1. HABERLER

  2. ARŞİVİMİZ

  3. Baydemir, "İslamcılık" ve Kürtler İçin Vizyon Arayışları
Baydemir, "İslamcılık" ve Kürtler İçin Vizyon Arayışları

Baydemir, "İslamcılık" ve Kürtler İçin Vizyon Arayışları

A+A-

Bir süre evvel Diyarbakır'ın yerel bir televizyon kanalında “Kürt sorunu”nun tartışıldığı, şehrin farklı iki düşünce cenahından dört tartışmacının katıldığı bir programı izlediğimde bizlerin kimlik üzerinden nasıl ve neden bir siyasal gayret güttüğümüze ilişkin sorunların önümüzde durduğuna müşahede ettim. Kürt toplumunu ayağa kaldıracak bir kaygı ile bu kaygı üzerinden inşa edildiği varsayılan eylem alanı üzerinden büyük çelişkiler yaşadığımız bir gerçek. Cenah sahiplerinin bir iktidar peşinde mi yoksa hizmet peşinde mi olduğuna ilişkin şüpheleri de beraberinde taşıyarak zuhur eden bir gerçektir bu. Değilse bir koro gibi “Kürt sorunu”na ve “çözüm”üne ilişkin nerdeyse aynı cümleler ile düşünceler beyan etmelerine rağmen neden sadece bir televizyon programında bir araya geldiklerini düşünmeden edemiyoruz.

 

Mesela, acaba dindar olarak bilinmek istemekle malum kimi çevreler Demokratik Toplum Partisi'nin “Kürt sorunu”nun çözümüne yönelik hangi gayretini tasvip etmiyorlar? Daha açık bir biçimde ifade edelim: “Demokratik Konfederalizm” olarak bilinen siyasal projenin; hem reel durum ile kıyaslandığında hem de “kitabî” referanslara başvurulduğunda, “öteki”leştirilmesi gereken bir proje olduğuna emin midirler? Ben Kürdistan'da “İslamcı” olarak bilinen çevrelerin tamamına yakınının siyasal bir proje olarak, Kürt toplumu ile ilgili zaten potansiyel birer “Konfederalist” (veya federalist) olduklarını düşünüyor ve biliyorum. Yani bu, siyasal bir proje olarak ana hatları ile sözgelimi tamamen İslamî kaygılar ile de kaleme alınabilir ve düzenlenebilir.

 

Keza, Kürdistan'daki dindar ve kurumsal çevrelerin sanki Kürt toplumunun ayağa kalkmasına, özgürleşmesine itirazları olan cenahlarmış gibi algılanmaları da kimi Kürt siyasal aktivistlerin yarattığı bir başka yapay ötekilik mekanizmasından başka bir şey değildir.

 

Acaba ortalama bir dindar Kürt insanının Kürtler'in sosyo-politik ahvaline ilişkin ve çözüm yollarına dair tavrı, düşünüşü ve kaygısı mesela Recep Tayip Erdoğan'ınkine mi yakınlık arz eder yoksa Demokratik Konfederalizm projesine mi?

 

Mesela dindar olmakla malum Kürt kurumları, olur da kendi aralarında bir tür konsensüse varırsa, bir siyasal proje önerirse, önerecekleri siyasal düzenlemeler AKP'nin tekçi, savaşçı, Türk milliyetçisi, devletçi çözümlemelerine mi yakın durmuş olacak yoksa bugün Demokratik Konfederalizm olarak bilinen projeye mi yakın durmuş olacak?

 

Söz konusu çevrelerin kaleme alınmış herhangi bir projeleri olmadığı için belki bu âfâki bir husus olarak gözüküyor ama bana sorarsanız bu âfâkilik gibi duran şey, olgunun kendisini değil, duruşun ve eylemin kendi nesnel şartları ile soyutlanmışlığından kaynaklı bir algıyı işaret ediyor. Kesin biliyoruz ki AKP bu çevreleri temsil etmiyor. Zaten keleme alınmış bir öneri, bir plan, bir hayat ışığı ortada olmuş olsaydı, söz konusu projenin “Kürtçe eğitim olacak şey değil” diyen Tayyip'ten ne kadar uzak; eşit ve anayasal yurttaşlık temeli üzerinde kurulan demokratik konfederalizme veya HAK-PAR ve sair çevrelerce önerilen diğer mesela federalist önerilere ne kadar yakın olmuş olduklarını görmüş olacaktık.

 

Peki vaziyet buyken neden kurumsal/dindar Kürt cenahları Akepeci, bu Akepecilik kimliği üzerinden DTP “öteki” oluveriyor? AKP neyimizi, hangi şartlarda, hangi düşüncemizi ve hangi kaygımızı temsil ediyor ki?

 

Esasen biz Kürtler arasında ilan edilmemiş bir anlaşma vardır ve bizim kavmî bir gerçeğe sahip olduğumuzun önemli bir göstergesidir bu. Lakin bu anlaşmanın tecessüm etmesi ne sistemin ne de sistem karşısında esasen yeni bir iktidar peşinde oldukları için muhalif durdukları artık tamamen ortaya çıkan çevrelerin hesabına gelmediği için göz ardı ediliyor. Hepimizin dilinin altında bir bakla vardır ve meftûnu olduğumuz siyasal kliklerimiz aşkına onu ağzımızda saklamaya devam diyoruz.

 

Bu satırları okuyanların önemli bir kısmının mesela Ahmet TÜRK'ün “biz bölgede laikliğin teminatıyız” veya mesela Aysel TUĞLUK'un “gericilik” ile mücadelede Kemalistler ile işbirliği yapma davetini veya Leyla ZANA'nın “Atatürk Türk kadınını özgürleştirdiği gibi ÖCALAN'ın da Kürt kadınını özgürleştirdiği” yolundaki çıkış ve hezeyanlarını bana hatırlattığını duyar gibiyim. Oldukça Modernist, oldukça pragmatik ve de oldukça “felsefi”olan; 150 yıl öncesinin Avrupası'nda bir anlam taşıması muhtemel bu salvolar acaba “öteki”lik mekanizmasını meşrulaştırıyor mu?

 

Sayın ZANA'nın, TÜRK'ün ve sayın TUĞLUK'un bu felsefi yorumlarını anlayış ve hoşgörü ile karşılıyoruz. Onlar böyle düşünme, böyle bir yaşam tarzı ile yaşama, böyle bir düşünce te'sis etme istençlerine, inanç ve düşüncelerine hoş görülü olmak zorundayız. Böyle inanıyorlar ve böyle yaşamak istiyorlar. Dünyadaki tüm toplumlar gibi Kürt toplumu da gayet tabii ki homojen bir toplum değildir, olamaz, farklı ideolojik ve yaşamsal ihtiyaç ve hassasiyetler taşıyan insanların olması kadar anlayış ile karşılanacak bir şey yoktur. Sorun böyle anlayışların varlığından öte bu anlayışlara ihtiyat ve hoşgörü ile yanaşamamaktır. Hem inançlara saygılı olduğumuzu, farklı inanç ve düşüncelerin bir ve beraber olarak bir toplumda yaşamalarını arzu ettiğimizi her zaman dillendiren insanlar değil miyiz? En nihayetinde Kürt toplumunda olan şey, dünyanın tüm toplumlarında bilinen ve görülen bir vakıadır.

 

Peki acaba PKK-DTP hareketinin varlık sebebi bu mudur?

 

PKK-DTP hareketi böyle bir nitelikten ötürü mü milyonları peşinde sürüklemektedir?

 

PKK-DTP hareketinin içinde yürüyen milyonlar acaba “gericiliğe karşı durmak”, “laikliğin teminatı olmak” için mi harekete geçmiş bir kitledir dersiniz?

 

Diyelim ki siz vaziyetten hoşlanan bir insan değilsiniz. Diyelim ki siz sayın TUĞLUK'un felsefi görüşlerine katılmıyorsunuz ve diyelim ki siz Kürt toplumunun dindarlaşmasını isteyen bir insansınız. Sizce yapılması gereken şey sayın TUĞLUK gibilerinin görüşlerini paylaşsın veya paylaşmasın, bilcümle manzaraya cephe almak, onu “öteki”leştirmek midir? Peki siz böyle bir ötekileştirme mekanizmasını hevesle hayata geçirirken mantıklı bir şey yapmış olacağınızı düşünüyor musunuz? Burada öteki kim beriki kim?

 

Hiç kuşkunuz olmasın ki söz konusu ideolojik salvoların, Kürt toplumunda Kürt özgürlük istencinin bir dinamiği olma noktasında nasıl bir mevki işgal ettiğini görebilmemizin en doğru yolu bu acımasız ötekileştirme hevesinden vazgeçmektir.

 

Ve yine hiç kuşkunuz olmasın ki söz konusu ideolojik ve felsefi savunmalara Kürt toplumunda geniş ve derin temeller kazandırmanın en iyi yolu bu hareket ile bütün köprüleri atmak, onunla çatışmak ve bu çatışma üzerinden yapay olan ayrımları derinleştirmektir.

 

Eğer aramızda Müslümanlık gerekçesi ile PKK-DTP hareketi ile çatışmaya azimli olanlar varsa kesin olarak bilmelidirler ki bu tavır, davacısı oldukları Müslümanlığın lehine değil aleyhine işleyen bir durumdur. Bu, Kürt toplumunda İslami tavrı muğlaklaştırmanın, anlaşılmaz ve yaşanmaz kılmanın, korkutmanın, zorlaştırmanın, nefret ettirmenin en kolay yoludur. Artık bu gerçek dile gelmeli: Biz DTP ile Müslümanlık bahanesi ile çatışarak İslam'a hizmet edemeyiz, Akepelileşerek de dindarlaşamayız.

 

Aynı sorgulamayı sayın TUĞLUK ve emsallerinin de yapması gerekir. “Gericiliğe” karşı kale olma vasfına göndermeler yapıldıkça kendi varlık sebepleri ile çatışmış oluyorlar.

 

Mesela sayın TUĞLUK'a şu soruyu sorabiliriz:

 

“Siz Temmuz 2007 seçimlerinde Diyarbakır'ın Bağlar ilçesinden aldığınız 50 bin civarında oy ile milletvekili seçildiniz. Bu almış olduğunuz 50 bin oyun acaba kaçta kaçı “gericiliğe” karşı durasınız diye size verildi ve kaçta kaçı bu hassasiyetlerinizi paylaşıyor?”

 

Bu sorunun cevabını hepimiz çok iyi bildiğimize göre ideolojik ve felsefi tercihlerimiz üzerinden Kürdistan'da bir toplum inşâ etmenin başarısızlığına da yine hepimiz tanıklık etmiş oluyoruz demektir.

 

Bu tanıklık aynı zamanda şu yakıcı gerçeği de içerir: İdeolojik ve felsefi tercihlerimizi Kürt toplumuna dayattıkça gerçeklikten kopuyor, bir ve bütün olabilme imkanlarını ortadan kaldırmış oluyoruz.

 

Bu tanıklığın taşıdığı üçüncü gerçek de PKK-DTP hareketinin olağanüstü gücünün onun ideolojik ve felsefi tasarımında değil esasen varlık sebebi olan Kürt özgürlük istencinden doğuyor olduğudur. Bu, gayet basit bir sebep sonuç ilişkisidir.

 

19. ve 20. yüzyıl Kürt tarihi Kürt beylikleri ve mirliklerinin çoğu kez olanca iyi niyetlerine rağmen kendi iktidar kliklerinden dışarı çıkamamaları, bir ve bütün olmayı başaramamaları ve boylarından büyük işlere kalkışmalarıyla doludur. Bugünkü ahvalimizin sebebi bu klik düşünme ve heveslenme gerçeğidir. Aynı yapay bölünmüşlük bugün Kürt toplumunda dernekler, vakıflar, partiler vs. tarafından işlevine bütün hızı ile devam etmektedir. Kliklerinden dışarı çıkamıyorlar, kendilerini dev aynasında görüyorlar ve esasen bu yüzden kendi iplerini başkalarının eline teslim etmekten bıkıp usanmıyorlar.

 

Kürt toplumu bugün bünyesinde taşımaya devam ettiği bu marazlardan ötürü ayaklar altına alınmış bir toplumdur. Bizim bünyemiz ayağa kalkıp, doğrulup silkinmemize olanak sağlayamıyor. İçimizdeki hastalıklardan ötürü yerde olan bir toplumuz artık bunu idrak edelim. Kendimize, ahvalimize, bölünmüşlüğümüze yönelik ciddi bir sorgulama yapmadan, mevcut tavrımızı değiştirmeden, sorgu/tevbe etmeden asla ayağa kalkamayız. “Bir toplum, bünyesindeki marazı ortadan kaldırmadan Allah'ın o toplum üzerindeki hükmü değişmez” mealindeki ayetin eğer bir ağırlığı varsa bilelim ki bizim de en büyük marazımız budur. Yapay bölünmüşüz, klikleşmişiz, hakkı tekelimize almışız, kibir etmişiz, haklı davamızda el ele vermeyi başaramamışız.

 

Herkes kendisiyle yüzleşecek, yoksa bir arpa boyu olsun yol alamayız. Herkes kendini eleştirecek, gerçeklik algısını daha bir sarih kılacak ve gerçeklik algısının verdiği imkanları harekete geçirecek. Bizim el ele vermekten başka hiçbir çıkış yolumuz yoktur. Akepe'ye umut bağlayanlar ne denli bu marazımızı derinleştiriyorlarsa ideolojik toplum mühendisliği de en az o kadar bu yaramızı derinleştiriyor. Kendi dili ile eğitim yapmak gibi bir hakkın dahi kendisinden mahrum edilecek denli “istiz'af”a uğramış bir toplumuz. Buna rağmen nasıl oluyor da “Kürtçe eğitim olacak iş” değil diyen bir Başbakan'a ve “BÜYÜK DÜŞÜN” sloganı ve bu başbakanın fotoğraflarıyla bizden oy isteyen belediye başkan adaylarına umut bağlayabiliyor hala kimilerimiz?

 

Biz Kürtler Türkiye'deki sisteme eklemlenmek sureti ile hiçbir şey yapmış olamayacağımızı anlamış bir toplumuz. Kimsenin bizi dangalak yerine koymaya hakkı yoktur. Ne verildi de ne isteniyor? Kendisinden vazgeçmek sureti ile eklemlenmemizi sağlayacak şeyler ile eklemlenmek sureti ile vaat edilen şeylerin hesabını her daim yapabilelim. Biz kendi aramızda birlik te'sis etmeden hiçbir zaman ve hiçbir koşulda ayağa kalkamayız. Ne ümmet oluruz ne de başka bir şey. Türkler, Araplar ve diğer halklar ile kardeş olmamızın da yolu budur. Bu ahvalimiz ile ne biz kimseye kardeşlik yapma imkanına sahip olabiliriz ne de birilerinin bizi kelimenin doğru anlamıyla kardeş yerine koyması mümkündür. Bu, gerçek bir kardeşlik ve barış davasıdır.

 

Vitrinde “Kürdî” olarak beliren cenahlar ile aynı vitrin içerisinde “dindar” diye taltif edilen cenahların (bu ayrımı yapay bulduğumu tekrar ifade etmem gerekmiyor sanırım) birliği, Kürt toplumunda olağanüstü bir devrimin ve dönüşümün biricik ve tek yoludur. Geldiğimiz nokta budur. Bundan başka bizi ayağa kaldıracak hiçbir proje yoktur. Esasen bu sadece geldiğimiz nokta değil zaten öteden beri olduğumuz/durduğumuz yer idi. İster vitrininizde Kürtlük olsun ister de dindarlık olsun; bu ikisini de ihya etmenin, onlara hayat bağışlamanın, onlara devrimci bir güç sunmanın ve bizleri ayağa kaldıracak bir projeye dönüştürmenin tek yolu bu iki cenahın el ele vermesidir.

 

Biz artık Müslümanlığımızla çatışarak Kürtlüğümüze, Kürtlüğümüzle çatışarak Müslümanlığımıza hizmet edemeyeceğimizi anlamak ve bunun gereğini yapmak zorunda olan bir toplumuz.

 

Barış, hoşgörü ve diyalog şuurunun ancak böyle bir atılım ile ihya edilebileceğini, bunun da sosyal huzurumuza hizmet edeceğini unutmayalım.

 

Biz ancak böyle bir atılım ile yaşamımıza dair ipleri başkalarının elinden alma olanağına kavuşabiliriz. Kürt toplumunu edilgenlikten kurtulmasının tek yolu budur. Bu, bir taş ile onlarca kuş vurmak gibi bir şeydir yani.

 

Dindarımız dindarlığını yaşasın ve geliştirsin, komünistimiz komünist, Süryanimiz Süryani, laikimiz laik olsun. Ama insani ve ortak toplumsal atılımlarımızda el ele verebilmeyi başarabilelim. İyiliğimizi istemeyen efendileri, bundan daha fazla korkutacak ikinci bir hamle olamaz. Hesaplarını alt üst edecek ve en küçüğünden en büyüğüne, tüm egemenler Kürdistan'a ilişkin hesaplarını gözden geçirmek zorunda kalakalacaklardır.

 

Ben sayın Osman Baydemir gibi simaların, Kürt toplumu için hayati olan/olabilecek olan böyle bir şuur ve gayrette oldukça işlevsel olabileceklerini düşünen bir insanım. Baydemir gibi simaların farklı cenahlarımızda öncelenmesi dileğiyle bu yazının başlığını da ona ithaf ettim. Biliyor ve inanıyorum ki o bu yazının ruhuna ve gayretine uygun bir vizyona sahiptir.

 

Ne demişti Said-i Kurdî?

 

"Ya ma'şer'el Ekrad" (Ey Kürt toplumu)

 

İttifakta kuvvet, ittihadda hayat, uhuvette saadet, hükûmette selamet vardır”

 

haberdiyarbakir.com

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.