Songül Pala

Songül Pala

Songül Pala
Yazarın Tüm Yazıları >

A+A-

İstanbul’daki inşaat şantiyesindeki yangında 11 insanın hayatını kaybetmesi ve yaralıların yaşayacağı sıkıntıları düşününce aklıma, biz Kürdlerin bu atasözü geldi. ‘çume Humma derdimı limı nema’. Bilmeyenler için Türkçesi: ‘hummaya da gittim, derdim benden beri kalmadı’.

Kendi memleketlerinde tükenen umutlarını ‘taşı toprağının altın olmadığını’ bildikleri İstanbul’da yeşertmek için en zor işlerden olan inşaatta çalışmayı göze alarak geldiler, memleketlerinden. Büyükşehirli olduğunu söyleyenler memnun değildi, onların akın akın şehri doldurmalarından. Şehrin kültürünü, görüntüsünü(!) bozuyorlardı, bu doğulular. Üstelik suç oranları da bunlar yüzünden artıyordu!? İş için geliyorlar, işleri bitti mi gitmiyor bir de yerleşiyorlardı. Güzelim şehirlerinin bütün değerleri alt-üst oluyordu. Neden kendi memleketlerini bırakmak zorunda olduklarını düşünmek kimsenin işine gelmiyordu, bu kadar hassasiyet arasında!

Gelenlerin, gelişlerinin tek bir sebebi vardı; ekmek kavgası. Biz Kürdlerin çok aç gözleri, doymaz karınları olmalı! Olmalı ki, memleketlerinden kalkıp, ailelerinin ve kendilerinin karınlarını doyurmak için, İstanbul yollarına düşüyorlar. Memleketlerindeki işler yetmiyor, olmalı?

İşçilerin memleketlerinde iş var mı?

Hayır. Şehirlerimizde satın alınabilecek her şey var, ama satın almak için para yok. Asgari ücretle çalışacak bir iş bulmak için insanlar inanılmaz rüşvetler veriyor. Devlet mevsimlik işçilikten rahatsız ama kendisi de işsizliğe çözüm(!) için mevsimlik işçi alıyor. Böylece işsiz sayısında bir düşüş sağlıyor, istatistiklerinde?!

Köylerimizde bir savaş olduğu için çiftçilik yapılamıyor. İnsanlar hayvanlarını özgürce dağ-bayırda dolaştıramıyor. Toprakları mayınlarla nakşedildiği için ekip-biçemiyor. Olmadı, komşu ülkelere ticarete(kaçak) niyetleniyorlar. Amaçları kaçağa gidip çok kazanmak değil, kaçağın da beden işçiliğini yapıyorlar. Asıl kazanan başkaları. Olsun, şehirde de patrona çalışmayacaklar mı? Ev halkının rızkı çıksın da kimin çok kazandığına bakacak lüksleri yoktu. Bu ekmek kavgasında kendilerini sakat kalmak bekliyordu, mayınlardan veya kurşunlardan kurtulamayınca ölmek bekliyordu. Ve nihayetinde gerekli görülünce; bir pazarlığın ya da bir çekişmenin kurbanı olarak toplu şekilde bombalarla öldürülebiliyorlardı. Daha 34 canın acısı tazeliğini koruyor. Bizim bölgemizde ekmeğin bedeli ne kadar ağır……

Bu içinde yaşadığı yoksunluğun, adaletsizliğin ve bir ülke de doğusu ile batısı arasındaki uçurumun sebebini anlamaya çalışan, delikanlılığın deli çağındaki gençler bu haksızlığa bilebildikleri haliyle-acemiliğiyle karşı durmak istiyorlar. Meydanlarda gösterilerde boy gösteriyorlar. Onlar genç, kanları deli deli akıyor, tepkilerini gösterirken neden hep sadece kendilerinin meydanda kaldıklarını düşünmeleri için da ha çok fırın ekmek yemeleri lazım.

 Bu sorunları anlamak istemeyen sistem ‘zaten bunlar kötü adamların, kötü çocukları’ yargısı ile hapishanelere dolduruyor, gencecik fidanları. Orda da rahat bırakmıyorlar, bu toprağın mazlumlarını. Karınlarına, kafalarına indirilen darbeler yetmemiş olmalı ki, en vahşi yaratıkların yapabileceği yapılıyor ve mahremlerine de el uzatılıyor. Yapanlar biliyorlar, bu zulmü dile getirmenin dahi büyük bir cesaret gerektireceğini. Tek suçlu olanlar bu çirkinliği yapanlar mı yoksa bu fidanları bu canilere bile bile teslim edenler mi? Bu zulüm bedenleri belki öldürmüyor ama ruhlara yaptığı işkenceyi tanımlamaya çalışıyorum, olmuyor…

O yangında ölenlerin umutlarını bu gerçekler tüketmişti. Çare olarak gördükleri tek şey kalmıştı. Büyük şehirlerde ekmek kavgasını vermek, ama yine olmadı.

Arkalarında gözü yaşlı anneler bıraktılar, bu rızkın neden bu kadar ağır bir bedeli olduğunu soran. Gözü yaşlı eşler bıraktılar, eşini kaybetmenin verdiği acıyı düşünemeden çocuklarının rızkının endişesinde kaybolan. Gözü yaşlı çocuklar geçici bir ayrılık için kabul etmişlerdi babalarının gitmesine. Kızlara bebek, oğlanlara araba gelecekti, İstanbul’dan. Nasıl kabulleneceklerdi, babalarının bir ömür yokluğuna. Babaları varken hayat bu kadar zorken, yokluğunda nasıl savaş vereceklerdi; anneleriyle bir başlarına. Ve ne kendilerinin söyleyebildiği ne de kimsenin bilmek istediği yarenler bıraktılar memlekette, hayallerini gerçekleştirmek için geldikleri İstanbul’da.

Kendilerine yabancılık çekmesinler (!) diye olsa gerek, bütün gün çalıştıktan sonra uyumaları için kurulan çadırlarda sabahlıyorlardı, inşaat işçileri. İtiraz eden de yoktu. Ederlerse onların yerine çalışan bulunurdu. Bu değişmez gerçeğin bilinciyle kabullendiler, elektrikli ısıtıcılarla ısıtmayı; inşaat işinin dayanılmaz şartlarında üşüyen ellerini. Patronlar yangın söndürme tüpünü doldurmayı bile onlara çok görmüş olmalı ki, yangın çıktığında tüpleri kullanmak isteyenler boş olduğunu anladılar.

Bütün bunlar hatırlattı, ‘çume humma derdimı limın nema’ atasözünü. Gitmek yetmiyor, kurtulmak için; insana biçilen ölüm şeklinin kararına.


songulpala.urfa@gmail.com

      

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.