Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

A+A-

Mutlak zat, insanlığa kurtarıcı olarak sık sık peygamberler göndermiştir. Gönderilen bu peygamberlerin son halkasını, hem teorik dayanakları hem de pratik duruşu noktasında mükkemmeliyatı yakalamış bulunan Hazreti Muhammed teşkil etmektedir.

Yeryüzünde yepyeni bir çığır açan ve etkisini kıyamet gününe kadar sürdürecek bir dinin öncülüğünü yapan Muhammed peygamberin, peygamberlik süresi boyunca tarif edilmez özellikteki ruhsal ıstıraplara maruz kaldığını görmezlikten gelmek, onu hakkıyla tanıyıp anlamanın önündeki en büyük engeldir. Hayatının anlatıldığı siyer kitaplarında daha çok yaşayışının dış tarafı gözlemlenip betimlenmiştir. İç dünyasına dair birkaç anekdotun dışında pek bir şeyle karşılaşılmamaktadır. Hâlbuki bir insanı bilmenin yolu, onun psikolojik dehlizine vakıf olmaktan geçer. Getirdiği evrensel mesajlarla tüm insanlığa hidayet yolunu açan bir peygamberin yirmi üç yıllık nübüvvet süreci boyunca, küçük sularda yaşayan bir toplumla nasıl bir irtibat kurduğu ve bu irtibatın yol açtığı gerginliklerin kendi ruhunda yaratmış olduğu hayal kırıklıklarına ve ıstıraplara karşı nasıl tahammül gösterdiği analiz edilmesi gereken başat mevzular arasındadır. Bir yandan anlayışsız, kof, kaba Arap toplumunun kendisinin en hassas olduğunu noktalarda söylemiş oldukları dokunaklı ve alayımsı sözlere sabretme, bir yandan da tüm olumsuz nitelikleri bünyesinde barındırmış olan bu toplumun köklü bir şekilde dönüştürme uğraşında olma peygamber ruhunun akıl ve duygu çatışmasını maksimum düzeyde hissettiğini ortaya koyar. Her insan gibi bir peygamberin de en hassas olacağı alan, hiç şüphesiz ki, duygusal(özel) yaşam alanıdır. Bu alana yapılacak her türlü saldırı, kişiyi psikolojik açıdan yıpratarak umuma açılmasının önüne geçer. Fakat, Hazreti Muhammed, bam teline dokunan her türlü iğneleyici sözlere ve küçümseyici bakışlara karşı, duygusunun esiri olmaktan sıyrılarak yaratıcısının kendisine vermiş olduğu düşünce merkezli sorumluluk anlayışını layıkıyla ifa etmiştir. Bu durum onun güçlü bir kişiliğe, sarsılmaz bir inanca, mutlak bir teslimiyete sahip olduğunu gösterir.

Hazreti Muhammed’in canını sıkan önemli mevzulardan biri, erkek mirasçılarından yoksun kalmışlığıdır. Kız çocuklarını değersiz birer varlık olarak gördükleri için diri diri toprağa gömmekten çekinmeyen Arap toplumunda, erkek çocuk sahibi olamama utanç vesilesi olarak kabul görmekteydi. Erkek çocuklarının kısa süre içinde ölmeleri, Muhammed peygamberde derin bir üzüntüye yol açmıştır. Her insan gibi o da, içinde yaşadığı toplumun gelenek ve göreneklerinin baskısı karşısında itaatkâr bir pozisyondaydı; ta ki peygamber olana kadar. Erkek mirasçıları bulunmadığı için, sözlü sataşmaya maruz kalıp alay edilen peygamberin imdadına ilahi kudret sahibi olan varlık yetişmiştir. Peygamberliğinin ilk zamanlarında yaratıcısının kendisine şu ayetleri okuduğunu işitecektir:   

Muhakkak ki biz sana kevseri verdik. Sen Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Sana sataşan yok mu, işte kısır olan muhakkak odur.”

 

Kevser suresinde geçen bu ayetler, peygamberdeki eziklik duygusunu ortadan kaldırarak, onun kendine güvenen bir birey olmasını sağlamıştır. Bu ayetler gelene kadar, ruhunun en kuytu köşelerinde iç ezikliği yaşayan ve bu ezikliğin vermiş olduğu öfkeyi zaptetmeye çalışan bir insanın ruh haletini görmekteyiz. İçini kemiren bu psikolojik saldırıya karşı tahammül sınırlarını zorlayan, sinirlerine hakim olmaya çalışan Muhammed peygamber, öz denetim yolunu tercih ederek bu baskıyı ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Fakat içsel kontrol mekanizmasının devre dışı kaldığı bazı durumlarda, halkıyla kendisi arasındaki mesafeyi açarak vicdanıyla baş başa kalıp tefekküre daldığı Hira mağarasına sığınmıştır. Mağarada kaldığı süre içerisinde, kendisine yöneltilen ithamlardan uzak kalışın vermiş olduğu iç tatminle, birazcık da olsa rahat bir nefes alabilmiştir.                     

Yaratıcısıyla vahiy meleği Cebrail vasıtasıyla irtibat kuran son peygamber, böylelikle çify yönlü bir kimliğe bürünmüştür. Bir yandan uhrevi yaşam alanının sırrına ruhunu açmışken, bir yandan da et ve kandan bir varlık olması hasebiyle dünyevi alanın mecburi bir üyesi pozisyonunda kalmıştır. Hira mağarasında kudret sahibi olan varlığın kendisine “oku” demesiyle başlayan fizik ötesi aleme açılış, yüreğinde tarifsiz ve dinmeyecek nitelikte fırtınalar koparan yepyeni bir ruhi halete sokmuştur kendisini. Mutlak zat ile olan bu ilk diyaloğunun kendisinde yaratmış olduğu dehşet duygusuyla, hızlı bir şekilde evine doğru yol almıştır. Evine vardığında eşi Hatice’ye titrek bir sesle “Beni ört, beni ört.” diye bağırması, esrarengiz bir ışığın kocasına sirayet ettiği düşüncesini uyandırmıştı Hatice’de. Eşinin tuhaf halinin vermiş olduğu tedirginlikten sonra, ona başından geçenleri anlatmasını istediğinde, peygamber hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan olanları olduğu gibi söylemiştir karısına. Hz. Hatice bir anlık düşünmeden sonra, onu kutsal kitapları da bilen bilgin bir din adamı olan yeğeni Varaka bin Nevfel’e götürmüştür. Varaka ona: “Bu Musa’ya vahyedilmiş olan kanundur. Halkın seni sürgün edeceği zaman yaşayabilsem, sana büyük yardımım dokunacak” dediğinde; o, “Halkım beni sürgün mü edecek?” sorusunu Varaka’ya yöneltmiştir. Varaka: “Senin getirdiğin şeyi, hiç kimse düşmanlık yaratmadan getirmemiştir.” şeklinde cevap vermiştir.  Bu kısa konuşmadan sonra, Muhammed peygamber, hayatında köklü bir değişikliğin başladığını sezmeye ve anlamaya başlamıştır. Özellikle Varaka’nın “Halkın sana düşmanlık besleyecek ve seni sürgüne gönderecek.” sözü artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını peygamberin zihin dünyasının merkezine yerleştirmiştir. Bu andan itibaren artık o, sıradan bir birey değildi; bilakis tüm insanlığın yükünü omuzlamış ve başına gelecek her türlü felakete karşı sabretmesi geren bir insandı.

Peygamberliğe adım atmasıyla beraber, ilahi nizam sahibinin daimi olarak denetimi altında bulunan Hazreti Muhammed, bazen bu düzenin maliki tarafından azarlanmıştır. İnen vahiylerin unutulma ihtimaline karşı gelişigüzel sesler çıkararak ya da kekeleyerek aldığı vahyin hızlanmasını istemesi, yaratıcısı tarafından uyarılmasına neden olmuştur. Her ne kadar bu aceleliği iyi niyetinin bir göstergesi olsa da, mesajların netliğini bulanıklaştırdığı için Rab’in şu uyarılarına muhatap olmuştur:

 “Acele edip vahyi okumak için dilini oynatıp durma. Elbette onu toplayıp unutturmamak da bize düşer.”

Kıyamet suresinde geçen bu ayetlerden sonra, Taha suresindeki şu ayet yukarıdaki mevzuyu tamamlar niteliktedir:

“ Sana vahiy tamamlanmadan Kuran okumak için acele etme.”

Muhammed peygambere yapılan ikinci ikaz, birincisine göre sertlik dozu çok daha yüksek olan bir uyarıdır. Rivayete göre yoksul bir kör olan İbn-i Mektum, bir gün peygamberin yanına gelerek ona Allah’ın ayetlerini kendisine okumasını ister. Muhammed peygamber ise, o esnada kibirli zenginlerden birini ikna etmek için gayret göstermektedir. İbn-i Mektum ise, inatla ayetlerde nelerin geçtiğini öğrenmek ister. Bunun üzerine sabrı tükenen peygamber, kaşlarını çatarak suratını asmıştır. Meydana gelen bu olayın akabinde, kudret sahibi olan zat, şu ayetleri göndererek son nebiyi kınamıştır:

Yüzünü ekşitti ve yüz çevirdi. Ne biliyorsun belki o arınacaktır. Yahut da öğüt kabul edecektir de ondan faydalanacaktır. Ama kendini büyük gösterene gelince sen onun üstüne düştükçe düşüyorsun. O arınmazsa sana ne. Ama sana koşup gelen ve Allah’tan korkan kişi sen ona aldırış etmiyorsun.”

Birer şimşek gibi peygamberin beyninde patlayan bu ayetler, onun ciddi bir iç muhasebeye girişmesine ve vicdan azabı çekmesine neden olmuştur. Bununla beraber kendisine karşı öfkelendiğini ve kendisini kınadığını yine rivayetler arasında görmekteyiz. Peygamberin bu olaydan sonra, İbn-i Mektum’la her karşılaşmasında yüzüne tebessümle güldüğü ve ona gereken saygıyı gösterdiği bilinmektedir.

Peygamberin ruhunda karabasan etkisi yaratan önemli bir olay da, eşi Ayşe’nin bir sefer dönüşünde kervanın gerisinde kalmasıyla ortaya çıkan dedikodularla örülü olaylar zinciridir. Düşen kolyesinin farkına varan peygamber eşi, kolyesini bulmak için kervandan epey uzaklaşmış, onu bulduktan sonra kervanın konakladığı yere gelmiş; ama kervanın orada olmadığını görmüştür. Orada beklerken, öbürleriyle birlikte uyumadığı için geride kalan Safvan İbn El Mûattal adlı bir sahabenin yanına yaklaştığını gören Hz. Aişe, onun devesine binerek kafileye yetişmeye çalışmıştır. Kafilenin mola verdiği bir yerde onlara yetişmişlerdir. Bu olay, seferden dönen ordunun içinde büyük bir kargaşalığa yol açmıştır. Hz. Aişe’nin zehirli dilinden ve kaprislerinden rahatsız olan kim varsa, onun hakkında olumsuz konuşmaya başlamışlardır. Özellikle, münafıkların başı olan Abdullah bin Übey, Hz. Ebubekir’in akrabası Mistah ve Hz. Muhammed’in propaganda şairi Hasan bin Sabit peygamber eşini suçlayanların başında gelmekteydi. Hz. Muhammed’in canı çok sıkılmıştı bu olaya. Acaba eşi onu aldatmış mıydı? Eşinin masumiyetinden emin değildi. İçine bir korku düşmüştü. Aldatılma endişesinin bir insanın yüreğinde açacağı kapanmaz yara, peygamberde de ciddi manada huzursuzluğa yol açmıştı. Ne yapacağını bilemeyen Hz. Muhammed, her zaman olduğu gibi yaratıcısına sığınmıştı. Ve yüce yaratıcı, birçok sefer olduğu gibi yine peygamberinin imdadına yetişmişti. Eşinin masum olduğunu kendisine ileten ilahi güç, acılarla yoğrulu olan peygamber kalbini teskin etmiş ve onun yüzünün tekrar gülmesine vesile olmuştur. İlahi vahiy geldikten hemen sonra, eşinin yanına giderek: “İyi haberlerim var Aişe, Allah senin suçsuz olduğunu bildirdi.” dedi. Daha sonra indirilen Allah kelamını halka okudu. Bir kere daha varlığını, varlığına muhtaç olduğu kudret sahibi varlığın narin elleri arasına bırakarak sükûnete kapı araladı.

Hem umumi hem de özel hayatında nefsini dizginleyip öfkesine hâkim olmaya çalışması, peygamberin en bariz özelliklerinden biri olarak göze çarpmaktadır. Özelikle Mekke’deki yaşamı boyunca kendisine her türlü hakareti ve işkenceyi reva gören müşriklere karşı, şehri fethettikten sonra affedicilik kimliğini ön plana çıkararak onları affetmesi, şahsi kindarlığa sahip olmadığını gösterir. Gücünün doruğunda olan bir insanın geçmişte yaşanmış her türlü hukuksuzluğa sünger çekmeye çalışması, o kişinin kendi kişisel gururunu omuzladığı davanın önüne hiçbir şekilde geçirmediğine işarettir. Peygamberin umumi bazdaki bu en geniş ölçekli durum karşısındaki hâkimiyane duruşu, onun özel yaşamında da aynen tekerrür etmiştir. Bir Kıpti kızı olan Mariye’ye olan özel ilgisi, diğer eşleri arasında kıskançlığa yol açmıştır. Hatta bu kıskançlık çeşitli dedikodulara yol açarak peygamberin ciddi manada rahatsız olmasına neden olmuştur. Eşlerine karşı bir aylık ziyaret kesme gösterisinde bulunarak bu konudaki huzursuzluğunu ortaya koymuştur. Ataerkil bir toplumda peygamberin bu tavrı, önemle üzerinde durulması gereken bir mevzudur. Kadının bir mal gibi alınıp satıldığı, erkeğin kadın üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip olduğu böyle bir cemiyette, peygamberin bırakın eşlerini dövmesi, onları incitecek en ufak bir davranışta ve sözde bulunmaması onun nefsin dizginlenemez tutkusuna karşı ne kadar başarılı olduğunu gösterir. Ayrıca harici çevrenin her türlü olumsuz etkisinin kendisine vermiş olduğu olanaklara rağmen, itidali elinde bırakmamış olması ve ifrattan uzak, dengeli bir bakış tarzını izlemesi, kendisindeki iç denetim düzeneğinin kusursuzluğunu gösterir.

 Her türlü ruhi yıldırma operasyonlarına ve iç huzursuzluğa rabbinin desteği ve yönlendirmesiyle karşı koymaya çalışan Hz. Muhammed böylelikle dış ortama açılmış ve görevini hakkıyla ifa etmiştir. Eğer iç dünyasında var olan psikolojik baskılara üstün gelmeseydi, kim bilir, belki de istemlerini istenilen düzeyde gerçekleştiremeyecekti.

Önceki ve Sonraki Yazılar