1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Başörtüsü Tacizini İçselleştirme
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Başörtüsü Tacizini İçselleştirme

A+A-

     Geçtiğimiz hafta başıaçık 57 kadın, hazırladıkları bir metinle kamuda başörtüsü yasağının kaldırılması için çağrıda bulundu.  Çağrıcıların hemen hepsi yazar, akademisyen, sanatçı, aktivist.  Başıaçık akademisyenlerin eseri olan “İkna Odaları” utancını yaşayan Türkiye, bu günleri de gördü. Konferans salonlarından kovulan, galerilere alınmayan, ikna odalarında laik vaazlarla zihniyet değişimine zorlanan başörtülü öğrenci haberlerinin eksik olmadığı yılların ardından bu günlere geldik. Eminim çağrıcı kadınların hemen hepsinin başörtülü arkadaşları, tanışları, öğrencileri vardır.

     Elbet gecikilmiş bir çağrı, ama hiç olmazsa daha fazla gecikilmiş değil. Tam şimdi bu çağrıda bulunmaların çıkış sebebi olarak  Gezi Parkı eylemlerine işaret ediyor, metinde imzası bulunan kadınlar. Çünkü Gezi Parkı eylemleri sırasında başörtülü kadınların park yerinde AVM’ye, Topçu Kışlası’nın ihyasına da karşı çıktıklarına tanık oldular.

     Çağrının bir diğer sebebi, Kabataş’ta tacize uğrayan başörtülü kadın üzerinden bütün Gezi eylemcilerinin başörtüsüne karşı olduğuna dair bir kanaatin yayılması olarak gösteriliyor. Gezi Parkı’na, eylemler çığırından çıkmadan, yani çadırlar yakılmadan önceki gün gitmiş, normal bir kabul görmüştüm. Emine Uçak da gelmişti aynı saatlerde. Başörtülü oluşumuz ne olumlu ne de olumsuz anlamda dikkat çekmişti.

     Gezi Parkı’nın ilk eylemcileri, askeri vesayetin kaldırılması ve Ergenekon soruşturmaları sürecinin tamamlanması için hükümete destek vermiş kesimlerden oluşuyordu. "Başörtüsüne özgürlük" çağrısında bulunan isimlerin dile getirdiği üzere çağrının önemli ölçüde Gezi’deki başlangıç duyarlığıyla ilişkili olduğu söylenebilir.

     Çağrıcılar arasında bulunan Cansu Çamlıbel, daha önce Hayrünnisa Gül üzerinden köşke çıkacak kişinin eşinin başörtüsünün tartışma konusu yapıldığını hatırlatıyor. Kamuda başörtüsü yasağının nerede karşınıza çıkacağı belli olmaz. Hâlâ derslikten atılan öğrenci haberleri okuyoruz gazetelerde.   

     Kriz dönemlerinde de, gündeme ilişkin ilk rahatsızlık konusu olmadığı halde başörtüsü öne çıkıyor, Kemalizm'le bağlı tartışmalarda başörtüsü yasağı tartışılmaz bir büyük haksızlık olarak gündemi kaplıyor. Kahramanı başörtülü genç bir anne olan  “Teşekkürü Hakettiniz Bay Yargıç” başlığını taşıyan öyküm, 1990’lara doğru Ankara’da, Küçükesat’ta bir sokakta yaşanan bir taciz vakasının etkisiyle yazılmıştı. Gezi eylemlerinin Ankara’ya sıçramasını takiben Küçükesat çevresinde yine benzeri taciz vakalarının yaşandığını okudum, dinledim. Başörtülü kadınların sokaklardan geçişi “kenter”lerinin asabını niye bu kadar bozuyor? Nefret, tiksinti nesnesi sandıkla meşruiyet kazandı ve sokaktan geçişiyle olsun eşitlendi, öyle mi... (Oktay Akbal, “mutfaklarına çekilip kendileri gibi yobaz bir koca beklesinler” diye yazmıştı ya...)

     Modernleşmesini gerçekleştiremeyen kemalist kenter açısından başörtülü kadın, ayak işlerine bakmakla kalmasına sebep olacak “cehaleti” ve bundan mütevellit ezikliğiyle, çağdaş uygarlığa dahil olma telaşının haklı sebebi olarak hep aynı yerde, işaret edildiği konumda durmalıydı. Aklıma Kristeva’nın “Korkunun Güçleri / İğrençlik Üzerine Bir Deneme”sindeki tespitleri geliyor: “Açıkça edilgen nesneler olarak konumlandırılan kadınlar, bu edilgenliklerine rağmen hileci, “entrikacı, uğursuz” güçler olarak görülürler ve onlara sahip olanlar kendilerini bu güçlerden korumak zorundadır.” (sf. 101)

     Türkiye’deki kemalist sosyal mühendislik çalışmaları açısından ise başörtülü kadınlar daima “kurtarılacak” olan parya seviyesinde var olmaya izinlidirler. Kişiliklerinde İslam’ın kadın görüşünün olumsuzluğu yargısının keşfedilmiş / yakıştırılmış işaretlerini sergilemeyi sürdürür, kurtarıcılık ideallerinin hedef kitlesi olarak en olumsuz tanım ve rivayetlerle gündemde yer tutarlar. Başörtüsünü alışılmış “tavşan kulağı” tabir edilen biçimin dışına taşarak bağlamak bile bu tasarımları karıştırması sebebiyle bir isyan, bir entrika eğilimi, dış güç destekli bir karanlık durum göstergesi olarak okunurdu ya...

     Sabitleşmiş bu olumsuz seviyenin kimi İslamcı kesimlerde de tersi anlamda bir mücadele ruhu için yüceltiliyor olması ilginçtir. Yakın tarihlere kadar kendini “İslamcı” olarak tanımlayan okur - yazar kişiliklerden başörtüsü yasağı gerginliği kalktığında Müslümanlar'ın sistemle hesaplaşma bağlamında rehavete kapılacağı şeklinde bir kanaati duyabilirdiniz.. Bu kanaat son tahlilde başörtülü kadını sistemden ve verili dünyadan (sokaktan) kopuk, soyut, kansız cansız bir varlık olarak görmek istiyor; bu görme biçimini idealleştiriyor. Dolayısıyla sokakta başörtülü yürümek hâlâ iki yanlı baskıya karşılık sokakların dilini yeniden ve yeniden öğrenmek anlamına da geliyor.

     Kabataş’ta Gezi Parkı bahanesine sığınan saldırgan bir güruh tarafından taciz edilen genç kadının yaşadıkları, uzun zaman Gezi coşkusunu saboteye dönük bir kurgu gibi algılandı. Taciz edilen kadın başörtülü ve AK Parti ile bir şekilde ilişkili olduğu için, hakkında şaibeler üretildi. Ekranda niye görünmediği sorgulandı.  Bu sorgulamaya bazen taciz iddiasının bir kurgu olduğunu öne süren kadınlar da katıldı. Oysa çoğu kadın tacize uğramamış olsa bile, bunu yaşamış olanın başına gelenleri dile getirmekten kaçınmasının sebeplerini anlayabilir. Bir de anneyse eğer, tacize uğrayan kadın başına gelenleri içine gömmeyi tercih edecektir, ailevi ve toplumsal huzuru bozulmasın, çocukları söylentilerden etkilenmesin diye. Kabataş tacizi kişiselliği aştığı, bir grup hareketine dönüştüğü ve giderek siyasal hesaplaşma gündemine dahil olduğu için medyada tartışmaya açıldı. Taciz edilen kadın ve tanıkları konuşmaya başlamışken, tacizciler ortalıkta görünmüyor. Bu da tipik taciz ifşası korkusunu ayakta tutan yaygın bir kayboluş. Tacizci bütün çirkinliği, saldırganlığıyla geri plana düşerken taciz, maruz kalan kadının hayatına, benliğine, tenine ve kabuslarına yapışıyor.  

     Kaldı ki taciz olgusunu diyelim ki Kristeva terminolojisiyle tanımlamaya kalktığınızda, tacize uğramamış bir tek – genç veya orta yaşlarda - başörtülü kadına rastlamakta zorlanabilirsiniz. Yaşananlar çoğu zaman duyulmaz veya duyulsa bile, içselleştirilmiş olanın süzgecinde tortulaşmaya terk edilir. Başörtülü hanımlar taciz olarak tanımlanabilecek saldırılara 28 Şubat’tan sonra da yoğun bir şekilde maruz kaldılar. Fadime Şahinli mizansenden yayılan imgelerle cinsel istismara açık, kandırılmaya yatkın aklı kıt başörtülü muamelesiyle tahkir edildiler, karanlık çevrelerce kullanılan, Dolar'lı maaşlarla başını örten, ikinci kadın olma arayışına giren, zihinleri kiralık, bayağı kadınlar olduklarını öne süren sataşmalara uğradılar.

     Ne bir açıklama ne de savunma sözkonusu olabilirdi; edilgen kılınan konumları iğrençliğin delili olan manşetlerle pekiştiriliyordu. “Entrikacı uğursuz güçler”den mi söz ediyordu, Kristeva...  

     Başörtüsü kamuda tamamen serbest kalmadıkça bu tür istismar ve taciz haberleri eksik olmayacak gündemden. Toplum olarak başörtülülerin tacizini içselleştirme ve kayda değer bulmama gibi bir sorunla maluluz zaten. “Başörtülü Aday Yoksa Oy da Yok” kampanyası sırasında bu içselleştirmenin aynı zamanda başörtüsünün “iktidar parantezi” olarak anlaşılmasında etkili olduğunu dile getirdiğim yazılar kaleme almıştım. AK Parti Hükümeti, kamuda başörtüsü yasağını daha fazla gecikmeden çözmeli. Aksi takdirde başörtüsünün siyasi ve toplumsal manipülasyonların malzemesi, aracı, nesnesi kılınması sürecek. Başörtülü kadınların da Kabataş’ta tacize maruz kalan genç kadının yaşadığı gibi, kriz zamanlarının ilk hedefi kılınması olağan hale gelecek.

     DÜNYA BÜLTENİ

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.