1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. BATI’NIN İSLAM ALGISI
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

BATI’NIN İSLAM ALGISI

A+A-

XIV. yüzyıldan beri güneşin battığı yer anlamında kullanılan “Batı” kelimesi, XVIII. yüzyıldan itibaren bugün kullanılan modern anlama gelip Avrupa ve Kuzey Amerika sınırlarını ihtiva etmeye başlamıştır. Bu kelime her ne kadar XIV. yüzyıla kadar kullanılmamışsa da içinden çıktığı geleneğin bir uzantısı olduğundan dolayı geçmişi Greko-Romen kültürüne ve Yahudi-Hıristiyan düşüncesine kadar geri götürülebilir.
         

İslam dininin ortaya çıkmış olduğu yedinci yüzyılda Batı medeniyetinin taşıyıcısı konumunda olan kültür Hristiyanlık diniydi. İlahi dinlerden biri olan Hristiyanlık, sahip olduğu evrensel mesajlarla üst anlatı kimliğine bürünerek tek doğruya, tek hakikate kendisinin sahip olduğunu ileri sürmüştür. Külli bir bakış tarzıyla hareket eden bu din, taraftarlarının ruhlarında bütüncül bir dünya düzeni inşa etme sorumluluğunu yüklemiştir. İlahi dinlerin son halkası olan İslam dininin ortaya çıktığı dönemde ise, Hristiyanlık Arap yarımadasının içlerine kadar girmişti. İki dinin karşılaşması –ufak bazı durumlar haricinde- hem teolojik, hem siyasal, hem de kültürel alanda yüzyıllar sürecek kinin, öfkenin, şiddetin tohumlarını ekmiştir. Hristiyanlığ’ın İslam’a yanaşması yerine uzaklaşması, onu anlaması yerine tiksinmesinin asıl sebebi ise, Müslümanların kitabı olan Kuran’da Hristiyanlara dair olumsuz olan düşüncelerin sertlik tarafıydı. Özellikle tevhit ilkesini zedelemelerine sinirlenen kutsal kitap, onların apaçık bir şirk içerisinde bulunduklarını ifade etmiştir. Bu durumda yapacakları tek bir şey vardır: İslam’a dönme. Hristiyanlar bu teklifi sadece reddetmekle kalmayıp, ortaya çıkıp hızlı bir şekilde gelişen bu dinin ileride kendileri için büyük bir tehlike teşkil edeceği hissiyatından hareket ederek, onu püskürtmenin çözüm yolları üzerinde de büyük bir çaba harcamışlardır. İslam’ın vücuda gelmesiyle aralıksız bir şekilde devam eden bu çatışma yirmi birinci yüzyılın eşiğinde yaşadığımız bugünlerde hız seviyesini düşürmeden devam etmektedir.
           

İslam karşıtı ilk polemikleri kaleme alan kişi 8. yüzyılda yaşamış olan  Şamlı Yuhanna ed Dımaşkidir. Emevi sarayında görevli olarak çalışan bu kişi, Orta Çağ boyunca hâkim olacak teolojik İslam algısının ilk önemli temsilcisidir. Ona göre İslam dini, Hristiyanlığın içinden çıkmış sapık bir mezheptir. Hz. Muhammed ise sahte bir peygamberdir. Şans eseri Eski ve Yeni Ahit’i görmüş, bir Hristiyan din adamıyla karşılaştığını iddia etmiş ve böylece kendi sapık mezhebini kurmuştur. Aynı zamanda İslam’ı deccalın habercisi olarak ilan eder. Teolojik sürtüşmenin diğer önemli bir ayağını ise, İbn-i Rüşd’ün kitaplarının Latinceye tercüme edilmesiyle ortaya çıkan “Latin İbn-i Rüşdcülüğü” adlı düşünce hareketinin uğradığı feci akıbettir. XIII. ve XIV. yüzyıllarda Avrupa’da hararetli tartışmalara ve skolastik düşünürler arasında kamplaşmalara yol açan bu hareketi Hristiyan teolojisine karşı bir tehdit olarak gören Paris piskoposu Tempier, 1217 yılında bir deklarasyon yayınlar. 219 maddeden oluşan bu bildiride İbn,i Rüşd ve takipçileri sapıklıkla suçlanır. Tempier daha sonra Paris meydanında İbn-i Rüşd’ün kitaplarını toplu olarak yakar.
           

Bu teolojik meydan okumaya daha sonraları siyasi tehdit algısı eklenecektir. 1095–1270 yılları arasında gerçekleşen Haçlı Seferleri, İslam ile Batı arasındaki gerilimi had safhaya ulaştırmıştır. 1095 yılında Fransa’nın Le Puy şehrinde bir konuşma yapan ve sefer çağrısında bulunan Papa II. Urban, bütün Avrupa’yı kutsal toprakları “dinsiz sapıkların” yani Müslümanların elinden kurtarmaya davet eder. Papa konuşmasında Kudüs’ün de içinde bulunduğu kutsal toprakların Hristiyanlara ait olduğunu, Hz. İsa’nın burada doğup vaftiz edildiğini, ilk kilisenin burada kurulduğunu ifade ederek bu toprakların kesin bir şekilde Müslümanların elinden alınması gerektiğini belirtir. Orta Çağ’ın sonlarına doğru yapılan bu seferlerin başarısızlıkla sonuçlanması Katolik kilisesinin halk nazarındaki prestijini kaybetmesine neden olmuştur. İslam ile Batı arasındaki diğer önemli siyasi kırılma noktalarından biri de Endülüs faciasıdır. Bugünkü İspanya’nın güneyi olan Endülüs’te Müslümanlar bilim, düşünce ve sanat alanlarında önemli eserler vücuda getirerek, medeni bir toplum inşa etmişlerdir. 1492 yılına kadar devam eden bu zengin kültür ve medeniyet, Müslümanların Avrupa’dan kovulmasıyla sona ermiştir. Bu kovma işleminin yaşandığı sıralarda Papa’nın izniyle Engizisyon Mahkemesi kurulmuştur. Hristiyanlığı kabul etmeyenler yakılmış; malları yağma edilmiştir. Tarihçilerin belirttiğine göre Engizisyon Mahkemesi 18 sene içinde 24.000’den fazla Müslüman’ın idamına karar vermiştir.
           

Teolojik ve siyasi alanda aşırıya kaçan bu saldırılar çok geçmeden kendini kültürel bazda da göstermiştir. Orta Çağ’ın sonlandığı XIV. yüzyıldan başlayıp XVI. Yüzyılın sonuna kadar varlığını sürdüren Hümanist felsefe ve Rönesans hareketi ahiret-dünya, din-akıl, dengesini ayakta tutmaya çalışan bir sentez işlevi üstlenmiştir. Orta Çağ boyunca skolâstik düşüncenin hâkimiyetinden dolayı unutulmaya yüz tutmuş edebi nitelikteki eserler de bu dönemde kendini göstermeye başlamıştır. İtalyan edebiyatının kurucusu ve Rönesans hareketinin başlatıcısı olarak kabul edilen Dante, “İlahi Komedya” adlı eseri ile büyük bir üne kavuşmuştur. Bu eser Cennet, Cehennem ve Araf olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Müslümanlar için bu eserin en önemli yeri, dokuz halkadan oluşan cehennemin sekizinci halkasıdır. Dante bu halkada İslam dininin peygamberi Hz. Muhammed’i Hristiyanlık varken yeni bir din kurduğu için bölücü olarak değerlendirir. Bu halkada göze çarpan diğer önemli bir sima ise peygamberin damadı ve amcası oğlu Hz. Alidir. İslam dinine olan öfkesini bu dinin kurucusunu ve sadık takipçisini cehenneme atarak dindirmeye çalışan Dante, Batı ile İslam dünyası arasında gerilime yol açan ve skandal yaratan bölümde şöyle der:
     

 ( Cehennemde cezalandırılmış başka biri Dante’ye anlatıyor…)
                       Bak Muhammed de nasıl sakat edildi
                       Önünde ağlayarak giden de Ali
                       Çenesinden tepesine yüzü kesili
         

Tanrı merkezli dünya görüşü ile insan merkezli dünya görüşü arasında köprü işlevi gören XVII. Asırda da Hz. Muhammed’e karşı Avrupa’da saldırgan tavırlar devam etmiştir. Bu dönemin önde gelen düşünürlerinden biri olup mistik bir yolla Allah’a ulaşma arzusunda olan Blaise Pascal “Düşünceler” adlı eserinin bir bölümünü Hz. Muhammed’e ayırır. O, bu bölümde Hz. Muhammed ile Hz. İsa arasında mukayeseler yapar. Hz. Muhammed’in sahte bir peygamber olduğunu, Hz. İsa’nın ilahi otoriteyle konuştuğunu, mucizeler gösterdiğini, gelişinin önceden haber verildiğini ve yaptığı şeylerin insan ve tarih üstü olduğunu söyler. Ona göre İslam dininin peygamberi ise bunların hiçbirine sahip değildir. Pascal ile aynı asırda yaşamış olan ve İslam dünyası hakkında en erken seyahatnamelerden birini kaleme alan George Sandys “1610 Yılında Başlayan Bir Seyahatin Rivayeti” adını taşıyan eserinde Kur’an ve Hz. Muhammed hakkında düşmanca ifadeler kullanarak çağdaşı Pascal’ın izinden gider.
       

Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan XVIII. yüzyılda İslam-Batı çatışması farklı bir mecraya doğru sürüklenmiştir. Hristiyanlık ve Aydınlanma felsefesi arasında bir geçiş dönemi olan Rönesans hareketi, Avrupa’nın muhayyilesinde köklü değişikliklere yol açıp geleneksel sınırların aşınmasına neden olmuştur. Rönesans’ın zeminini hazırladığı Aydınlanma felsefesi ise tamamıyla rasyonalist ve pozitivist bir temel üzerine yükselip, aklın mutlak gerçeklik ilkesinden hareket etmiştir. Seküler düşüncenin güç kazandığı, dini düşüncenin ise etkinliğini iyice yitirdiği bu dönemde Batı dünyasının İslam’a olan saldırganlığı teolojik niteliğini yitirip, siyasi ve kültürel formasyonlarla devam etmiştir. Aydınlanma Çağı’nın göze çarpan önemli simalarından biri olan Voltaire “Fanatik Peygamber” adlı oyununda Hz. Muhammed’i fanatiklik, kabalık ve şehvet düşkünlüğüyle özdeşleştirir. Bu asrın diğer önemli bir siması Kuran’ın ilk tam İngilizce tercümesini yapan George Sale’dir. Sale, Kuran’a çelişkiler, kutsal değerlere saldırılar, müstehcen konuşmalar ve gülünç hikâyelerden müteşekkil bir kitap olarak bakar. Bundan dolayı da böyle bir kitabı tercüme etmenin hiçbir zararı olmadığını ifade eder.
           

Aydınlanma Çağ’ında etkisini iyici yitiren Hristiyanlık, modern dönem denilen son iki asırda da sembolik bir değer olmaktan öteye gidememiştir. Bundan dolayı İslam’a olan saldırılar bu dönemde de kültürel ve siyasi alanlarda teşekkül etmiştir. Bu saldırganlığın önemli aktörlerinden biri olan Edinburg Üniversitesi rektörü olan oryantalist William Muir (1819-1905) “Muhammed’in Hayatı” adlı son derece tartışmalı ve saldırgan kitabında İslam peygamberine “psikopat” der. Hastalık kokan bu tür söylemler günümüze kadar aralıksız bir şekilde devam etmiştir. İtalyan gazeteci Orianna Fallaci’nin “Öfke ve Gurur” adlı kitabında söyledikleri ise ölçüsüz nefret hissinin travmatik bir şekilde sonlanacağının göstergesidir. Batı’nın bir an önce ayağa kalkmasını isteyen Fallaci, kendisinde had safhaya ulaşan İslam karşıtlığını şu sözleriyle dile getirir: “11 Eylül, Madrid ve Londra’daki terörist eylemleri yapanların ve onlara göz yuman solcu aydınların yüzüne tükürüyorum.” Fallaci’nin bu hırçın saldırısı 2002 yılında öldürülen Hollandalı siyasetçi Pim Foytun’un sözleriyle paralellik arz eder. 1997’de “Kültürümüzün İslamlaşmasına Karşı” kitabını yazan Foytun, “İslam geri bir kültürdür; kanunlar elverse, tek bir Müslüman göçmenin Hollanda’ya girmesine izin vermem. Ben İslam’a karşı soğuk savaşın sürdürülmesinden yanayım” der.
           

Sekülarizmin bir yaşam tarzı haline geldiği XVIII. yüzyıldan günümüze kadar devam eden İslam karşıtı negatif yaklaşım tarzı, Skolâstik felsefe’nin hâkim olduğu Ortaçağ dünyası ve din-akıl birlikteliğinin başarıyla uygulandığı Rönesans dönemindeki İslam düşmanlığından sadece renk tonu bakımından ayrılmaktadır. Dünyacı paradigmanın ve determinist sistemin var olduğu ve var oluşunu olgunlaştırıp yaşamı kanalize etme işlevini üstlendiği bu yüzyıllarda düşünsel bazda peyderpey olarak İslam’a yöneltilen tahkir edici söylemler-ki yukarıda bunlara değinilmişti- pratik açılımını da siyasi düzlemde uygulanan baskı ve şiddetle hissettirmeye çalışmıştır. Batı dünyasının uyguladığı ve günümüzde de devam eden bu baskı ve şiddet, kendi ülkesinin sınırları dışına çıkıp siyasi ve iktisadi bir çıkar ve kültürel bir dejenerasyon şeklinde belirip yayılmacı bir zihniyetin ürünü olarak tezahür eder. Sömürge adı verilen bu yöneliş tarzı makro bazda üçüncü dünya ülkelerini, mikro bazda ise Müslümanların yaşadığı ülkeleri hedef almıştır. İtalya’nın Libya’yı, İngiltere’nin Hindistan’ı ve Mısır’ı, Fransa’nın Cezayir’i, Rusya’nın Kafkasları, Sırbistan’ın Bosna’yı, İsrail’in Filistin’i, ABD’nin Irak’ı ve Afganistan’ı istila etmesi Batı’nın İslam dünyasına karşı olan birikmiş nefretinin doygunluğa eriştiğinin görüntüsünü zihinlerde canlandırmıştır. Bununla birlikte sömürge dönemi boyunca uygulanan imha operasyonları ve toplama kampları göstermiştir ki, yok edilen sadece bir yaşam değil; nefret edilen bir kültür, ötekileştirilmiş bir kimlik, sembolleştirilmiş bir medeniyettir. Böylece zamanlar üstü ve mekânlar üstü bir fenomen olma özelliğiyle külli bir görünüş ve duruş olan Batı, İslam dini ile olan yarım kalmış hesabını fiziki müdahale alanına da aktararak nihai hedefini gerçekleştirme çabası içine girmiştir.
           

Batı’nın fantezilerle kurulu doğruluk rejiminin geçmişinden aldığı ilham vasıtasıyla “efendi” pozisyonuna bürünüp kendi dışındakilerini şeyleştirme operasyonuna karşı, daha ortaya çıktığı ilk andan itibaren karşı koyan İslam, egoizmle yoğrulmuş Batı dünyasının birçok cepheden yaptığı pervasız hücumlara maruz kalmış ve kalmaya devam etmektedir. Yaşamı, kendiliğindenliğin biçtiği sınırlar dahilinde yürümesine gayret ettiği sürece de İslam’ı kendisine bir rakip olarak görecek olan Batı, ona karşı sistematik bir şekilde yürüttüğü psişik ve fiziki akıl-dışı saldırganlığıyla tarihin beyaz sayfalarında kara bir leke olarak anılacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar