Sedat Doğan

Sedat Doğan

Hekib - Heybe
Yazarın Tüm Yazıları >

A+A-
        “İnsan için emeğinden/emeğinin karşılığından başkası yoktur.” (53/39)
 
     Allahtan korkup hakkı gözetenlerin oruç, ibadet ve yakarışlarının Yüce Mevla’nın katında kabulü dileğiyle. Başta İslam coğrafyası olmak üzere bütün yeryüzünün mevcut bütün zulüm, merhametsizlik ve adaletsizliklerin cenderesinden kurtulması duasıyla.
 
     Medeni dünyanın tüm kabullerinde emek ile sermaye arasında sınırları yasa ve sözleşmelerle belirlenmiş bir hukuk vardır. Bu hukuka karşılıklı uyma taahhüdü vardır. iş veren belli bir ücret, zaman dilimi ve haklar silsilesi ile birilerini çalıştırır. Çalışan da bu çerçevede çalışma ahlakına uygun bir davranımla bu işi yapmaya gayret eder. Bu iş kısa veya uzun süreli olabilir. Her iki durumda da karşılıklı bir memnuniyetin söz konusu olması gerekir. Memnuniyetsizliğin başladığı yerde hukuk devreye girer. Mağdur hangi taraf ise evrensel hukuk ondan yana tavır kor.
 
     Ama mezkûr dünyanın hukukunu içselleştirmemiş ilkel kabile şefi gözlüğüyle hayatı yönlendirenlerin egemen oldukları iş hayatında bunların hiç birisi yoktur. 
 
     Bir çalışanın onuru ve geleceği çoğunlukla Ayyaş derecede içki ve diğer maddelerin müptelası olan küçük kontların, küçük neron ruhlu prototiplerin dudakları arasındadır.
 
     Onların horantasında İnsan onuru, kişi hakları, işçi hakları, sözleşmeler ve hukuk boş bir ayrıntıdan ibarettir. Sözüm ona AB’ye aday, modern Devletin hantal kontrolsüzlük ve denetimsizliği bu hukuksuzluğun ana sebeplerinden birini oluşturuyor. 
 
     Çünkü bu bölgede kişinin kolay iş bulabileceği münbit bir iş ortamı yok. Böylesi dengesizlere alternatif bir çalışma ortamı yok. Hakları gasp edilen, onuru çiğnenen çalışanın arkasını dayayacağı sağlam bir güvencesi yok. Başvurup da haklarını savunacak, dahası adamın yaşam hakkını koruyacak bir merci yok. 
 
     Öyle ya sen bir çalışan olarak bu şehirde kendine bir nam oluşturmuş falan kontu, işçi haklarına riayet etmiyor, işçilere zulüm ediyor diye kalkıp şehrin iş âlemi içinde küçük düşürmeye mi kalkışıyorsun. Bu şikâyetin eğer birkaç kuruşluk zarara mal oluyorsa, küçük kontlar hiç affetmezler insanı, hiç şakaları yok, gözü dönmüş tam bir mafya babası refleksiyle adamın alnının ortasından vururlar.
 
     Bu nedenle biz fazla ayrıntılara girmeden meramımızı genelleyici bazı mesajlarla xas u ama duyuralım. Belki bir hayra vesile oluruz. Önce konumuzla çok alakalı olduğu için şu alıntı pasajları okuyalım…
 
     “Tarih boyunca üretilen tüm değerler emek üzerine kuruludur. İnsanlığın öğretmenleri olan peygamberler kendi ellerinin emeğiyle geçinmiş, iktisadî hayatın hangi değer üzerine bina edilmesi gerektiğini fiilen ortaya koymuşlardır. 
 
     Peygamber’in bizzat kendi ifadesiyle, “İnsanın yediğinin en güzeli kendi kazandığıdır. Allah’ın peygamberi Davut da kendi elinin emeğinden başkasını yemezdi.” (Buhari, Buyû,15)
 
     Ancak bugün, emeğin yerini başka bir şey almıştır. Kâğıt kimin cebindeyse onun sözü geçiyor. Sermaye, emeğe göre öncelik kazanmış durumda. Dolayısıyla günümüz dünyasında değerler bütünüyle ortadan kalkmış bulunuyor. Nitekim modern insanın hiçbir anlam arayışı yok. Kapitalizm, özel mülkiyete ve hür teşebbüse dayanan bir piyasa düzenidir. Bir başka ifadeyle kapitalizm, sermayeye ve üretim araçlarına sahip olmaktır.
 
     Kapitalizm, maddeyi esas alan bir sistemdir. Bu bakımdan tamamen materyalisttir. İnsan da bu sistemde tıpkı toprak ve makine gibi sadece üretimde kullanılan bir araçtır, basit ve değersizdir. Dolayısıyla insan fıtratına aykırı, adaletsiz, merhametsiz ve ahlaksız bir sistemden söz ediyoruz. Emeğe saygısı olmayan, hak-hukuk, aç, yoksul, işsiz, aşsız, eşsiz tanımayan bir sistem… Buradaki tek amaç, kâr yoluyla sermayenin büyümesidir.
 
     Buna karşın İslam, karşılıklı dayanışmayı esas alır, adaleti, eşitliği, vermeyi ve paylaşmayı emreder. İslam, yeryüzündeki işlerin düzene konulması için vazedilmiş bir dindir. İnsanî ve sosyal ilişkilerin, üretim ilişkilerinin -dolayısıyla iktisadî yapının- ve siyasetin, adalet ve eşitlik üzere düzenlenmesini öngörür.
 
     Bu bakımdan o, başlı başına bir “Gerçek hayat dini”dir.İmdi, İslam’ın siyasî-ideolojik boyutunu ön plana çıkaran, ancak bugün iktidara ve “yeni zengin sınıf”a eklemlenmiş olan kişi ve gruplara sormak gerekir: Allah bir peygamber gönderdi, bir kitap indirdi; bu din nasıl bir üretim ilişkisi öngörmektedir, emek ve sermayeye bakışı nasıldır, İslam bu konulara ilişkin ne söylemektedir? Eğer bu soruları sorarsanız, alacağınız cevap şu olacaktır: “İslam ne kapitalizmdir ne de sosyalizmdir; ikisinin arasında orta bir yoldur(!)” Günü kurtarmaya yönelik bu ve benzeri cevapların hiçbir kıymet-i harbiyesi yok; zira bu zihniyet, bugün İslam’dan (Kur’an’dan ve Peygamber’in uygulamalarından) fiilen kapitalizm çıkarmış bulunuyor.
 
     Nitekim “üçüncü ve orta yol”cu “İslamcıların kurdukları işletmelere bakıldığında, bunu açık bir biçimde müşahede etmek mümkündür. Söz konusu işletmelerdeki çalışma şartları, mesai saatleri, işçi-işveren ilişkileri, ücret ve zam oranları, cemaatlerin tepesinde bulunanlarla “alttakiler” arasındaki gelir ve yaşam standardı farklılıkları, yaşanan fiili durumu bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
 
     Bu “Kapitalist Müslümanlar”, kurmuş oldukları işletmelerde asgari ücretle günde on iki saat işçi çalıştırıyorlar. Dolayısıyla bugün, Müslümanlar arasında dahi emeğin hakkı verilmiyor, “alnını secdeden kaldırmayan” insanlar arasında dahi zengin-fakir uçurumu gittikçe derinleşmiş bulunuyor. Daha da vahim olanı, bu insanların birbirlerinin sorunlarından dahi habersiz hale gelmiş olmalarıdır.
 
     İslam hukukunda ücretli işçi çalıştırmanın (ecir) belli başlı şartları bulunmaktadır. Bunlar geleneksel fıkhın ortaya koymuş olduğu düzenlemelerdir ve günümüz şartlarında ihtiyaçları karşılamaktan uzaktırlar. İşte “Günümüz Müslüman”ının emeğe bakışı, bu saray fıkhı çerçevesinde şekillenmiştir.
 
     Bu bakımdan ulvî ideallere yelken açmaktan geri durmamak kaydıyla, realiteyi dikkate alarak, bir nevi “acil eylem planı” teşkil edecek biçimde, en azından mevcut durum itibariyle İslam’ın ruhuna uygun şekilde işçi haklarının gözetilmesi, emekçinin onurlu bir biçimde geçimini temin edebilmesi açısından, Kur’an ve Sünnet’ten hareketle sıralayacağım şartların eksiksiz bir biçimde yerine getirilmesi, Allah’a ve emekçiye karşı yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktur. 
 
     Bunlar: İş akdi yapmak, hiç kimseye muhtaç olmaksızın her türlü temel ihtiyacını giderebileceği seviyede ücret vermek, ücretini zamanında ödemek, temel hak ve özgürlüklerini tanımak (haftalık ve yıllık tatil, sendika, grev, tazminat vb), sigortasını yatırmak, ona iyi davranmak, gücünün üstünde iş yüklememek, mesai saatlerini azami olarak günün üçte birini geçmeyecek şekilde belirlemek, yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmektir.(1)
     Ancak bu şartlar, hizmet sektöründe çalışan ücretli işçiler için söz konusudur. 
     
     Zira hizmet sektöründe üretim söz konusu değildir; üretilen malların kullanılması yoluyla hizmet üretilir ve bunun karşılığında gelir elde edilir. Üretim/imalat sektöründe ise ücretli işçi çalıştırma değil, emek-sermaye ortaklığı söz konusu olmalıdır. Çünkü emek, asgari şartlarda üretimin yarısını teşkil eder. Emek olmadan üretim gerçekleş(e)meyeceğine ve insan için emeğinin karşılığından başka bir şey söz konusu ol(a)mayacığına göre (53/39), mevcut şartlar altındaki “geçiş dönemi” itibariyle İslam’ın ruhuna en uygun olan üretim ilişkisi emek-sermaye ortaklığıdır. Doğru anlaşıldığı ve yorumlandığı takdirde Hz. Peygamber’in bu konudaki uygulamalarını ihtiva eden rivayetler bize oldukça geniş bir perspektif verir.
 
     Yukarıda da ifade ettiğim gibi, bunlar sadece “geçiş dönemi” diyebileceğimiz belli bir süre için bir nevi “acil eylem planı” olarak düşünülmelidir. İslam’ın önümüze koymuş olduğu ulvî idealler, bundan çok daha fazlasını gerekli kılıyor.
 
     Ancak ne var ki, bugün sakat bir Allah tasavvuru ve din algısıyla karşı karşıyayız. Kur’an’ın adil ve merhametli Allah’ı gitmiş, O’nun yerini keyfe mâ yeşâ edip eyleyen, zorba, emek düşmanı, adalet ve merhamet yoksunu bir Allah almış bulunuyor.
 
     Bu sakat tasavvura ve din algısına sahip olan iktidar kadroları maden işçileri için “Madencinin kaderi”, “Güzel öldüler” diyor, “İşçi gerekirse 16-18 saat çalışacak” diyerek adeta emekçiye meydan okuyor. Oysa Hz. Peygamber, emeği yegâne değer ölçüsü olarak görüyor ve üreten elleri öpüyordu.(2) 
 
     ( Emek İçin Acil Eylem Planı- Atillafikri- Mutezil.com)”      Bu alıntıdan sonra Ayyaş küçük neronların, küçük küçük feodal tirancıkların sözüm ona iş adamı kisvesiyle, güya bir özgürlük kalesi olmaya aday Diyarbakır’da cehenneme çevirdikleri çalışma hayatındaki dramlardan haberi olanlar beri gelsin.
 
     Çok büyük iyi niyetlerle dünyayı kurtaracaklarını inanarak kendilerini kaybedenler, Büyük Kürdistanlar kurma hayalleriyle canlarını vermeye hazır hamiyetperver dostlar, İslam şeriatını dünyaya egemen kılmak idealiyle her şeyi bir çırpıda gözden çıkarmaya aday din kardeşler… 
 
     Her nerede yaşıyorsanız yaşadığınız yerdeki “özel sektör” veya kamu sektöründeki çalışma hayatından ve çalışanların içinde bulundukları halden haberiniz var mı?
 
     Mesela özgürlüğü için çoğumuzun büyük bedeller ödemeye hazır olduğumuzu iddia ettiğimiz şehir olan Amedden, yani Diyarıbekirdeki çalışma hayatından hiç haberiniz var mı?
 
     Bu hayatın içinde iç içe geçmiş bir sefalet ve mecburiyetle ömürlerini çürüten çalışanların, yani moda deyimle emekçilerin büyük dramlarından haberiniz var mı?
 
     Çok olağan üstü şartlarda alın teri dökerek, büyük adaletsizlikler ve zulümler altında ağır kahır ve çilelerle eve bir ekmek götürmek için başta onuru olmak üzere her şeylerini kaybetmeye aday binlerce biçarenin, moda tabirle emekçinin onurlu bir ekmek kavgası için çektiği çileden haberiniz var mı?
 
     Siz adalet ve eşitlik savaşçıları, siz emek ve emekçilerin dostları, siz “çalışanın teri kurumadan hakkını veriniz”,”elinizin altında çalışanlar size Allahın bir emanetidir, onlara adalet ve merhametle muamele edin…” diyen bir dinin mensupları siz nasıl bir dünya gerçekliğiyle karşı karşıya olduğunuzun farkında mısınız?
 
     Birkaç gün hobi olsun veya başarılı bir gazetecilik örneği olsun diye yapabileceğiniz bütün kamuflajları yapın. Ve Diyarbakır’daki iş ortamını, iş dünyasını, mevcut bütün sektör ve kurumları ayırd etmeksizin, tarafsız bir gözle gezebiliyorsanız gezin. Hiç birini de kayırmayın. Ben eminim ki çalışanların içinde bulundukları kötü koşullara dair çok zengin bir malzeme ile dönersiniz. Belki olumlu bir veya iki örnekle dönebilirsiniz ki, bu da kaideyi bozmaz. iş sahiplerinin dünya görüşlerinin iş ortamları üzerinde fazla bir etkilerinin olabileceğini de hiç sanmıyorum. İster ultra sosyalist, ister demokrat veya ister helal haram gözeten bir İslamcı olsun. Hepsinin çalışana bakış açıları ve davranım şekilleri üç aşağı, beş yukarı birdir. Hepsi kapitalizmin belirlemiş olduğu katı piyasa kurallarını kendilerine Amentü kılıp her şeyi kendilerine yontarak işçi çalıştırıyorlar. Feodal kapitalizm insana hangi gözle bakıyorsa onların gözü de aynıdır. Milim şaşamaz.
 
     Çalışanın aldığı ücret zaten çok komik. Hemen hepsinde ucu açık ve karşılığı olmayan uzun çalışma saatleri mevcut. Çoğunda düzgün bir hafta sonu tatili yok. Sgk ve diğer haklar hak getire. Maaşların zamanında ödenmemesi artık alışılmış bir kural haline gelmiştir. Benim ihtiyacım, ev kiram veya borçlarım var maaşımı verin diyen işçi ya sorgusuz sualsiz kendini kapıda bulur. Ya da çok diretirse küçük ayyaş neronları tarafından feci bir dayak seremonisi ile ömrü boyunca unutulmaz bir maaş alarak orayı terk etmek zorunda kalır.. Çalışanın tahsili, görevi, mevkisi ne olursa olsun, asla ve asla patron kadar düşünebildiğini, bazı şeyleri onun kadar ve belki de ondan daha iyi bildiğini iddia etmek gibi bir akılsızlığın(!) içine düşmemeli. Zira eğer bu iddiaları doğru olsaydı patron(!) olurdu. 
 
     Bu patronluğun altyapısını oluşturan sermayenin kaynağını hiç hesaba katmadan, bütünüyle düz mantıkla her hal u kar da haklı olan patrondur… gibi yazılı olmayan bir kuralı var çalışma ortamının. Bu kuralın ihlali durumunda geçerli olan yine haklı olanın patron oluşu kuralıdır. Bu kuralı zihin ve davranışlarında iyi oturtamayan çalışanın görev ve makamı ne olursa olsun, çalışma hakkı her zaman risk altındadır demektir.
 
     Gözünü para hırsı bürümüş, hak, hukuk, Allah korkusu olmayan Ayyaş ve müptelaların insana dolayısıyla çalışana hangi gözle bakacakları ortadadır. Belki de onlar kendilerine yakışanı yapıyorlardır. 
 
     İnsanı esas üzen ise alanlarda, kitlelerin önünde, sözlü ve yazılı basında eşitlik, özgürlük, sosyalizm, proletarya hakları ve yoldaşlık edebiyatı yaparak kitleleri manipüle edenlerin. Dün mücahit ayaklarına yatıp bu gün çok katı bir müteahhit kesilenlerin çalışanlara, ezilenlere karşı sergiledikleri tavırdır. 
 
     Bunlar bu gün dahi bulundukları her ortamda iş din, iman, Allah korkusu ve vicdandan söz açılınca hala mangalda kül bırakmayan dünün mücahidi bu günün en para tapıcı müteahhitleri (ki, yıllarca küfür rejimi diye genç zihinleri iğfal edip, boş bir serapta avutarak sözüm ona en hakiki İslamcılık ve saf dindarlık yapıyorlardı). Kurmuş oldukları işletmelerde, evet o küfür rejimi dedikleri bir sistemin ürünü olan asgari ücret’in daha altında bir ücretle bu gün günde on iki saat işçi çalıştırıyorlar. Bunun adına da helal para ile çalışan müessese diyorlar. Demek ki o küfür rejimi bunlardan daha merhametli imiş. Hiç olmasa asgari ücret gibi bir maaş, sigorta, yemek, giyim, hafta sonu tatili gibi işçinin bazı temel haklarını gasp etmiyor.
 
     İşte bu Çok katı Kapitalist ve sözüm ona bir de Müslümanlık iddiası olanlar, sırıtan pişkin bir kelle ile Allahın dinini ve saf, muhtaç dindarları bir kene misali sömürüyorlar. 
 
     Bugün en hassas Müslümanlar arasında dahi emeğe saygı ve emeğin hakkı yok…Tarafsız bir gözle toplumun genel seyrine bakıldığında “alnını secdeden kaldırmayan” insanlar arasında dahi zengin-fakir uçurumu gittikçe derinleşmiş olduğu çok net bir şekilde görülüyor….
 
     Son sözler niyetine biz insanların çoğunu kandırabiliriz. Ama Allah’ı asla kandıramayız. O gizli açık her şeyimizi en ince ayrıntısına kadar bilendir. Ne yapıp ettiklerimizi çok iyi görür. İslam öğretisinin öngörüsü şudur: Küfür devam eder ama zulüm asla… 
 
     Dünyanın bütün servet ve zenginliklerini kendi tahakkümlerinin altına alanların tümünün dönüp dolaşıp gidecekleri son yer, işgal edebilecekleri yer Gorıstan(kabristan)’daki bir buçuk veya iki metrekarelik bir dikdörtgenden ibaret olan toprağın altıdır.
 
     Biz o kadar aciziz ki yeryüzündeki onca tekebbür, ceberutluk ve afra taframıza rağmen nerde, ne zaman ve nasıl öleceğimiz konusunda en ufak bir bilgi kırıntısından dahi mahrumuz. Yer altına gömüleceğimiz bile meçhuldür. 
 
     Bizim estetiğine o çok değer verdiğimiz, uğrunda ne zulümler işlediğimiz bedenimizin kuduz bir köpek veya aç bir kurt tarafından parçalanmayacağımıza dair hangimizin garantisi var. Bizden önceki kavimlerin başına gelen felaketlerde bizim için ibretler vardır. 
 
     Hal böyle iken hepimizin bir an evvel her türlü zulüm alışkanlıkları ve gayri insani hallerimizden uzak durmamız, elimizin altında çalışan, bize muhtaç durumda olanlara iyilikle muamele etmemiz. Bize emanet edilen bir şeye insan gibi sahip çıkmamız her şeyden önce insan, ardından Müslüman olmamızın bir gereğidir. Bu duyarlılığı yakalamamız en çok bizim yararımızadır. Rabbim bizlere insanca, eylem ve söylemi tutarlı Müslümancı bir yaşam nasip etsin. Bizi açlık, namus ve zulümle imtihan eylemesin.
 
     ————————————–
 
Dipnotlar:
 
1- İş akdi hakkında bkz. TDV Yay. İlmihal, İşçi-İşveren İlişkileri (a- İş Akdi), c. 2, s. 333-334; Ücretin zamanında ödenmesi hakkında: “Çalışanın hakkını alın teri kurumadan verin.” (İbni Mace, Rühûn, 4); 
Gücünün üstünde iş yüklememek hakkında: “Allah, hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemez.”(Bakara Suresi 286), 
“Elinizin altındakilere yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, onlara güçlerinin yetmediği yükü yüklemeyin.” (Buhari, İman, 22); 
Mesai saatlerinin azamî olarak günün üçte birini geçmeyecek şekilde belirlenmesi hakkında: “Ailenin, ziyaretçinin, nefsinin ve Allah’ın senin üzerinde hakkı vardır; her hak sahibine hakkını ver.” (Buhari, Savm, 51; Müslim, Sıyam, 182);
Yediğinden yedirmek giydiğinden giydirmek hakkında:“Kimin elinin altında bir kardeşi olursa, yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin” (Buhari, İman, 22).
2- Serahsi, el-Mebsut, c. 30, s. 345
( Emek İçin Acil Eylem Planı- Atillafikri- Mutezil.com)”
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.