Songül Pala

Songül Pala

Songül Pala
Yazarın Tüm Yazıları >

A+A-

‘’Sizi bir tek candan yaratan, ondan da ya HUZUR BULSUN DİYE eşini yaratan O’dur….’’(Araf/189)

İnsanlık dünya serüvenine bir çift olarak başladı. Kadın ve erkek.. Cennette yasağı çiğnedikleri için dünyaya gönderilmişlerdi. Hz. Adem’in haberi olmadan, insanlık tarihi boyunca bu suçun Hz. Havva’nın olduğu anlatıldı. O kandırmıştı aklını çelmişti, Hz. Adem’in?! Bunu ne Hz. Adem iddia etmişti ne de Allah kitabında böyle bir şey bildirmişti ama olsun biz Allah’ın kulları daha iyi biliyorduk, emindik Hz. Hava’nın Hz. Adem’i kandırıp günaha soktuğundan. O kadar emindik ki, Habil ile Kabil’in kavgasının sebebi de kadındı.

Tevrat’ta ‘kadın ölümden daha acıdır. Salih kullar binde bir de olsa yakalarını kurtaracak fakat kadınlar arasında Allah’ın huzurunda kurtuluşa erişecek tek bir kadın bulamıyorum’ diye tanımlanmıştı kadının yeri. Kadın şeytana uyan, ilk günahın sebebi lanetli bir varlıktı. Hz. Havva’nın şahsında bütün kadınlar bu günahın sorumlularıydılar.  

1483 yıllında toplanan Hıristiyan alimleri kadının insan olup olmadığı üzerine tartıştılar, İsa’yı doğuran adanmış Meryem’i hiçe sayarak. Karar şu idi: ‘kadın da insandır, fakat erkeğe hizmet etmesi için yaratılmıştır.’ Bunu tahrif edilmiş İncil’in ‘ey kadınlar Rabbe layık olacak şekilde erkeklere itaat ediniz. Çünkü kadının başı erkek erkeğin başı Mesih’tir’ ayetine dayandırıyorlardı. Onun içindir ki Hıristiyan bazı kesimler, kesin çözüm olarak kadınlardan uzak durmayı tercih etmişlerdir.

Son peygamber Hz. Muhammed İslam’ın emirleri ile geldi. Bütün adaletsizliklerle mücadele etmek için. Kadının içinde boğulduğu zulme de çözümler göndermişti, Rabbimiz. Aşama aşama kadının hak ettiği asıl yerine oturtmaya çalışıyordu, ayetler. Bütün aşağılamalara cevap olacak bir aile yaşantısı ile Müslümanlara kadın ve erkeğin nerde durmalarını öğretti, peygamber. Bu çok zordu ama iman etmiş olanlara da çok kolay. İktidarların dini İslam olarak kabul ettiklerini iddia ettikten sonra İslam’a Allah’a iman ettiğini söyleyen Müslümanlar da günahın sebebi olarak kadını suçladılar. Çünkü Allah’ın yasalarını çiğnenirken buna bir suçlu bulmak gerekiyordu. Eğer kadın erkeğin nefsini kabartmasa bütün bu günahlar işlenmezdi! Çözüm basitti, kadın mecbur olmadıkça dışarı çıkmamalı idi, çıkarsa en tenha sokakları tercih etmeli idi, ne kadar az erkek ile muhatap olsa o kadar az erkek günahkar olacaktı. Bunları İslam alimi olduklarını kabul ettiğimiz şahsiyetler kitaplarında ayrıntılı olarak belletiyorlar, Müslümanlara.(erkek iradesinin varlığı veya yokluğu hiç mevzu bahis olmuyor her nedense, yoksa erkekler bu kadar zayıftı da bütün sorumluluk kadınlara mı kalıyordu!?) İslam olduğunu iddia eden alimlerin bütün bu söyledikleri için tek bir ayet yoktu, Kuran’da. Ama olsun, onlar; Allah’ın onların yorumlamak istedikleri şekilde düşündüğünü biliyorlardı!? Zorlama hadislerle desteklediler, fikirlerini tarih boyunca. Kadının okuma-yazması, ilim öğrenmesi engellendiği için inandı kendine anlatılan dini hurafelere. Bir süre sonra da alıştı bu kolay(!) cennet tarifine; eşine itaat et ve kurtul.

Sadece dindarlar (Yahudi, Hıristiyan, Müslüman)mı kadını aşağılamıştır?

Düşünmenin aklın öncülerinden filozofların da bu konuda söyleyecekleri vardır. Sokrat kadını öylesine tehlikeli bulmuş olmalı ki, ateş taşıyan bir kadın gördüğünde; ‘ateş ateşi taşıyor, taşıyan taşınandan daha kötüdür’ diye tanımlamıştır durumu. Sokrat kadını tehlike olarak tanımlayıp, kendini korumaya çalışırken, Eflatun küçümsemeyi tercih etmiştir ‘kadın yaratılması tamamlanmamış erkektir, gelişme ve yükselme merdivenlerinin en alt basmağında kalacaktır’ sözleriyle. Acaba kadına yöneltilen bu tanımların sonucunun Allah’ın adaletini tartıştırdığının farkında mı, sözlerin sahipleri. Allah yarattıkları kullar arasında adil davranmayıp, kimisini eksik kimisini tam yaratmış olabilir mi? Yok eğer böyle yaratıldı ise bundan dolayı suçlanabilir mi? Kendi nefislerini aklamaya çalışırken Allah’a iftira ettiğinin farkında değil mi, insanoğlu.

Edebiyatın duygulu yazarı, evrensel olmuş ‘Romeo ve Julliet’in yazarı da kadınlar için bir yorum yapmış ‘eğer yeryüzü kadınların gözyaşları ile sulanacak olsaydı, her bir damlası yılan bitirirdi’. Erkekleri kadınlara bu kadar öfkeli yapan nedir? Kadınlara olan zaaflarını kamufle etme çabası mı, yoksa kendilerinden bir parça olan kadına suçlarının günahlarını yükleme kolaycılığı mı?

Dünya yaşlanmaya devam ediyor…

 18. yy. son çeyreğinde kitlesel üretim yaygınlaşmaya başladığında her geçen gün yeni fabrikalar açılıyor ve işçiye ihtiyaç artıyordu. Erkek işçilerin kazandıkları o kadar azdı ki, bütün aile fertleri çalışmak zorunda kalıyordu, kadın ve çocuklar. Bu durum sermayedarların işine geldi. Çünkü kadın ve çocukları daha ucuza çalıştırıyorlardı. Ne de olsa kadınla erkek bir tutulamazdı, kadın ancak bir çocuk bilgisi, yeteneği ve gücüne sahipti!? 19.yüzyıla gelindiğinde haksızlık dayanılmaz bir hale gelmiş ve kadınlar örgütlenmişti. 8 Mart 1857 günü Amerika’da dokuma işçisi kadınlar çalışma koşullarının kötü olması ve ücretlerindeki adaletsizliği kınamak için yaptıkları grev sonucunda polislerin müdahalesi sonucu canlarından oldular. Bu tarihin dünya kadınlar günü olarak anılmasına 1910 yılında başlanıyor. Bu gün içi boşaltılmış salon toplantıları ile kadınların anıldığı günde kadınlar hakları için canlarını vermişti.

Bütün bu bilgiler ve yaşanmışlıklara rağmen denebilir mi ki, kadınların siyasetten, ticaretten uzak kaldığı. Tarih devlet yöneten kadınları, ticareti iş edinmiş kadınları yazmaktan geri duramamıştır. Ama nasıl, bir erkeği siper olarak kullanarak. Yönetim dediğimiz -insanların bir hedefe doğru harekete geçirmek işini- ister her hangi bir aile kararı ister bir devlet yönetimi olsun; içinde kadınlar mutlaka olmuştur, olmak istedikleri kadar. Kendini ifade etmesi istenmeyen kadın ne yazık ki açık bir şekilde değil sözcüler kullanmıştır. Kendini akıllı ve hükmeden olarak gören birçok erkek de bu durumu fark bile etmeden yönetilmiştir. Ne de olsa ‘kadın saçı uzun aklı kısa varlıklardır’ erkeği yönettiği düşünülemez.

Gelişmenin, bilginin ve gerçekçiliğin dorukta olduğunun varsayıldığı çağımıza gelelim. Kadın haklarının en iyi durumda olduğu söylenen batı kriterlerine ulaşmak için can hırac çalışıldığı bir ülkedeyiz. Müslümanı, sağcısı, solcusu anlayacağınız toplumun tüm kesimlerinin kadının içinde bulunduğu durumdan rahatsız olunduğunu ifade ettiği bir sosyal yapının içerisindeyiz. Görünen tarafıyla her kesim kadının mağduriyetinin çözümü için çaba sarf ediyor.
   

Son yıllarda kadına şiddetin önlenmesi için medya düzeyinde özellikle, programlar yapılıyor, kadın sorunu hakkında yetkin insanlar konuk ediliyor, fikirlerine başvurularak çözüm önerileri tartışılıyor. Devlet organları bu konu hakkında projelerden bahseder oldu.

İşin içinden çıkılmaz sorusu şu: madem kadının sorunları için bu kadar çalışma oluyor, bu çalışmalar hakkında her geçen gün daha çok gündem işgal edilirken, kadına şiddet azalması beklenirken neden şiddetin boyutu daha da büyüyerek kadın cinayetleri çoğalmaya başladı.

Sorunun cevabının kolay olmasını, tek adresle izah edilmesini beklemek gerçekçi olmayacaktır. Genellikle cinayetlerden sonra ilk suçlanan -öldüren koca veya sevgiliden önce- devletin güvenlik güçleri ve yargı sistemi olmaktadır. Evet, önemli oranda suç devletin yetkili organlarındadır ama bu organlar güvenlik güçleri, yargı güçleri değil, devletin bireyin eğitiminden sosyal güvenlik mekanizmalarından sorumlu olan mercileri, bunların da üstü olan yasaların yapımında insanı değil devleti koruma refleksini ilke edinmiş yasama organları suçludur. Daha sonra yargı ve yürütmenin hatalarından bahsedebiliriz. Çünkü güvenlik güçleri ve yargı organları bu toplum için hazırlanmış hazır kalıp değerler çerçevesinde hareket etmek zorundadırlar. Bu organların karşılaştıkları olaylar için an be an çözüm üretmeleri beklenemez zaten görevleri de bu değildir.

Bu çelişki ancak bir şekilde açıklanabilir. Eskiden açıkça kadına biçilen yer ve görev, bu günün modern ve kültürlü toplumu-erkeği tarafından üstü kapalı bir şekilde devam ettirilmek isteniyor. Başarılı iş kadınlarını, yazar-çizerlerini, akademisyenlerini makamlarında ve salonlarında alkışlayanlar; aynı insanlar kendi eşlerinin sosyal ortamlardan ve haklarından mahrum bırakmak için ellerinden geleni yapıyorlar, iş ortamlarında kadının yer edinmesine ve ilerlemesine üstü kapalı bir şekilde engel oluyorlar.

Eğitimsiz olduğu için kınanan ve hor görülen kadınlar, aynı zihniyetler tarafından eğitim almamaları için baskı altında tutuluyorlar. Bir insan nasıl hem hakkı olan bir şeyden mahrum bırakılır ve aynı mahrumiyetinden dolayı aşağılanabilir. Bu zulmün icat ettiği bir yöntem.   

Devletin asli görevi toplumunu tanıyarak, sorunlarına çözümler üretmektir. Ne yazık ki; kurulduğu günden beri gelenek haline getirmiş olduğu üzere, sorunlara çözümleri hep bir taklitçilik zihniyeti ile çözme yolunu tercih etmiştir, devletimiz. Kadın hakları-kadın sorununa da bu gözle bakmış, toplumumuzun kadınının sorunlarını bizim dışımızdaki toplum modellerinden yararlanarak çözmeye niyetlenmiştir. Bu toplum modeli de tahmin edeceğiniz üzere, gelişmişlik modernlik timsali(!) batı toplumları model olarak sunulmuştur. Gelişmiş bir toplum olabilmemiz için onlar gibi giyinmemiz, onlar gibi yememiz ve de en önemlisi kadın-erkek ilişkilerimiz onlarınki gibi olmalıdır. Ancak o zaman kurtulur Türk kadınları(Türkiye’de başka ırkların yaşadığı varsayılmadığı için Türk kadınları).

Geleneksel din inancı dışında değerleri olmayan-olmasına izin verilmeyen Türkiye’deki kadınların hoşuna gitmiştir, bu çözüm. Tarife göre yaşarsa televizyonlardaki özgür zengin hayatlara kavuşacak ve devlet elitlerinin vaat ettiği güvenliğe kavuşacaktır. Mutluluğun formülü basit: asgari de olsa bir maaş, birlikte eğleneceği bir erkek arkadaş(anlaşırlar ise sonra evlene de bilir) elektrik almadığı an terk etme özgürlüğü(!) ve gücünün son sınırına kadar tüketim.

Bu tarif toplumumuzdaki kadına ve erkeğe de cazip geldi.

Sorun, kadın ve erkek arasında küçükte olsa anlaşmazlıklar çıkınca anlaşıldı. Geleneklerin ve bazı dini referanslar alarak oluşturduğu erkek merkezli ayrıcalıklarının tartışmaya açılması, erkekleri rahatsız etmeye başladı. İlk anlaşmazlıklar buradan ortaya çıkmaya başladı. Erkek geçmişten kalan ‘severim de döverim de’ mantığı ile kadını ağırladı. Başta batı hayranlığının verdiği hevesle cici modern bir eşi olsun istedi ama kendisinin olduğundan emin olduktan sonra her türlü kullanma hakkına(!) sahipti.

Kadın ise bunun aksine vaat edilen refahı, sınırsız özgürlüğü ve prensesler(?) gibi ağırlanmayı bekliyordu. Ne de olsa modernlik refah demekti, canı istemediğinde bırakabilmekti. Ne yazık ki toplumumuzdaki kadın, atalarından miras kalan geleneksel dini inançların kadına ‘eşine hizmet et ki, cennetlik olasın’ dan başka bir model sunmayan esaretini yaşıyordu, yıllardır. Bunun için kadının ezilmişliğine, ikinci sınıf vatandaş muamelesine karşı; onun haklarına ona değer verdiğini iddia eden modern hayat teklifini tercih etti. Erkeğin böyle vaatlere ihtiyacı yoktu zaten ona vaat edilen sadece daha cici eşler, kız arkadaşlardı. Kadının haklarını talep etmesi dayatması erkeğin iktidarının sarsılması demekti.

Onun içindir ki eşler(veya sevgililer) arasındaki anlaşmazlıklar sonrasında kadın ilişkiyi bitirmeye karar verdiğinde erkek bunu anlayamıyor daha doğrusu hazmedemiyor. Çünkü alışmışlık üzere ayrılık-terk etme de ancak erkeğin hakkıdır. Geri kalmışlığın kadının ezilmişliğinin tek adresi olarak görülen doğunun aksine; batılı hayat yaşama çabalarının olduğu ailelerde ölümle sonuçlanan şiddetin görülmesinin sebebi bu, yeni toplum modeline geçiş dönemleri olması. Kadının gücünü hissetmeye başladığı, erkeğin ise buna karşılık ayrıcalıklarının yıkılması riskinin verdiği şaşkınlık. 
 

Son yıllarda yaşanan kadın cinayetlerinin sebebi, bütün boyutlarıyla değil sadece kadın endeksli çözüm üretme çabalarıdır. Kadın sorununu sadece aşiret-töreyi suçlayarak (bunun sonucunda doğu kültürünü dini inançları küçümseyerek) bu sorunun sadece doğuda olduğunu varsayarak çözmeye çalışmak, sorunu çözmek yerine daha vahim bir boyuta taşıdı. Eskiden kadınların dayak yemesinden şiddetin psikolojik boyutundan şikayet ederdik. Şimdi ise şiddetin en son noktası olan cinayetlerden bu ürkütücü boyutundan bahseder olduk.

Erkeklerin kadını basit, aşağılık, cahil, günahların sebebi olarak görmesinin arkasında kadını kendi iktidarına rakip olarak görmesidir. Kadın erkek kadar bilir, düşünür ve erkek kadar hak sahibi olursa iktidarının yok olacağından korkuyor erkekler. Asıl sorunda burada başlıyor, zaten. Evliliği birlikteliği bir iktidar savaşı değil de bir bütünün uyumu olarak göremememizde.

Yaratılışımızın amacı olan kulluk vazifesini yerini getirirken eşlerin ‘yanlarında huzur bulunulacak’ dayanaklar olarak görmeyi başarırsak kadınlar ve erkekler için bir kadın sorunu kalmayacaktır. Kadının haklarının verilmesi ve nasılı kadar, erkeğin dünü bugünü ve yarınına da cevap veren aynı zamanda toplumumuza uygun kadın hakları modelleri sonrasında projelerle ancak kadınları haklarına kavuşturacaktır.

Kadınların aklından ve gücünden korkmayan, kadını kendine rakip ve tehlike olarak görmeyen cesur-adil erkeklerin artması dileğiyle.      

 
songulpala.urfa@gmail.com  
   

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.