1. YAZARLAR

  2. Kutbeddin Nurlubaş

  3. Batı Felsefesi mi? Kur’an Hikmeti mi?
Kutbeddin Nurlubaş

Kutbeddin Nurlubaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Batı Felsefesi mi? Kur’an Hikmeti mi?

A+A-
Memleketimizde, bölgemizde son dönemlerde sıcak ve tehlikeli olaylar cereyan ediyor. İnsanlar katliama maruz kalıyor. Öldürülüyor. Kanlar akıyor. İlk kıvılcımı, Kabilin Habili öldürmesiyle başlayan insanın birbirini öldürmesi, bütün hızı ile devam ediyor.
 
Peki, neden böyle oluyor ve bu olayları, bu güç gösterisini harekete geçiren saik nedir, diye düşündüğümüzde, İnsanın mahiyetinde var olup, temsilciliğini maddeci, tabiatçı ve sefih batı uygarlığının, felsefesinin toplum hayatına verdiği prensiplerle birebir örtüştüğünü görüyoruz. Gerçi, bu anlayış ve uygulamalar insan kaynaklı olduğundan, tarihin her döneminde ve dünyanın her coğrafyasında tezahürlerini görmekle beraber, 19. yüz yıldan beri batı, bilimsel bir kılıf giydirmiş ve teknolojik başarısı ile de bütün dünyayı etkilemeye devam ederek bu anlayışın temsilciliğini yapmıştır.  Osmanlının son döneminde, Avrupa’ya gönderilen öğrenciler, bu felsefenin etkisinde kaldığı gibi, açılan batı tarzı okullarda da, bu fikri işlenip, yeni sitemin kurulmasına ön ayak olunmuştur. Yanlış anlaşılmasın Avrupa en azında ikidir. Hak ve hukuka, teknolojiye ve sosyal hayata hizmet eden bu Avrupa, eleştirdiğimiz muhatap değildir.
 
Batı felsefesinin sosyal hayata verdiği prensipler beş olumsuz prensip üzerine kuruludur. Batı’dan kastımız, artık coğrafik bir bölgeden ziyade, dünyada bir zihniyeti kast ediyoruz.
 
1-   Dayanak noktası kuvvettir, güçtür; Yani kim güçlü ise, o atını koşturuyor. O harekete geçiyor. Gücü ile alanını genişlendiriyor. Güç ve kuvveti ile ayakta durmaya çalışıyor ve varlığını devam ettiriyor. Aslında bu, Tabiat Felsefesinin evrim anlayışının neticesidir. Güçlüler yaşar, zayıflar hayat sahnesinden silinir gider. Böylece doğal ayıklama gerçekleşir. İşte bunun toplum hayatındaki yansıması, güçlü millet yaşar, zayıf millet hayat sahnesinden elenir, sonucunu doğurmuştur. Güçlü şirket yaşar, zayıf şirket gider. Güçlü takım kazanır, zayıf takım kaybeder. Onun için batı güçlü olduğu zaman, gücünü kullanarak sömürgeci olmuştur. Burada güç hiç olmasın ve hepten kötüdür iddia etmekten ziyade, Gücün kontrolsüz, hukuksuz ve haksız uygulanmasıdır.

 2-   Hedefi çıkardır, menfaattir; Bu çıkar hedefi, onu ileriye sevk etmekte ve harekete geçirmektedir. Çıkarı için yapamayacağı şey yoktur. Çünkü hayatta hedefi haz ve hedonizmdir. Epikürcü bir anlayışla, faydasını nazara alır. Devamlı pragmatist bir duruş sergiler. Kalıptan kalıba, kılıftan kılıfa giren bir tavır sergiletir. Bu çıkar, başkasının zararına olsa da fark etmez. Hatta kendi rahat ve çıkarını başkasının zararında görür. Onun için emek sarf etmeden, emeği sömürür. Kapitalist karnını şişirir. Başkası, reel bir şekilde gerçek mal ve hizmetler üretir. O, rantiye ve hortumlamalar ile gününü gün eder. Başkasını kullanarak, her türlü nam ve şerefi kullanır. Bu konuda başkasının yararını ve menfaatini, aklına bile getirmez bir ğanimeci tavrını ortaya koyar. Hak edip etmediğine bakmaksızın nereden gelip gelmediğini sorgulamaksızın, yutup midesine indiriverir. Onun için nerde menfaati olan petrol, doğalgaz ve zenginlikler varsa oraya çullanır.

3-   Hayatı bir çatışma ve mücadele olarak görür; Yani hayatta kalmak için herkes, ancak gücüyle hedefteki çıkarına ulaşmak için çatışma ve çarpışma yöntemini benimser. Zaten bu prensip, ilk iki esasın zaruri bir sonucu olarak ortaya çıkar. Hayatı öyle tasvir eder ki, kargaların leş üzerindeki mücadelesi gibi, hayatta kalabilmek için, bu mücadeleyi hayatın merkezine koyar. Çünkü evrendeki işleyişi felsefik olarak zıtlıkların çarpışması olarak izah eder. Toplumsal yansıması da, insanların, şirketlerin ve milletlerin, bir biriyle mücadele temeli üzerine hayatı kurgular.  Bu anlayış, “Pencerene… pen takacaksın, komşuna fark atacaksın” söylemini sloganlaştırır. Onun için batı, kendi tarihi, 400 yıl iç mezhep ve millet savaşları ile çalkalanmıştır. Birinci ve ikinci dünya savaşları ile milyonlarca insanlarının bu mücadelede ölmelerine sebep olmuştur. Kürtlere karşı da, özellikle 1925 ten beri hep çarpışma ve mücadele eksenli bir prensip üzerinde hareket edildiği göze çarpıyor.

4-   Toplumlar arası bağı, ırkçılık ve menfi, olumsuz milliyetçiliktir; Elbette ki bu prensip de, ilk üç esasın sonucu olarak karşımıza çıkar. Irkı ve milliyeti, mabut haline getirir. Irka ve millete taparcasına her şeyi onun etrafında döndürür. Başka ırklar ve milletler için empati yapmaz. Onların da hakkı ve hukuku vardır diye düşünmez. Irkı ve milleti hayatın merkezine oturtur. Hata diğer millet ve ırkları kendine hizmetkâr ve köle görmek ister. Bu mümkün değil ise, ötekileştirip düşmanlık yapar. Şeytan olarak gösterip, ortadan kaldırmaya çalışır. Aslında ırkçı ve menfi milliyetçilik putu veya tağutu, ene tabir edilen benlik tağutundan sonra, tabiat tağutunu netice veren bir ara tağut olarak kendisini gösterir. Bunlar ırklarını ve milletlerini de,  gerçekte sevmezler. Belki şahsi çıkarını, kavminin ve milletinin içende arayan sinsi ve dessas bir ırkçı ve milliyetçidir. Hatta başka milletlerden insanların varlığını da kendi milletinin varlığına armağan eder. Bütün düzenleme ve yaşamamı buna göre kurgular. İlginçtir batıda, 1789 Fransız ihtilalı ile birlikte ortaya çıkan değişim ve dönüşüm, hak, hukuk ve özgürlük ile başladığı halde, insanları tek tipe indirip, yerelliği yok etmiştir. Tek tip giyim tarzı, tek tip eğitim sistemi, tek tip hayat tarzı gibi, özgürlükleri kısıtlayıcı ve hatta insanların özeline de müdahale edici ve geçmiş yönetimlere taş çıkartacak derecede, despotik Ulus Devlet yapılanmalarını netice vermiştir.

5-   Hayatın gayesini nefsanî arzuları tatmin ve ihtiyaçları artıran tüketim çılgınlığıdır; Elbette ki bu esas da, ilk dört prensibin tabi bir sonucu olarak uygulama alanını bulmaktadır. Evet, insan ne melektir ne de şeytandır. İnsanda hem müspet, olumlu ve iyiliğe sevk edici duygular, kabiliyetler ve hisler olduğu gibi; menfi olumsuz ve kötülüğe çağrıcı kabiliyetler duygular ve hislerle de donatılmıştır. Nitekim Şems Suresi 7. ve 8. ayetlerde ifade edildiği üzere, “ Nefse ve onu düzenleyene yemin olsun ki, Ona, hem takva, yani sorumluluğunu hatırlatıcı ve iyiliğe sevk edici ilham, bildirim yapıldığı gibi, onu kötülüğe sevk edici doğrudan ayırtıcı ve aşağı seviyelere indirici, vesvese ve bildirimler de yapılmaktadır” diye tarif edilmektedir. İnsan iki yönlü yaratılmıştır. Bir yönü hayra, diğer bir yönü şerre bakar. Bir yönü yükseklere doğru uçucu, diğer bir yönü alçaklara düşürücü sevkiyatlar yapmaktadır. İşte bu felsefe, bu kötü, olumsuz ve evrendeki düzene muhalefet edici yönlerini, tatmin etmeye, geçici zevklerini doyurmaya itici olarak, hayatın kıymetini ve değerini bilmeden sadece tüketmektedir. Bu anlayışta olanlar, dış görünüş olarak çok şen ve şakrak olarak görünürler. Fakat iç dünyaları kof ve çürümüş durumdadır. Bütün güzelim kabiliyetler tozlanmış, paslanmış ve işlevsiz kalmıştır. Cisimleri yüzeysel zevk ve lezzet içerisinde, fakat kalpleri, akılları ve ruhları elem içinde elem, sıkıntı içinde sıkıntı ve azap içinde azap çekmektedir. Bunları da hissetmemek, düşünmemek için bulunan çare ise, ya sarhoşluk veya lüzumsuz ve gereksiz eğlencelerdir. Fakat iç dünyadan kendini hissettiren bu içten kaynayan duygu ve düşünceyi bastırmak ne mümkün… İşte bu insanlar bu durumlarında öyle monoton bir hayat yaşarlar ki en büyük zevk ve lezzette onları, tatmin etmez. İnsan yapısına aykırı fantezilere girişmeye çalışırlar. Bunlarda da kâr etmeyince, uyuşturucu ve uyutmaya kendilerini kaptırıp, İnsanlıktan istifa yolunu seçerler.

Şimdi de, bu olumsuz esaslara karşılık müspet ve olumlu prensipler üzerine kurulu Kur’an Hikmeti ve Vicdan medeniyeti esaslarını belirtmeye çalışalım.
 
1-   Dayanak noktası, kuvvete güce bedel, hak ve hukuktur; Güç varsa da, hakkın emrindedir. Harekete geçirici saik haktır, hukuktur. (Onlar için elinizden gelen kuvvet ve atlı birlikler (savaş araçları) hazırlayın. Böylece onlarla, ALLAH'ın düşmanlarını, düşmanlarınızı ve onlardan başka bilmediğiniz, ancak ALLAH'ın bildiği kimseleri caydırırsınız… Onlar, barışa yanaştığı zaman, sen de yanaş ve Allaha tevekkül et. Enfal 60,61) Bu hikmetin toplumu, zulmü alkışlamaz ve zalimi asla sevemez. Yumuşak başlı da olsa uysal koyun hiç değildir. Başı kesilebilir, fakat boynunun çekilmesine razı olmaz.  Kanayan bir yara gördü mü, yanar ta ciğeri. Zalim hariç düşmanlık yapmaz. Mazlumu ise sadece sever ve yardımcı olur. Zalim ayağını, boğazına bassa bile ayağını öpmez. Gerekirse yüzüne tükürür. Ruhu kurtulur, cesedi de bir mazlum şehit olur. Kısacası, kim olursa olsun, hangi sınıftan, cinsten, ırktan, milletten ve dinden olursa olsun, bir hakkı hayatı var düşünür. Başkası zayıftır diye, hukukunu göz ardı etmez. Üstelik elinden tutup kaldırır. Çamura batmışa bir tekme de kendisi vurmaz. Onun için en şefkate muhtaç tabaka olan yetimlerden, çocuklara kadınlara, mazlum ve masum milletlere kadar şefkat kanadını gerer. Yapabildiği varsa hak ve hakikati hatırlatır. Herhangi bir kimseyi, toplumu ve milleti despotik tatbikatlara zorlamaz. Bütün yaradılıştan özelliklere saygılı olur. Hak terazisiyle gücünü kuvvetini, hakikate hizmetkâr yapar. En karşılıksız hizmet anlayışına sahip anne duygusunu referans alır. Cenneti ve mutluluğu bunun altında gösterir. Devlet, mahkeme nüfuzlu kimse kendilerinden olmasına rağmen kendilerinden olmayan güçsüz ve zayıf tarafı destekler ve haklı çıkartır. Böylelikle kalbini kazanır.( Hz Alinin bir normal Yahudi ile İslam mahkemesindeki yargılanması ve sonucu) Kendi topraklarında kendilerinden olmayan ve kendileri gibi düşünmeyeni kendi hukuklarında muhakeme olmalarının imkânlarını sağlar.( İslam tarihi boyunca Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi vs.ye özerk bir alanının verilmesi) Kendilerini müdafaa için zorlama engeller çıkartmazlar. Doğal ve yaradılıştan bütün özellik ve güzellikleri var edilmiş birer çiçek buketi olarak algılar.( Selmani Farisi, Bilalı Habeşi ve Suheybi Rumu isimlendirmelerinden çekinmez ve korkmaz.)  Değil, insanların hakkını hukukunu, hayvanların bitkilerin ve cansız eşyaya değer verir ve birer nimet olarak görür. Yanı, içinde yaşanılan çevreye münasebeti disipline etmek için günlük, haftalık, aylık, senelik ve ömürlük eğitim ve provalardan geçirir.(Namaz, Hutbe, Oruç ve Hac) Hatta bazen öyle operasyonel disiplinlere tabi tutar ki bir kılını bile koparamazsın. Bir dalı koparamazsın, bir meşru avı bile avlayamazsın(Hacda ihram). Hata bazen hayatın hak çizgisinde kalması için öyle vicdani disiplin uygular ki, kendi mutfağında kendi suyunu bile içemezsin diye, öyle provalardan geçirir ki gücün verdiği atmosferle tanırlaşabilen insana, acziyetini ve haddini vicdanında hissettirir(Oruç).  İşte böyle hak ve hakikate ulaştırıcı disiplinler uygulayan ve bir karıncanın da hukukunu zayi etmeyen bir hikmet, (“Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler” dedi. Neml ,18) , nasıl olurda, yaratıkların eşrefi, insanoğlunun zayıf ve koruyucusuz topluluklarının(Kürtlerin) hukukunu, nazara almasın. Bu kesinlikle mümkün değildir.

2-   Hedefi çıkara bedel fazilettir, diğer gamlıktır; Birinci prensibin sonucu olarak elbette fazilet ve diğerkâmlık ortaya çıkacaktır. Bu hikmetin verdiği böyle bir dersle, Zor durumda kalan kardeşlerine evlerini barklarını, bahçelerini, tarlalarını hizmetlerine sunarlar(Muhacir Ensar kardeşliği). İnsanlığı dünyevi ve uhrevi ateşlerden kurtarmak için fedakârlıklarda bulunurlar. Öyle bir fazilet ve diğerkamlık misali sergilerler ki başkasına verdiklerini kendilerine kalmış, kanilerinde kalmışı aslında kendilerinde kalmamış olarak görürler.( Hz Peygamber (a.s.m) evinde verilen bir adakta, boyun kısmı hariç hepsi dağıtılmıştı. Ve “yalnız bu boyun kısmı bize kaldı” denince, Hz Peygamber(a.s.m), “ Bu kısım hariç hepsi bize kaldı.” diyebuyurmuştur.) Komşuları aç iken uykuları gelmez olan bu hikmetin insanlarının komşu milletlerini elbette ki perişaniyetlere duçar etmeyi akıllarına dahi getirmezler. Ellinden tutup kendilerinin kullandıkları bütün hukuklardan yararlandırma erdemini gösteririler. Sen çalış ben yiyeyim demediği gibi, ben tok olayım başkası açlıktan ölsün bana ne diye de hiç düşünmez. Tam tersi olarak çalışır ve çalışmaya güç ve imkan bulunmayanlarla kazançlarını belli oranda paylaşırlar. (Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe siz gerçek iyiliğe eremezsiniz. Aliimran,92) Tarih boyunca vakıf müesseseleriyle, hep bu fazilet ve diğerkâmlığı kurumsallaştırmışlardır. Savaş meydanında suya muhtaç iken suyu içmeyip, diğer su isteyen diğer bir arkadaşına teklif ederler ve hayatı pahasına bu fazileti gösterirler.(634 tarihinde Yermuk harbindeki Hz Huzeyfenin hatırası).  Anne gibi karşılıksız, beklentisiz verirler. Ve, kardeşim, daha ne istiyorlar, deme kabalığını göstermezler. Üstelik faziletin erdemin özelliği olarak karşıdaki istemese de hukukunu ve hakkını vermeyi bir fazilet bile saymazlar. Ancak fazlasını yaptıklarında belki bir erdem olarak görürler. Hatta bunu bile ihlâslarına zarar verir olarak kabul ederler. (Sana gelen her iyilik Allah’tandır, kötülükler de nefistendir. Nisa,79)

3-   Hayat düsturunu, bir dayanışma ve yardımlaşma olarak görür; Kâinattaki bütün çeşitlilik ve çokluğun, Esmai Hüsna(En güzel isimler) vasıtasıyla yardımlaşmacı ve dayanışmacı bir şekilde izah eder. Ona bağlı olarak toplum hayatında yardımlaşmayı esas haline getirir. Güçlüyü, Yöneticiyi zayıfın emrinde hizmetkâr eder. (Kavmin efendisi, kavmin hizmetkârıdır. Hadisi Şerif) Zengini en az kırkta bir, fakirin yardımına koşturur.(Zekât) Zayıf bir milleti değil ezmek üstelik tanıyıp yardımcı olmaya çalışır. Zaten insanlar tek başına yaşamadıklarından çalışmaların sonuçlarını değiş-dokuş ederek yardımlaşma içinde toplu olarak yaşarlar. Bu anlayışı milletler seviyesinde birbirlerindeki meziyet ve özelliklerden yararlanarak dayanışma içinde olarak münasebetlerini sürdürürler. Hatta bu yardım konusu o kadar önemli ki, eğer bir yetim ve yoksul gibi alt tabakaya yapılmammışsa en önemli ibadet olan namazı kılan bile, yerilmiş ve eleştirilmiştir. (Dini yalanlayanı gördün mü? O yetimi itip kakar. Yoksulu doyurmaya teşvik etmez. Yazıklar olsun o namaz kılanlara. Maun Suresi). Hatta savaş esirine bile, yetim ve yoksul hassasiyeti ile yardıma koşulması gereken bir sorumluluk olarak öne çıkarır. Esir yani düşman görülen taraftaki bir tutsağı en sevilen şekilde ikrama kavuşturulması uygulaması sergiler.( Onlar içleri çektiği halde yemeklerini yoksullara, yetimlere ve esirlere yedirirler. İnsan suresi 8) Hele ölenlerin kulak, burun gibi azlarını kesme olarak tarif edilen “müsle” uygulamasını, hayvana bile uygulanmasını bir ilkellik ve vahşet olarak fıkhında ortaya koyar. Bu hikmeti gericilikle suçlayanların, bu modern zamanlarda en büyük geriliği ve hatta ilkel dönemleri geri bıraktıracak, vahşet uygulamasını ortaya koymaktadırlar.

4-   Toplumlar arası bağı din( aklı selim ve genel vicdan prensipleri), sınıf ve vatan bağıdır; İnsanları kendilerinin müdahale edemediği etnik köken ve ırkçı söylem yerine, aynı evrensel değerlere inanmış ve kabul etmişlerle bağ oluşturduğu gibi, hangi inançtan ve etnik köken ve ırktan olursa olsun münasebetlerini mesleki birliktelikler halinde sürdürür. Ve aynı toraklarda ve coğrafyada bulunması halinde inanç, etnik köken ayrıt edilmeksizin bağlarını sıklaştırır. Medine site devletinde Müslümanlar, Yahudi,  Hıristiyan ve diğer gruplarla birlikte bir sözleşme çerçevesinde( Anayasa) ilişkilerini devam ettirme pratiği yaşanmıştır. Hatta müşriklerle Hudeybiyede, anlaşma yapılarak barış içinde yaşama sağlanmıştır. Kısacası söylenecek en son söz olarak, kim olursa olsun hangi inanç ve milletten olursa olsun, insani münasebetler kurulup, barış içinde yaşanma azmi gösterilir. Tek istisna var ki oda kim olursa olsun, (“Fe lâ udvâne illâ alez zâlimîn; Düşmanlık ve adavet ancak zalime ve zorbaya karşı yapılır.”Bakara suresi, 193)  Bu demek değildir ki doğruları ve güzellikleri müspet bir şekilde, hikmetle anlatma cehd ve gayreti yapılmayacaktır. (Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel örneklerle çağır. Nahl,125) Hatta bu barış münasebetleri güzelliliğin hak ve hakikatin ortaya çıkarılması için gereklidir. (Onlar barışa yanaştığı zaman, sen de yanaş ve Allaha tevekkül et. Enfal,61)Toplumun farklı kabile, millet ve şubelere ayrılması, inkâr ve düşmanlık sebebi değil, tanıma, tanışma ve yardımlaşma sebebi olarak görür. (Hucurat,13)

5-   Hayata verdiği gaye, nefsani arzuları engelleme ve insanın iyi duygularını harekete geçirerek hakiki insan edip, iki cihanın mutluluğunu temin etmektir;  İnsanın mahiyetini iyi bilen objektif bilgi olan vahiy ile( Yaratan hiç bilmez mi? O Latiftir; inceliklere nüfuz edici ve Habirdir; haberdardır. Mülk,14) insanı iyi tanıyarak, imtihan olunması için hem iyi, hem kötü duygu ve kabiliyetlerle donatılan insanı, sanatını iyi bilen sanatkâr uzmanlığı ile insan için lazım olan bütün Kılavuzluk ve rehberlik misyonunu kullanarak, insanda bulunan fücur, yani kötü duygu ve kabiliyetleri kaldırmak mümkün değil, ama minimum ve çekirdek halinde bırakarak, takva yani iyi duygu ve hasletleri açılıp gelişmesini sağlayarak, iki âlemin saadetini, mutluluğunu temin etmektir. Bu hikmetin müntesibi, dış görünüşte sessiz ve donuk olmasına karşılık, iç dünyası devamlı hareket ve faaliyet halindedir. Gazabı ve şehveti belki meşru olmayandan alıkonmuştur. Ama helal dairesinin genişliği ile bunları zararsız bir şekilde tatmin ettiği gibi, kalbini, aklını ve ruhunu işleterek, geliştirip inkişaf ederek, insanı kâmil olma yolunda yürüyüşünü sağlamaktadır. Var oluş hikmetini gerçekleştirecek, bilgi ve fenler ile insanlığın en yüksek derecesi olan marifetullahta, Allahı tanımada ilerleyecektir. İfrat ve tefrit, yani aşırı ve noksan gibi durumlardan düşünce ve davranışlarını çekerek, vasat ve orta yolda en doğru şekilde gidilecek, ve cennete layık bir makama yükselecek ve bu makamda melekleri bile bazen geride bırakacaktır. (Böylece sizi vasat (orta) bir ümmet(topluluk) kıldık ki, insanların üzerine şahidler olasınız. Bakara,143) İnsan ruhunda yerleştirilen, 1-menfaati kendine çekme, 2-zararlardan koruma ve 3-zarar ve menfaati ayırma, üç ana duygusunun orta ve doğru yol mertebesi olan hakkı ve helali olanını kullanma olan iffet, hakkını ve hukukunu gerçek meşru zeminde koruma ve müdafaa etme mertebesi olan şecaat ve yanlışı yanlış olarak bilip, çekinme ve doğruyu doğru olarak bilip uyma mertebesi ve orta yolu olan hikmet çizgisinde harekete ederek, kâinattaki diğer yaratık ve eşyanın bağlı olduğu düzen ve güzelliğe, özgür irdeleri ile kavuşup ezeli hikmeti gerçekleştirecektir.
 

Not: Bu prensiplerin esası, 12. Söz 3. Esas’tan, izahlar ise bize aittir.

ufkumuz.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.