Muhammed ZAHİR

Muhammed ZAHİR

Yazarın Tüm Yazıları >

A+A-

                                             SURİYEDE AKAN KAN MÜSLÜMAN KANIDIR

Tunus’la başlayan ve dalga dalga Arap ülkelerine yayılan Arap halklarının kendi diktatörlerine karşı isyanları, namı diğer Arap baharı birçok ülkenin dış siyasetini allak bulak ederken başlangıç itibarıyla halkların bu isyanı dünya Müslümanları tarafından hem destek gördü hem de heyecan uyandırdı. Çıkarı her türlü insani değere mukaddem olan ve birçok Arap diktatörü ile anlaşmalı olan başta batılı ülkeler olmak üzere tüm dünya ülkeleri de bu halk hareketlerine ya destek verdiler ya da her ne kadar istemeseler de engelleyemeyeceklerini bildikleri yeni siyasi dengeleri lehlerine çevirebilme umuduyla destek veriyor görüntüsünü çizdiler. Ancak gerek siyasi ve stratejik gerekse ekonomik anlamda çokça zarar edeceklerini düşündükleri bazı ülkelere sıra geldiğinde, ‘halkların sesine kulak verin!’ teraneleri bir tarafa bırakıldı ve gerçek maskeler ortaya çıkmaya başladı. Bahreyn, Libya ve Suriye…

 

Bilindiği üzere Bahreyn, dünya emperyalizminin başı olan Amerika Birleşik Devletlerinin fars körfezindeki üssü konumundadır. Bahreyn’deki zorba yönetim, her ne kadar azınlık durumunda olsalar da Sünnilerin elindedir. Halkın büyük çoğunluğu Şii’dir. Buradaki zorba yönetim sırtını ABD’ ye ve Suudi Krallığına dayamış durumdadır. Orada yaşayan halkın özgürlük isteğinin hiç önemi yoktu ve seslerinin hemen bastırılması gerekirdi. Çünkü ABD’nin çıkarları söz konusuydu… Büyük şeytan Amerika’nın çıkarları söz konusu olunca gerisi teferruat oluyordu hem büyük şeytan için hem de onun kuklası olan devletler için…

Libya konusuna gelince; sahi Cezayir’de 26 Aralık 1991’ de Cezayir halkının büyük çoğunluğunun desteğiyle İktidara gelen FIS’ i iktidardan düşürmek için Cezayir ordusunu harekete geçiren ve her türlü imkânıyla destek veren, on binlerce masum Cezayirlinin hunharca şehid edilmesine, binlercesinin de cezaevlerinde insanlık dışı işkencelere maruz kalmasına sebep olan ‘Fransa’ ile Libya halkının sesine kulak verip(!) Muammer Kaddafi zalimine herkesten önce saldıran ‘Fransa’ arasındaki fark neydi? Yoksa Libya’da yaşayanlar sivil halktı da Cezayir’de yaşayanlar insan değil miydi? Ya Bahreyn’de öldürülenler? Onlar için de Bahreyn diktatörlerine saldırmayı akıllarının ucundan bile geçirmişler midir pek insan sever(!) Fransa devleti ile batılı diğer devletler? Sakın yanlış anlaşılmasın benim muradım Libya halkının o zalim diktatöre karşı savunmasız bırakılması değildir. Libya halkını desteklemek hem İslami hem de insani bir yükümlülüktür. Dünyanın neresinde olursa olsun zalime karşı mazlumdan yana tavır koymak Müslümanların şanındandır. Ama hangi çağda olursak olalım küfür milleti için insani değerlerin, çıkarlar karşısında önemsiz kaldığını ve hassaten ikiyüzlülüklerini hatırlatmak istedim. Daha düne kadar Müslüman halklara kan kusturan diktatörlerle can ciğer olan, onları destekleyen, onlarla aynı sofradan beslenenlerden öğreneceğimiz herhangi bir insani değer söz konusu değildir…

Veee Suriye. 15 Mart 2011 tarihinde özgürlük talepleriyle başlayan halk gösterileri şiddetle kan dökülme ile karşılık buldu rejim tarafından. Bu Baas rejimi için yeni bir durum değildir elbette. Yaklaşık yarım yüzyıldır zorbalıkla ve kanla idame ettirdikleri iktidarlarını birkaç gösteriyle bırakmalarını beklemek biraz safdillik olmaz mı? Halkının desteğine sahip olmayan ve halkına bugüne kadar her türlü kötülüğü işlemekten geri durmayan bir yönetimden başka bir davranış beklemek ne kadar doğru olur? Bıraktıkları zaman sonlarının ne olacağını çok iyi biliyorlar. Bu yüzden sonuna kadar direneceklerine ve her türlü melaneti işleyeceklerine eminiz. Zorba yönetimden bunları görmek bir yana İran İslam Cumhuriyetinin ve bazı Müslümanların, Suriye halkının mücadelesine yaklaşım tarzı daha çok ızdırap veriyor insana. Suriye konusundaki yaklaşımları masaya yatırmadan önce Suriye tarihine ve Baas rejiminin mezalimliklerine kısa bir göz atalım;

Suriye Tarihine Kısa Bir Bakış

Müslümanların idaresine geçmeden önce Suriye; Amoritler, Fenikeliler, İbraniler, Hititler, Persler, Büyük İskender, Roma ve Bizans imparatorlukları idaresinde kaldı. Suriye, Hz. Ömer döneminde fethedildikten sonra sırayla Emeviler, Abbasiler, Fatımiler, Selçuklular, Eyyubiler Memluklular ve Osmanlıların idaresine geçmiştir. 1517’den 1920 yılına kadar Osmanlının idaresinde kalan Suriye, Birinci Dünya Savaşında Osmanlının taraf olduğu müttefikler yenilince Fransa’nın işgaline uğradı. İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) sırasında 1941’de, Fransa, nüfuzu altında kalmak şartıyla Suriye’ye kısmi özgürlük verdi. 1943 seçimlerinde Şükrü el-Kuwatli, Suriye’nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.

Fransa, savaş sonrası Suriye’den kısmi olarak çekilmeye başladı. Suriye, 1945’te Birleşmiş Milletlere Cumhuriyet idaresiyle katıldı. 1948’de birinci Arap-İsrail Savaşına katılan Suriye’de, Arap cephesi Amerika ve Sovyetlerin İsrail’e verdiği destek sayesinde savaşı kaybedince, 1949 ihtilalıyla Şükrü el-Kuwatli iktidardan uzaklaştırıldı. Bu tarihten sonra Suriye idaresi Sovyetlere yanaştı. Ancak bu durum ülkedeki huzursuzlukları daha da arttırdı. Bu sıralarda ülkede kurulan Baas Partisi var olan huzursuzluklardan da faydalanarak güçlendi. 1958’de Mısır ile Birleşik Arap Cumhuriyeti adıyla birleşti. Birleşme uzun sürmeyip, 1961’de ayrıldı. Suriye, 14 Mayıs 1955 yılında kurulan Varşova Paktına daha sonra katılan ülkelerden biridir.

Baas Partisi, dışta Pan-Arap, içte sosyalizm propagandasıyla Suriye’de güçlenip, 1963’te ülkenin tek kanuni partisi hüviyetini kazandı. Baas Partisi ülkede dikta bir rejim kurdu. Nusayriler ülke nüfusunun çok az bir kısmını teşkil etmelerine rağmen (Dini gruplar: Sünni (%74), Nusayri (%12), Hıristiyan %10), Dürzî (%3) ve az sayıda diğer hizipler, Yahudi ve Yezidi) 1966 yılında askeri komutanlıkları ele geçirdiler. 1970 yılında ise askeri bir darbeyle devlet yönetimini ele geçirdiler. Suriye’de devlet yönetimi 1970’ ten beri Baasçı Nusayrilerin elindedir. Nusayriliğin kurucusu Muhammed bin Nusayr en-nemiri ‘dir. Nusayrilik Hz. Aliye ilahlık isnad eden gulat-i Şia’dandır. (Allah Hz. Ali’ye hulul etmiş). 1970 yılında ülke idaresinin başına gelen Hafız Esed, bir Nusayri’ydi. Esed ailesinin 1970’de Suriye’de iktidarı ele geçirmesine en sert tepki Sünni Arap kökenli kesimlerden gelmiştir. 1970’lerin başından itibaren toplu gösteriler ve silahlı karşı koymalar şeklinde kendini gösteren muhalefet, 1980’li yıllara gelindiğinde rejimi ciddi şekilde tehdit edecek bir seviyeye ulaşmıştı. Bu dönemde rejimin gösterilere müdahalesi çok sert oldu. Binlerce insan öldürüldü. Bu arada muhalefet de birçok azınlık mensubu üst düzey insanı düzenlediği suikastlar sonucu öldürmüştü.

1973-1980 yılları arasında Cumhurbaşkanı Hafız Esed, halkın yönetimine bağlılığını sağlayabilmek için her türlü şiddettin yanında bazı masa başı oyunlara da başvurmuştu. Sözde bir dizi reform girişimi başlatmıştı. Cumhurbaşkanı Esed, Halkın yönetimde ve hükümet politikaları içinde temsiliyetini(!) sağlamak için sözde Halk Konseyi’ni kurmuştu. Bununla ülkeyi tek başına yönetmediğini, Sünnilerin de yönetimde söz sahibi olduğunu göstermeye çalışmıştı. Ancak perde arkasında en son kararı hep kendisi vermekteydi. Buradaki amaç halkı kandırarak sürekli güçlenen muhalefeti bastırıp otoriteyi sağlamaktı. Hafız Esed, bu tarz bir politikadan kar elde etmiş olmalı ki 1976’da Lübnan’da Müslümanlara karşı Hıristiyanları desteklemesinden kaynaklanan eleştirileri ortadan kaldırmak için bir Danışma Kurulunu kurmuş ve bu Danışma Kuruluna bazı Sünni liderleri de almıştır. Ama bunca şiddet ve baskılara rağmen ve masa başındaki oyunlara rağmen halkın muhalefeti bitmemiş aksine artarak devam etmiştir.

Müslüman Arap Sünnilerin yoğun olarak yaşadığı şehirlerde iktidar karşıtı muhalefet, gösterilerini 1980’lerin başında kitle gösterilerine dönüştürmeye başlamıştı. Mart 1980’de Cisr Eş Şuğur’ da düzenlenen gösteri kısa sürede kasaba nüfusunun yoğun katılımıyla genişlemiş ve Baas Partisi’nin binaları ile Kamu binaları hedef haline gelmiştir. Esed rejimi bölgeye askeri birlikler göndererek en az 200 sivilin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan olaylarda kasabanın kontrolünü sağlamıştı. Bu olaydan sonra rejim karşıtı güçler, Suriye’nin önemli ve büyük şehirlerinden biri olan Halep’te toplanmaya başlar. Muhalefet, Halep şehrinde kitle gösterilerini düzenlemeye başlar. Ama Halep’teki gösterilerin sonu da Cisr Eş Şuğur’dan farklı olmayacaktı. Ağustos 1980’de Halep üzerine gönderilen ordu birlikleri, yüzlerce insanı öldürmüş ve bir o kadarını da sonlarından haber alınamayacak şekilde zindanlara atmış böylelikle orada da kontrolü(!) sağlamıştı. Bu arada bir parantez açalım; bir rivayete göre 1981’de Suriyeli muhalifler Baas iktidarına karşı Ankara’daki Saim Bülent Ulusu hükümetinden yardım istemiş. Hükümet yardım etmek şöyle dursun, gelenlerin isimlerini Şam’a bildirmiş. Başlarına ne geldiğini söylemeye hacet yok. Muhalifler bu sefer Şam’ın amansız düşmanı Saddamdan yardım istemiş. Saddam kapısını ardına kadar açmış. Ancak hâdise işitilince, erken harekete geçmek zorunda kalınmış. Güçler bölünmüş…

Hama Kentine Özel Bir Vurgu

Hafız Esed rejimi, kendisine karşı gelen yerleşim birimlerini topluca cezalandırma yoluna gidiyordu. Bunun en son ve dehşet verici olanı ise Şubat 1982’ de Hama’ da yaşanmıştı. Hama stratejik bir kentti. Müslüman Kardeşler Cemaatinin çok güçlü olduğu bir kentti. Bu yüzden Esed rejimi Hama kentine çok yönlü saldıracaktı. Hafız Esed, Halep olayından hemen sonra potansiyel bir tehlike olan Hama kentine yüzlerce ajanını göndermişti. Bu ajanların görevi; insanların inançlarına saldırıp, erkeklerin onur ve haysiyetlerini, kadınlarınsa namuslarını kirletmek suretiyle toplumu tahrik ederek bir katliamın zeminini hazırlamaktı. Bu ajanlar kendilerine verilen görevi layıkıyla(!) yerine getirmişlerdi. Hatta öyle ki bu ajanlar sadece büyüklere değil küçük yaştaki çocuklara bile saldırmış, küçük kız çocuklarının namuslarını bile kirletmeye kalkıştılar. Bu arada Esed rejimi, Suriye Ceza Kanunu'nda bazı değişiklikler yaparak halkın kendi kendini savunmasını zorlaştırdı. Böylelikle halk, savunmasız ve zor durumda bırakılmıştı. Esed yönetimi Hama'da bu tahrikleri yaparken bir yandan da askeri tedbirleri artırmayı, bölge ahalisini güvenlik yönünden sıkı bir denetime almayı da ihmal etmemişti. Askeri ve sivil istihbarat için karargâhlar kurulmuştu. Kısacası bir yandan halkın devlete isyan etmesi için her türlü tahrik yapılırken, diğer yandan da isyan edenlerin anında ortadan kaldırılması için her türlü tedbir alınmıştı. Hafız Esed'in kardeşi ve suç ortağı Rıfat Esed olaylardan iki ay önce Sıkıyönetim komutanlığına getirilmişti. Çünkü o vahşette sınır tanımayacak bir ruha sahipti. O aynı zamanda ağabeyinin halefi olmak, ondan sonra yerine geçmek istiyordu. Bu yüzden de kendisinden isteneni tereddütsüz yapabilecek, ağabeyinin bir dediğini iki etmeyecek bir yapıdaydı.

İslami kimlik taşıyanların evleri her gün aranıyor, inançlarıyla dalga geçiliyor, kadınların namuslarına ailelerinin gözleri önünde saldırılıyordu. Halk her gün ölmektense bir kere ölmeyi göze alarak 1982’nin başlarında isyan etti. Hama’daki isyan bir örgütsel isyan değil bir halk isyanıydı. Eğer öyle olmasaydı kentteki Hıristiyanlar da isyana destek verir miydi? Oysa herkes biliyor ki kentteki Hıristiyanlar da kentin onuru ve haysiyeti için isyana katılmışlardı. Esed rejimi, baskılardan bunalan ve isyan eden halka karşı tanklar ve helikopterler eşliğinde kapsamlı bir saldırı başlattı. Olaylar bittiğinde geride 30.000 bine yakın masum insanın cesedi ve hayalet bir şehir kalmıştı. ABD'li gazeteci Thomas Friedmana göre ise Rıfat Esat 38,000 kişinin yaşamını kaybettiğini açıklamış. Suriye İnsan Hakları Komitesinin rakamlarına göre ise ölülerin sayısı 30,000 ile 40,000 arasındadır.Ne hazindir ki katledilen insanların sayısı bile net olarak bilinmemektedir. Çünkü o zaman da siyasi dengeler yüzünden hiç kimse Hafız Esed zalimine bunun hesabını sormadı… Oysa katliam bütün dünyanın gözü önünde hem de haftalarca sürerek işlenmişti. Hama vahşetinden sonra Suriyeli Sünnilerin korkup sindiği, Mart 2011’e kadar rejime karşı seslerini çıkaramadıkları ve kitle gösterilerini düzenlemedikleri görülmektedir.

Suriye’de En Çok Ezilen Kesim Kürtler

Kürtler Suriye nüfusunun yaklaşık % 10’nu teşkil etmektedir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında sınırlar yeniden şekillenince Kürtler de haliyle dört parçaya bölündü. Kürtlerin en büyük parçası Türkiye’de kalmış olmakla birlikte diğer parçaları da Irak İran ve Suriye’de kalmıştı. Suriye’de kalan parça nispeten küçük olmakla birlikte şuan ki Suriye nüfusunun % 10 nu teşkil ediyor. Osmanlı sonrasında Suriye Fransızların mandasına girince Suriye’deki Kürtler, 1928 yılında manda yönetimine özerklik talebinde bulunuyorlar. Ancak bu talep reddediliyor. Fransızlar İşgal ettikleri Suriye’yi daha rahat yönetebilmek için mezhebi unsurları denge unsuru olarak kullanır. Nüfus olarak azınlık durumunda kalan Nusayrileri, ülkenin çoğunluk nüfusunu oluşturan Sünnilere karşı güçlendirmeye çalışır. Fransa sonrası Nusayrilerin yönetimi ele geçirmelerinin sebebi de Fransızlar gitmeden önce denge unsuru kaygısıyla onları ordunun üst kademelerine yerleştirmiş olmasındandır. Kürtlerin özerklik talebinin reddedilmesinin ardında yatan sebepleri genel olarak şu şekilde sıralayabiliriz;

1- Savaş sonrası işgal bölgelerinde sömürgeci güçler arasında meydana gelen çekişmeler çerçevesinde Britanya (İngilizler) ile Fransızların çekişmesi. Fransızlar, İngilizlerin bölgedeki nüfuzunu kırmak istiyordu ve Fransızlara göre İngilizlerin Kürtlere verdiği her destek Türkiye’yi zayıflatma amacı güdüyordu. Bu yüzden Fransa Kürtlere verilecek haklara ve özerkliğe karşı çıkıyordu.

2- Dahlmana göre de Fransızlar destek verdikleri Türkiye’nin tepkisinden çekindikleri için ve Suriye’de kurmuş oldukları çok bölgeli manda sistemin dengesinin bozulmasından korktukları için bu talebi reddettiler.

3- Fuccaro’ya göre ise iki nedenden ötürü Fransızlar Kürtlerin talebine karşılık vermedi. Birincisi: Fransızlar, dini azınlıklara özerklik veriyordu ve Kürtler de dini azınlık değildi. İkinci neden ise Kürt nüfusunun dağınık olmasıydı. Sonuç olarak Fransızların, Kürtlere özerklik vermemesinde Ortadoğu’daki Fransa-Britanya çekişmesinin ve Fransa’nın Türkiye’ye verdiği desteğin çok önemli olduğu söylenebilir. Bunun yanı sıra Suriye’deki Kürtler, o dönemde taleplerini etkili bir şekilde savunacak kadar güçlü değillerdi. Bu güçsüzlüklerinin birkaç nedeni vardır: Birincisi, Kürtler bu dönemde ekonomik olarak güçlü değillerdi. Kürtlerin tamamına yakını, kırsal bölgelerde yaşıyor ve tarımla geçimini sağlıyordu. İkinci neden, Suriye’deki Kürtlerin dağınık olmasıydı. Son neden ise Kürtlerin bölünmüşlüğüydü. Kürtlerin, etnik kimliklerinden çok aşiretlerine bağlı olması ve aşiretler arasındaki çekişmeler, Kürtlerin birlik olmasını engelliyordu.

Her şeye rağmen Suriye’deki Kürtler o dönemde şimdiki şartlara nispeten çok daha rahat yaşıyorlardı. Kendi anadillerinde dergi ve gazete çıkarabiliyorlardı. Özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz birliklerinin Suriye’ye gelmesiyle Radyoda Kürtçe yayın da yapabilmişler. Ancak 2.Dünya savaşından sonra İngilizlerin arabuluculuğuyla da Fransızlar Suriye’den çekilince özellikle 1949-1970 yılları arasında Suriye tam bir darbeler ülkesi halini alır. 1954 yılına kadar Kürtler için çok fazla bir şey değişmez. Manda yönetiminde iken artan Arap Milliyetçiliği, 1956 yılında Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdünnasır’ın Süveyş Kanalı Krizi’nde İsrail, Fransa ve İngiliz birliklerine karşı koymasıyla doruğa ulaşır. Bunun sonucunda 1958 yılında da Suriye ve Nasır liderliğindeki Mısır, bir araya gelerek Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC)’ni kurarlar. Suriye Ordusu’ndaki subaylar, Mısır’ın BAC’da baskın olmasından rahatsız olarak bir askeri darbeyle Suriye yönetimini ele geçirirler ve 1961 yılında BAC’ı sona erdirirler. 1954 yılından itibaren Kürtler için sıkıntılı dönem başlamıştır.1954–1958 yılları arasında Kürtçe plak ve kaset gibi müzik ürünleri toplatılmış, bunları bulunduranlar hapse atılmıştır. 1958 yılında Kürtçe müzik ve yayın, resmi olarak yasaklanmıştır. İlk Kürt siyasi partisinin kurulması da bu döneme rastlar. 1957 yılında Suriye Kürdistan Demokrat Partisi (SKDP) yasadışı olarak kurulur. Ancak BAC’in kurulmasının ardından parti kapatılmış ve liderleri hapse atılmıştır. BAC dağıldıktan sonra parti toparlanmaya çalışmış ancak 1965 yılında başlayan bölünmeler sonucu parti, gücünü ve etkinliğini yitirmiştir. Suriye hükümeti yaklaşık 120.000 kadar kürdü, Kasım 1962'de yapılan özel bir nüfus sayımında "Türkiye'den ülkeye yeni girmiş yabancılar" olduklarını öne sürerek sayım dışı tutmuş ve Suriye vatandaşlığından ayırmıştır ki o zamandan beri birçok Suriyeli Kürt, vatandaş haklarına sahip değildir ve Suriyeli kimliği, vatandaşlığı kendilerine verilmemektedir. Dikkat edin Kürt kimliği demiyorum Suriyeli kimliği dahi verilmiyor. Şu anda Suriye’de kimliksiz yaşayan yaklaşık 300.000 Kürt var ve bunlar hiçbir hakka sahip değiller. Bu olayın dünyada başka bir emsali var mı bilmiyorum.

Suriye devleti Kürt bölgesini Araplaştırmak için sistematik bir şekilde ve palanlar dahilinde bir Arap Kuşağı inşa etmeye çalışmıştır. 1963’ te Baas Partisi hükümeti "Cezire'nin Araplığını koruma" sloganını kullanarak Araplaştırma politikasını sürdürmüştür. Bu politika çerçevesinde 1975 yılına gelindiğinde Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı Cezire bölgesinden 300.000 kadar bir Kürt nüfus yerlerinden olmuştur. Esad, önceki Baas iktidarlarının başlattığı ‘Arap kuşağı’ projesini birkaç sene daha devam ettirmiştir. 1970’lerin ortalarında Türkiye sınırı boyunca kurulan 40 ‘model köy’e 7.000 Arap aile yerleştirilmiştir. Buna ek olarak Kürtçe yer ve kişi adlarını Arapçayla değiştirtmiştir. Muhtemelen bu konuda Türkiye’yi kendisine örnek almıştır. 1988 yılında düğünlerde Arapça olmayan şarkıların söylenmesini ve çalınmasını yasaklayan bir yasa çıkmıştır. Suriye’de Kürtler anadillerini, bırakın resmi yerlerde iş yerlerinde dahi kullanamamaktadırlar. Sonuç olarak Kürtler, Suriye’de hem Kürt olduklarından hem de Müslüman olduklarından dolayı iki kez ezilmektedirler. Ancak bütün baskılara rağmen her ne kadar yasal olmasa da Suriye’de şu anda 14 siyasi Kürt Partisi mevcuttur. 15 Mart 2011 de başlayan olaylarla ilgili Kürtlerin bir kafa karışıklığı içerisinde oldukları görülmektedir. Bir kısmı rejim karşıtı muhalefete destek verirken, geride kalanlar ise Arap milliyetçiliğine olan güvensizlikten olsa gerek çok aktif değiller. Suriye’deki Kürtlerin, Celal Talabani ve Mesut Barzani’nin, ‘…Beşar’la masaya oturun…’ çağrılarına ne kadar kulak vereceklerini önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Suriye’de 15 Mart 2011 de Başlayan Halkın Başkaldırısı

Tunus’ta bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla başlayan Arap halklarının kendi diktatörlerini devirme aşkı dalga dalga yayılırken bu devrim ateşi 15 Mart 2011’ de Suriye’ ye de yansıdı. Suriye’nin her tarafında rejim karşıtı kitle gösterileri yapılmaya başlandı. Suriye devlet yönetimi ilk etapta köklü reformlar vaat etti. Bu vaatlerin hemen sonrasında Der’a’da, Humus’ta, Başkent Şam ve bağlı yerleşim birimlerinde, Halep, İdlib, Kamışlı, Banyas, Lazkiye, Cisr Eş Şuğur, Hama, Deyr ez Zour ve ikinci kez Lazkiye kentinde, Ordu güçlerinin kitle gösterilerine karşı giriştiği katliamlar, rejimin bir kez daha 1970 ve 1980’lerde uyguladığı stratejiye geri döndüğünü göstermektedir. Daha önce baba Esed döneminde de rejim karşıtı gösterilerin bastırılmasında ordu birlikleri doğrudan devreye sokulmuş ve yapılan katliamlar sonrasında da gösteriler bastırılmıştı. Diğer bir deyişle imha ve korku politikalarıyla rejim karşıtı muhalefet kontrol altına alınmıştı. Bugünlerde tüm dünyanın gözü önünde Suriye devletinin kendi halkına karşı girişmiş olduğu katliamlar, rejimin eskiden uyguladığı ve başarı elde ettiği taktiğinin aynısını bir kez daha uygulamaya koymaya başladığının açık ispatıdır. Bu aşamadan sonra hayata geçirilecek reformların temel anlamı ise rejimin daha da güçlendirilmesi anlamına gelecektir kanımca.

Sonuç olarak, Beşşar Esed yönetiminin Suriye’deki rejim krizini çözmek için uygulamaya koyduğu politikanın babası Hafız Esed’in döneminde uygulanan ve başarı elde edilen “güç ile muhalefeti sindirme politikası” olduğu anlaşılmaktadır. Suriye rejimi, sivil gösterilerin bastırılmasında neden ordu birliklerini kullanıp katliam yapıyor sorusunun cevabı 1970 ve 1980’lerin başında Suriye’de yaşanan olaylarda gizlidir. Bu bağlamda, Suriye’de bir reform beklentisi içinde olmak gerçekçi olmadığı gibi reformlar uygulanabilir de değildir. Çünkü Suriye’de reform demek bir anlamda rejiminin barışçıl ve demokratik bir şekilde el değiştirmesine razı olmak anlamına gelecektir. Ancak Şam rejimi her haliyle demokratik ve barışçıl bir dönüşümü kabul etmeyeceğini gösterdiği gibi bu yöndeki tüm iç ve dış taleplere karşı sert önlemlere başvurabileceğini de göstermektedir. Ancak Beşar Esed yönetiminin göz ardı ettiği durum, şu anki ülke durumunun 1980’lerin durumundan farklı olduğu gerçeğidir. Hem iç koşullar hem de dış koşullar 1980’lerden farklıdır. İç koşullara örnek vermek gerekirse; Rejim yanlısı açıklama yapan Ramazan El-Buti’ye karşılık Şeyh Kerim Racih, ülkenin önde gelen Şam vaizi olan Muaz El-Hatip ve ülkenin tanınmış İslam bilginlerinden Cevdet Said’in imzaladığı, ‘’…kaostan Beşar Esed yönetiminin sorumlu olduğunu ve askerlerin şehirler üzerine kurdukları ablukayı derhal kaldırması gerektiğini…’’ belirten bir bildiriyle karşılık vermesi, her ne kadar basın gündemine pek oturmasa da istifa eden vekiller (Dera milletvekilleri Halil Rifai ve Nasır El Hariri) ve saf değiştiren subaylara kadar pek çok örnek verilebilir. Dış koşullara gelince, 1980’lerde Suriye Varşova Paktı üyesi olarak arkasında güçlü bir askeri ve siyasi güce sahipti. Çünkü pakt üyesi herhangi bir devlete yapılacak olan saldırı diğer pakt üyesi devletlere de yapılmış sayılıyordu. Oysa şimdi her ne kadar siyasi arenada İran, Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti Suriye’yi savunuyorsa da son tahlilde onun için savaşacak bir askeri güçten söz etmek pek mümkün görünmemektedir.

Siyasi Dengeler Ve Dış Devletlerin Tutumları

Suriye’deki zorba yönetimi açıkça destekleyen ülkeler İran, Rusya ve Çin’dir. ABD ve İsrail hattı ile diğer batılı ülkeler her ne kadar karşıt olsalar da Suriye konusunda Bahreyn ve Libya’daki kadar net bir tavır sahibi değiller. Rusya ve Çin’in Suriye’yi sahiplenmesi, Suriye’nin hem eski bir Varşova Paktı üyesi olmasından hem de küresel ölçekte ABD’nin oraya da hâkim olmasını istemediklerinden kaynaklanıyor. Suriye’ye ABD’nin uydusu olan bir yönetim değil de muhafazakâr bir yönetim dahi gelse yine de şu an ki Suriye kadar işlerine gelmez. Çünkü o zaman da Türkiye’nin tabiri caiz ise borusu daha çok ötecek ve siyasi arenada Türkiye daha çok güçlenecektir. Kısacası şu anki yönetimin dışındaki tüm seçenekler bu iki devletin işine gelmeyeceği için açık ve net bir şekilde şu anki Suriye yönetimini sahiplenmektedirler. İran İslam Cumhuriyeti için Suriye, stratejik anlamda kilit bir konumdadır. Irak ile olan savaşında ABD ile beraber Irak’a destek vermeyen ender Arap ülkelerindendir Suriye ve o dönemde İran’a silah desteği sağlayan tek Arap ülkesidir. En önemlisi İran İslam Cumhuriyeti, Siyonist İsrail ile ve onun hamisi ABD ile savaşında Suriye’yi vazgeçilmez olarak görüyor. İran İslam Cumhuriyeti Ümmet için hassas bir konu olan Filistin sorununda gerek Hizbullah’a gerekse Hamas’a verdiği destekleri hep Suriye üzerinden yürüttü. Es kaza Suriye’de istemediği bir değişiklik olursa Ortadoğu bağlamında ABD ve İsrail ile yürüttüğü savaşta zaafa uğrayacağını düşündüğünden maslahat gereği Suriye halkına karşı şu anki zorba Suriye yönetimini destekliyor.

Türkiye ise dış politikadaki ‘sıfır sorun’ politikası ile ilgili olarak Suriye konusunda tabiri caiz ise duvara tosladı. Çünkü bu politika çerçevesinde yıllarca sorun yaşadığı Suriye ile çok yönlü ilişkiler başlatmış ve bir hayli de ilerletmişti. Suriye’de patlak veren olaylarda Suriye yönetiminin halkına karşı giriştiği katliamlardan sonra Suriye yönetimiyle geliştirmiş olduğu ilişkileri bozma pahasına Suriye halkının yanında yer almayı tercih etti.

Birleşmiş Milletlere gelince; BM Güvenlik Konseyi üyelerinin Hama olaylarından sonra bir kez daha toplandığı bir dönemde Genel Sekreter Ban Ki-Moon yaptığı açıklamada Esed’in tüm insanlığını kaybettiği suçlaması yapmıştı. Genel Sekreter, Suriye krizinin başlamasından sonra Esed ile sürekli görüştüğünü ve tavsiyelerde bulunduğunu ancak bunların dikkate alınmadığını belirterek Hama’daki olaylardan sonra da Esed’in, uluslar arası hukuka rağmen insan haklarını çiğnediğini ve Esed’in işlenen suçlardan dolayı sorumlu olduğunu ifade etmiştir. Her ne kadar BM Güvenlik Konseyi Hama olaylarından sonra Suriye’ye karşı alınacak yeni karar tasarısı üzerinde Rusya ve Çin’in muhalefetinden dolayı bir müeyyide kararı alamamışsa da katliamlardan dolayı Suriye yönetimini kınamıştır. Katliamların devam etmesi durumunda şu anda Suriye yönetiminin hamisi olan BM üyelerinin de ( Rusya ve Çin ) politikalarını gözden geçirmek ve değiştirmek zorunda kalacağını söyleyebiliriz. En son Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’la yaptığı telefon görüşmesinden sonra tüm operasyonları durdurduğunu açıkladı. Esed’in bu açıklamasında ne kadar samimi olduğu ileriki günlerde anlaşılacaktır. Âcizane kanaatim bu açıklamanın taktiksel bir durumdan öteye gitmeyeceğidir. Zamanla bunu göreceğiz.

Değerlendirme Ve Sonuç

Beşeri ideolojilere sahip devletlerin Arap halklarının kıyamlarına kendi çıkarları çerçevesinde yaklaşmalarına şaşırmıyoruz da İran İslam Cumhuriyetinin ve bazı muhiplerinin olaya aynı şekilde yaklaşmalarına hem şaşırıyor hem de kabullenemiyoruz. Başta ABD olmak üzere diğer devletlerin tamamının dış politikalarını çıkarlarının belirlediğini, insan hakları ve demokrasinin dış politikada sadece bir araç olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki ya İran? Yoksa İran’ın da mı dış politikasını sadece çıkarı belirliyor? Tunus, Mısır, Libya, yemen ve Bahreyn'deki halk kıyamlarına tam destek veren ve ‘kıyam’ olarak nitelendiren İran’ın, sıra Suriye halkına geldiğinde farklı tavır içerisine girmesini başka neyle izah edebiliriz? İran İslam Cumhuriyetinin Suriye halkına destek vermemesi ile ilgili en çok dile getirilen konular ve Suriye halkına destek verenlere sordukları sorularla bizim penceremizden görünen cevaplarını aşağıya çıkaralım;

Suriye’deki olaylar ABD, İngiliz ve İsrail’in provokasyonudur. Amaçsa direniş eksenini kırmaktır. En büyük delili ise dün Hama’nın katili olan şahısların bugün muhalefet cephesinde görünmesidir. Bunu neden görmüyorsunuz?

El-Cevab; Arap halklarının başkaldırısı beklenen bir durum değildi. Dolayısı ile ABD başta olmak üzere tüm dünya devletleri bu olaylar karşısında eski pozisyonlarını terk edip oluşacak olan yeni durumlardan maksimum fayda sağlamak için yeni pozisyonlar belirlemeye başladılar. Özellikle emperyalist devletler yeni durumdan istifade edebilmek ve mevcut çıkarlarını sürdürebilmek için ellerinden gelen her türlü kozu oynadılar ve oynamaya devam da edecekler. Kaldı ki bu sadece Suriye’ye münhasır bir durum da değildir. Hama’nın katillerinin muhalefette yer almasından kasıt, Hama katliamının mimarları olan Hafız Esed’in kardeşi Rıfat Esed ile Abdulhalim Haddam gibilerdir. Evet, Katil Rıfat Esed’ten söz etmeye gerek yok. Çünkü yukarıda kendisinden yeterince söz ettik. Haddam ise henüz 17 yaşında iken Baas Partisine katılıyor. 1970 yılında Suriye Dışişleri Bakanlığına getirilen Abdulhalim Haddam, Hama katliamından sonra 1984 yılında Cumhurbaşkanı yardımcılığına getiriliyor. 2000 yılına kadar da bu görevinde kalan Haddam, Hafız Esed’in ölümü üzerine vekâleten Suriye Cumhurbaşkanı olmuş ve Beşar Esed’in Cumhurbaşkanı olmasını engelleyen yaşla ilgili anayasa maddesinin değişikliğini onaylamıştır. Rıfat Esed ve Abdulhalim Haddam gibi katilleri görmemek ya da savunmak mümkün değildir. Ancak sorulması gereken soru, Suriye halkı Rıfat Esed ve Abdulhalim Haddam için mi sokağa çıkıyor? Ya da Beşar Esed’in görevini Rıfat Esed ya da Abdulhalim Haddam’a bırakması için mi sokağa çıkıyor? Daha da önemlisi Rıfat Esed ve Abdulhalim Haddam gibilerin muhalefete meşum niyetlerle destek vermeleri Suriye halkının taleplerini gayrı meşru mu kılıyor? Şunu da unutmamak gerekir ki Rıfat Esed ve Abdulhalim Haddam katilleri Zalim Baas rejiminin parçalarıydılar. Parçalara karşı çıkıp geri kalan bütüne sahip çıkmayı anlamak da mümkün değildir. Emperyalist devletler, muhalefeti kirletmek ya da yeni oluşacak olan yönetimi istedikleri gibi şekillendirmek için aynı oyunları daha önce Mısır’ da ve diğer Arap ülkelerinde de devreye sokmuşlardı. O zaman neden İran çıkıp Mısır halkının taleplerini emperyalistlerin bir oyunu olarak nitelendirmemişti? Diğer Arap devletlerinin halklarına tanıdığınız hakları Suriye halkından esirgemeniz adilane değildir. Suriye muhalefetinde yer alan bazı kirli isimler Suriye halkının haklı davasını görmemize engel değildir. Yoksa asıl korku Suriye’nin düşmesi ve direniş ekseninin kırılması değil de bu muhalefet rüzgârlarının İran halkını da kapsaması mıdır? Eğer öyleyse bunun çözüm yolu zalim bir yönetimi sahiplenmekten ve desteklemekten geçmiyor. Bunun çözüm yolu İslam Cumhuriyetini kuran İran halkını tekrar kazanmaktan ve mazlum Suriye halkının yanında yer almaktan geçiyor. Suriye’ye dışarıdan bir müdahale istemeyebilirsiniz ama Suriye halkının yanında yer alarak Suriye halkını kazanabilirsiniz. Hemen yanı başınızdaki Türkiye’nin tavrına bakın bir de kendi tavrınıza… İşte Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun bazı açıklamaları; ‘‘…Suriye'ye dışarıdan bir müdahale olmasını istemiyoruz ama aynı zamanda mübarek ramazan ayında sivil halka bu şekilde bir operasyon yürütülmesini de kesinlikle kabul etmiyoruz, etmeyeceğiz ve durması için her türlü tedbiri de almaya kararlıyız. Bu bizim için bir kardeşlik hukuku meselesi, Türkiye'nin istikrar ve huzurunu ilgilendiren bir meseledir.’’ Doğruya doğru demek Müslümanların şanındandır. Şimdi Suriye konusunda Türkiye’nin tavrı mı doğru yoksa İran’ın tavrı mı? Varın siz karar verin…

Suriye olayları diğer halk ayaklanmalarından farklıdır. Muhaliflerin İslam’ın adaletinden, özgürlük çağrısından bahsettiğini hiç gördünüz mü? İsrail ve ABD emperyalizmine karşı neredeyse hiç sloganları yok bunu neden görmüyorsunuz?

Bu soruya soru ile cevap verelim; diğer Arap halklarının kendi rejimlerini değiştirmelerinin temel nedeni emperyalizm karşıtlığı mıydı? Yoksa kendi rejimlerinin zalimliği, gericiliği, despotluğu ve yolsuzlukları mıydı? Mısır’daki halk Mübarek’i devirirken devrimci sloganlarla mı devirdi? Ya da Mübarek’i devirdikten sonra Mısır İslam Cumhuriyetini kurdular da bizim haberimiz mi yok? Bu çelişki değildir de nedir? Sonuç olarak; siyasi dengelere İslami kavramları kurban etmek ahlaki değildir. İslami değerler, mazlum Müslüman halkların yanında yer almayı gerektiriyor. Suriye’de akan kan Müslüman kanıdır. Müslüman kanı üzerinde siyasi denge kurmak isteyenler bir gün o dengelerin altında kalıp ezilecekler. Bizler haksız yere Müslüman kanı dökenlerin yanında yer alamayız. Ve Yüce Allah’ın mazlum halklarla ilgili çağrısına kulak veriyoruz; ‘Size ne oluyor da Allah yolunda ve :'Ey Rabbimiz bizi halkı zalim olan bu şehirden (ülkeden) çıkar, bize katından bir veli (koruyucu, sahip) gönder, bize katından bir yardımcı gönder' diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?’’. İlahi ferman çok açık. Bu Ayete göre, zayıf düşürülmüş, ezilen ve hakları ellerinden alınan bir halkın yanında yer almak ve (gerekirse) onlar için savaşmak bedihiyattandır. Ayrıca Müslümanların dertleriyle dertlenmek, onların acılarını paylaşmak, sorunlarının çözümü için tüm imkânlarla gayret göstermek, imdatlarına koşmak ve maddi manevi her türlü desteği esirgememek de Müslüman olmanın gereğidir. Bu anlamda Rasulullah (A.S)’ ın şu hadislerini zikretmekte fayda var; ‘‘ Müslümanların işleriyle, dertleriyle dertlenmeyenler onlardan değildir.’’

“Birbirlerini sevme, acıma ve gelip gitmede müminlerin misali tek bir cesedin misali gibidir; onun bir uzvu dertlenince cesedin diğer tarafları ateş ve uykusuzlukla ona katılırlar” Filistin’de ve dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi Suriye’de de kanayan ve yanan uzuvlarımızın acısını hissediyor ve tüm bedenlerimizle, yüreklerimizle iştirak ediyoruz. Allah mazlum Müslüman halkların yardımcısı olsun… Âmin

Wel akibetu lilmuttakin…

Önceki ve Sonraki Yazılar