Kutbeddin Nurlubaş

Kutbeddin Nurlubaş

Yazarın Tüm Yazıları >

A+A-

Son zamanlarda bazı yazar ve düşünürler bunu dillendirmeye çalışıyorlar.

(Müfit YÜKSEL-Ülke TV- Asında ne oldu, Akif EMRE –Yenişafak- Y.Muhafazakârlığın Resmileşmesi, Altan TAN-Radikal Röportajı)

Sonuçlarla değil, sebeplere inip çözüm arayalım. “ Ey iman edenler, İman edin...” (Nisa:136)

Müslümanlık algısı ve yorumu hâkim paradigmaya göre olunca mı bu durum ortaya çıktı?  Yani Müslümanlar, Laik ve Ulusalcı Sistem içinde hizmet edince,  kendileri de farkında olmadan dönüştüler mi? 

Her konuda uzmanlık alanına başvurulur. Bu meselede de tarihten, referans almamamız gerekir. M.Akif’in dediği gibi “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar. İbret alınsaydı, hiç tekrarlanır mıydı?”

Hıristiyanlık, bin bir zorlukla, Roma İmparatorluğu içerisinde çalıştı. Sonunda 312 yılında Roma, Hıristiyanlığı kabul etti. Fakat bu sırada da,  Hıristiyanlık hakiki kimliğinden uzaklaşıp, pagan düşünce ve fikirlerle karışmış oldu.

Ve daha sonraları, Dünyayı etkileyen Avrupa’da ki, değişim- dönüşüm gerçekleşti.  Avrupa’da, 1789 tarihinde olan  Fransız İhtilal’ı ile başlayan zincirleme hadiselerin ( Laisizm, Pozitivizm, Materyalizm, Sosyalizm  v.s.) gerçekleşmesinin sebebi,   üç ana grupta toplanabilir. (29.Mektub 7.Kısım 2.İşaret)

Birincisi: Hıristiyanlık dini,  özellikle has mezhebi olan Katolik Mezhebi, Hükümet adamları ve üst tabaka  elinde  halk tabakasına, fakirlere ve mazlumlara karşı bir tahakküm, baskı ve zulüm vasıtası olmuştu. Hatta Fransa’da, İhtilalı çıkaranlar “serseri” tabir ettikleri bu halk tabakasından fakirler ve mazlumlar idi. Ve bunlar Hıristiyanlık dininden medet beklemiyorlardı artık, çoğu dinsiz oluyorlardı.

İkincisi: Katolik Mezhebi, Mütefekkirlerin ve Bilim Adamlarının önünde engel oluyordu.  Onları Dinsizlikle suçluyordu. Galile idam edildi. Kopernik, Güneş Sistemi ile alakalı Modern Astronominin temelini teşkil eden kitabı, ölümünden sonra yayınlandı.

Üçüncüsü: Yine Hıristiyanlığın farklı mezhepleri,  300-400 sene dahili karışıklık, savaş ve katliamlara sebep olmuştu. Hatta İngiltere eski başbakanı Toni Blair “ Biz Avrupalılar, İnsan Hakları, Özgürlük Düşüncesi ve Demokrasiye kolay gelmedik. Senelerce birbirimizi öldürdük.” (BBC) demişti.

Halbuki İslamiyet;

Birincisi: Üst tabakadan ziyade mazlumun, fakirin dayanak noktasıdır. Faizin haramlığı, zekatın farziyeti bunu gösteriyor. Temel prensiplerinde; “ Dini yalanlayanı gördün mü? O yetimi itip kakar ve yoksulu doyurmaya teşvik etmez. Yazıklar olsun o Namaz kılanlara. -Maun Suresi- ”  Neredeyse dini yalanlama ile yetimi itip kakmak ve yoksulu doyurmaya teşvik etmeme, denk tutulmuştur.

İnsan suresinin 8, ve 9. Ayetlerine göre esir, yani dört duvar arasındaki mazlum, nasıl bir yetim ve yoksul şefkatiyle muamele görüyor;  İşte,“Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. " Hümanistler bu hakikatin önünde diz çökmelidir.

Hz. Peygamber “ İnsanların en hayırlısı İnsana Faydalı olandır. Kavmin Efendisi kavmin hizmetkârıdır. Arab’ın Aceme, Acemin Arab’a,  üstünlüğü yoktur” gibi prensiplerle devamlı üst tabakayı ve yöneteni, halka ve insanlara hizmetkâr konumuna getirmiştir. Pratik uygulamasında da Mekke reislerinden Harisin “Muhammed bu siyah kargadan başka kimseyi bulmamış ki, bunu (Bilali Habeşi) müezzin yapmış “ denilmesine karşılık, Hz Peygamber (a.s.m), Siyah ırktan Bilali Habeşi’yi kendi kutsalı olan Kabe’nin damında, siyah bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. Ve adeta sözcüsü, ilancısı yapmıştı. Ve başka milletlerden sahabelere, ayrılık izlenimi verir diye kimliklerini unutturmuyorlardı.

Örneğin: Selmanı Farisi. Suheybi Rumi ve Bilali Habeşi, diye tanımlıyorlardı.

Ne küçümseyici, nede de inkâr. Sadece ontolojik varlığa (Allahın Yaratma biçimine)saygı duyuyorlardı.

İkincisi: Kura’nı Azimüşşan’ın “Hiç düşünmez misiniz? Tefekkür etmiyorlar mı? Akletmezler mi?“ gibi ifadeleriyle akla makam veriyor. Düşünce adamlarını susturmuyor. Din namına değer veriyor.

İşte İmamı azam, İmamı şafi, İmam Hanbel, İmam Malik, Eş’ari ,Maturidi, Gazali, Razi, İbnisina, İbni Rüşt, Harizmi, Cabir,İbni Heysem,Taberi ,İdrisi, Cezeri,Amidi, Dinaveri,zahravi,  zerkali v.s.  gibi Milyonlar insanlık alemini ilim ile irfan ile doldurmuşlar ki, 1085 te Hıristiyanların eline geçen Toledo da, İslam birikimi tercüme kurullarında Latinceye çevrilip,  Avrupanın aydınlanmasına önemli sebep olmuşlardır. (Kaynak:  Fuat SEZGİN Alman Gote Üniversitesi)

Üçüncüsü: İçtihattan dolayı sadece bir veya iki kere dâhili karışıklık olmuştur. (Cemel Olayı)

Sıffin olayını Hilafet ve Saltanat olarak, Hz. Hüseynin şahadetini ise, milliyet ve din mücadelesi olarak değerlendirilmektedir.( 15.Mektup)

Evet, “Ne İslam, Milliyetin emrine verilmeli. Ne de İslamiyet, güçlenmesi için, Milliyet duygusuna ihtiyacı vardır.”  Çünkü, Zümer suresi  2. ve 3. Ayetleri , dini sırf Allah için, yaşamamız gerektiğini  başka bir vesile ve gaye aramak ise, red edilmektedir.

“ Şüphesiz, sana bu Kitab'ı hak ile indirdik; öyleyse sen de dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet et.  Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) ‘Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.’ Elbette Allah, kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, hakikati örten kimseyi hidayete erdirmez.”

Evet, Katolik Kilisesi, Aydınlamacılara kızacağına,  kendisi biraz akla yanaşsaydı, belki de pozitivizm ve materyalsizim gibi, dini dışlayan akımlar doğmazdı.  Ayrıca kapitalistler, sosyalistlere düşman olacağına, çalışanın alın terinin karşılığını verselerdi, belki “Bolşevik İhtilalı” olmazdı

Emeviler, ehli beyte ve Hz Hüseyne, katliamlar ve zulümler yapmasaydı, şiilik bu kadar sünni  dünyadan uzaklaşmazdı. Yine Emeviler, İktidarlarını düşünsel meşru temele oturtmak için, Cebriyeyi desteklemeseydi, belki de Mutezile bu kadar aşırıya gitmez, Me’mun İktidarındaki gibi kendisi de baskı yapmazdı.(Ahmed ibni hanbel’e  “Halkı Kur’an” meselesi sebebiyle yapılan eziyet)

Sonuç olarak, Nasıl bir Müslümanlık algısı oluşturduk ki, 1. Mazlumun, 2. Düşünürün ve 3.Huzurun dayanağı olan İslamiyet, Kürt gençleri için en önce dayanak noktası olmadı. Yoksa bilerek mi bu alan yok edildi?

Türkiye’deki muhafazakâr Müslümanlar, tarih bilgisinden yoksun bırakıldığından, özellikle müspet hareket tarzı, yanlışa, müspet tarzda da olsa, itiraz etmeme gibi bir yanlışla yorumlanabildiğinden, diğer konularda istikameti muhafaza etmelerine karşılık, milliyetçilik konusunda, kendilerini, değerlerini, tarihlerini yasaklayan Laik ve Ulusalcı Resmi söylemi, müdafaa eder konuma geldiler.

Bir örnek olarak, şöyle ironi bir durum vardı. Üstad Said Nursi’nin Reisi Cumhura ve Başvekile gönderdiği mektupta ifade ettiği,  “Bir Kürt talebem vardı “ ifadesi, “Türk olmayan bir talebem vardı.” biçimine dönüşmüştü. Bu durumlar, elbette ki insanlar sesini etmesellerde,  dikkatlerden kaçmıyor.

Şunu da söyleyelim ki, Kürt Sorunu (Aslında Türk Resmi Sistem Sorunu) kronikleşmişse, bunun önemli sebebi, dar ve yanlı bir tarih öğretimidir. Derhal sağlıklı bir tarih öğretimi başlatılmalıdır.

1928 Harf İnkılâbından sonra, milletin İslam medeniyeti ile bağı koparıldı. Sağlıklı bir tarih ve birikimden yoksun bırakıldı. Bunun üstüne de, ilk öğretim birinci sınıftan itibaren, üniversite son sınıfa kadar, sadece yanlı ve dar İnkılâp tarihi okutulmaktadır.

Anadolu tarihinden bahs edilirken, kadim İslam  Coğrafyacıları ve Tarihçileri başta Mesudi(ö:956), İdrisi (ö:1166),İbni Haldun(ö:1406) Kürt coğrafyasını anlattığı halde( “Mukaddime”de  İdrisi’nin Kitabnında bu bölge ile ilgili geniş alıntı vardır.) Mervanilerden ve Eyyubilerden hiç bahs edilmediği gibi, Selçukluların  İç ve Batı Anadolu’ya girişi, bugünkü milliyetçi paradigmayla değerlendiriliyor.

 Osmanlı zamanındaki, Sultan Yavuz Selimin 25 Kürt beyi ile İdrisi Bitlisi vasıtasıyla yapılan Anlaşmayı, ders kitapları haricinde okuyoruz.  Osmanlı Sultanlarının ağzından dökülen “Kürdistan” kelimelerini sansürsüz filmlerden seyir ediyoruz.

Van Valisi Tahir paşa, 1907 sonlarında, Sultan Abdülhamide, Üstad Said Nursi hakkında gönderdiği mektubunda, çok rahat bir şekilde  ‘Kürdistan üleması beyninde… Kürdistan talebesi… ve Kürt uleması içinde…” deyimlerini kullanmaktadır. (http://risale-inur.org/yenisite/moduller/sonsahitler/bolgeindex.php?id=44)

Bugünkü Van Valisi hala bu ifadeleri kullanabilir mi?  Veya  muhafazakar Müslümanlar buna hazırlar mı? Hâlbuki dinen hiçbir sakıncası yok tur ki, nispeten daha dindar olan Osmanlı, böyle bir dil kullanıyordu.

Bütün bunların neticesinde, resmileşen muhafazakâr Müslümanlar, birilerine kızacağına,   Halis, yansız, etkisiz bir İslami duruş sergileseydi, etrafındaki mazlumları görüp(başta Kürtler olarak), sahip çıksaydı. Elbette ki sonuç daha farklı olurdu… 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.