihsan ve keremiyle sizlerle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymettar ve her ehl-i imana menfaatli bir hizmette taksimü’l-mesâi(iş bölümü) kaidesiyle iştirak etmişiz.”(erisale.com Kastamonu Lahikası s:113)

Anayasdan tutun eğitim ve öğretim ve sistemin her alanına ve en küçük birime kadar uygulandığı ve diğer kavimleri inkar edip asime etmekle bilfiil en büyük uygulamalı menfi milliyetçilik yapıldığı halde, üstadın islam tarihinde adet ve gelenek olan kendi millet ve coğrafyasına aidiyeti ifade eden “Saidi Kürdi” ismi bile milliyetçilik ve ırkçılık olarak algılanabilmiştir. Şimdi de aynı mantık devam etmektedir ki, Kürt meselesi ile  ilgili inkar edilen haklarının iadesini dava ettiğiniz zaman, milliyetçiliklerini unutup, yine sizi milliyetçilikle suçlamaktadırlar. İşte Üstad,  Batı Anadoluda sürgün edilip Türklerin içinde hizmet  ederken aleyhine Kürtlük üzerine propağanda yapılmasına rağmen asla Kürtlüğünü inkar etmemiştir:

“Eğer derseniz, “Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende unsuriyetperverlik(ırkçılık) fikri var, o işimize gelmiyor”; ben de derim:

Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said’in yazdıkları meydanda. Şahit gösteriyorum ki, ben “El İslamiyetu cebbetil asabiyetel cahiliyete; İslâm, Câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır.” ferman-ı kat’îsiyle, eski zamandan beri menfi milliyet(olumsuz milliyetçiliğe) ve unsuriyetperverliğe(ırkçılığa), Avrupa’nın bir nevi frenk illeti(hastalığı) olduğundan, bir zehr-i katil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o frenk illetini İslâm içine atmış, tâ tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O frenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar.” (erisale 16. Mektub s: 99)

Sonuç olarak, Üstadı Kürtlükten arındırma ve istifa ettirme çabaları yapıladursun, o Kürtlüğü ile iftihar etmekte ve Kürtlüğü lekelemmek için azami dikkat ettiğini ifade etmektedir:

“... Cesaret, sadakat, diyanetin ünvanı olan tabii Kürdlükle iftihar ediyorum... Ey Kürdler! Tımarhaneyi kabul ettim. Ve Kürdlüğü lekedar etmemek için irade-i padişahı ve maaş ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim." ((http://www.nuralemi.com/sayfalar.php?id=36&sayfaNo=34&mode=b    ayrıca, Asarı Bediiye Nutuklar s:462)

          

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.