Orhan MİROĞLU

Orhan MİROĞLU

Star Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

A+A-

Hakikat Komisyonu kurulması için CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu geçen hafta Diyarbakır’da bir açıklama yaptı.

Diyarbakır’da ve Kürt şehirlerinde yaşananlara yıllardır tanıklık etmiş bir kişi o.. Tanıklık etmekle kalmamış, duyarlı davranmış, Diyarbakır Cezaevi katliamı başta olmak üzere, çok sayıda önemli dosyayı takip etmiş, sonuçlandırmış bir hukukçu Tanrıkulu..

Tanrıkulu CHP Genel Başkan Yardımcısı. Bu politik kimlik kuşkusuz onun söyleyeceği ve yorumlayacağı her konuyu getirip bu kimliğe bağlamamızı gerektirmiyor.

Ama siyasi kimlik Türkiye koşullarında belalı bir şeydir, onu yüklendiğiniz andan itibaren geçmişinizle bir çatışma yaşamanız kaçınılmaz hale gelebilir.

Kürt toplumuyla ve demokrasi güçleriyle arasına ciddi mesafeler koymuş, ordudan ve Yargıtay’dan sonra, Türkiye’de statükonun önündeki en ciddi engel olarak tarihe geçecek olan bir partide Tanrıkulu gibi demokrat, açık fikirli bir Kürt aydınının siyaset yapma tercihi, benzer koşullarda ve dünyanın her yerinde siyasi bir hadise olarak ilgi çeker kuşkusuz.

Bu ilgiyi duyanlar bu konudaki fikirlerini yazıp duruyorlar zaten.

Ama benim bu uzun girişten sonra asıl söylemek ve üstünde durmak istediğim bu değil.

Tanrıkulu artık CHP adına da önemli bir misyona sahip. Hakikat Komisyonu kurulması fikrini CHP Genel Başkan Yardımcısı sıfatıyla yapıyor. Hakikat Komisyonu talep eden kişi, Diyarbakır Baro Başkanı ve İnsan Hakları Vakfı temsilcisi Sezgin Tanrıkulu değil, CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’dur.

Dolayısıyla bu açıklama bir yanıyla, Tanrıkulu’nun mazisindeki hakikatleri olumlu manada akla getirse de, bir yanıyla da, CHP’nin temel aktörü olduğu ve Cumhuriyet döneminden başlayarak yaşanan ağır hafıza örnekleriyle ve travmalarla alakalı bir “hakikati” yeniden düşünmemize yol açar.

Aynı açıklamayı üst düzeyde bir AK Partili ya da bir BDP’li politikacı da yapsa durum değişmez. Açıklamayı yapanın kimliğinden önce, partisinin geçmişle yüzleşme, hesaplaşma konusunda nerede durduğuna bakılır..

Çünkü geçmişte yaşananlar konusunda siyasi aktörlerden başlayarak, aydınların, sivil toplumun aynı fikirlere sahip olduğunu söylemek mümkün değil. Hakikati duymaktan bile hoşlanmıyor insanlar, medya işi bu hale getirdi maalesef..

Kamuoyunda geçmişle yüzleşmek için ciddi bir talep olduğu tartışılabilir.


Siz hiç oğlunu bu savaşa kurban vermiş bir asker annesinin, bir gerilla annesinin tek başına bir televizyon programına davet edildiğini gördünüz mü?


Siz hiç Diyarbakır Cezaevi’nin mağdurlarına bu medyanın kapılarını açtığını gördünüz mü?


Siz hiç daha yüzde onu bile kazılmamış toplu mezarlar gerçeği hakkında medyada doğru dürüst bir program yapıldığını gördünüz mü?


Hayır görmediniz. Ama Arif Doğan 32. Gün’e tek başına konuk oldu.
Büyük bir haklılığı savunurcasına toplu mezarlardan çıkan kemiklerin sivillere değil, PKK’lilere ait olduğunu savundu. Mehmet Ali Birand tek kelime söyleyemedi.Arif Doğan Mehmet Ali Birand’ın tek kelime söyleyemeyeceğini bildiğinden emin olmazsa, tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş kahraman rolü oynayamaz ve toplu mezarlar cinayetini bu denli pervasızca savunamazdı..

Sonuç: Tıpkı Ermeni ve Süryani soykırımında olduğu gibidir:

Karşılıklı mükatele!.

Çeteci Ermenilere karşı halkın korunması fikri şimdi de Kürtleri ve Türkleri PKK’nin zulmünden korumak fikrine dönüştü!

Medya bu fikre evsahipliği yapıyor.

Arif Doğan gibi biri, kamu vicdanında mahkûm olmak yerine, aklanıyor.

Arif Doğan kim? Bir JİTEM komutanı ve Ergenekon sanığı. Ergenekon’dan yargılananları Meclis’e taşımak isteyen kim? CHP.

Aynı CHP’nin Hakikat Komisyonu için yetkili organlarında aldığı bir karar mı var?

Hayır yok. Tanrıkulu’nun bu açıklaması nitekim PM’ de eleştiriye uğradı.

Kürtlerin açlığı biterse sorun kalmaz diyen bir parti ne yapsın Hakikat Komisyonu’nu?

Hakikat Komisyonu, bütün dünyadaki örneklerine, uygulamalarına ve sonuçlarına bakıldığında, tarihsel olarak bir dönemi kapatan, ama yeni bir demokratik inşayı, birarada yaşamayı sağlayan bir model. Bu modeli Türkiye’nin koşullarına uyarlayalım dediğinizde farklı fikirlerle karşılaşabilirsiniz. Akademik olarak biri çıkıp size Güney Afrika uygulamasını kusursuzca anlatabilir, ama Türkiye’nin yaşadığı hakikat hakkında aynı kişiden doğru bir şey duymayabilirsiniz. Zaten hep böyle olmuyor mu, İspanya, İrlanda örneklerini, İspanya’dan ve İrlanda halkından belki daha fazla tartışıyoruz. Orada uygulanan modellerin barışı sağladığı konusunda farklı düşünen yok. Ama iş Türkiye’ye geldiğinde ayrışma başlıyor: Bu barış bize uymaz! deniyor..

Çünkü herkesin hakikat anlayışı farklı. Gerçek hakikat ise henüz dokunulmamış olarak tüm masumiyetiyle orada duruyor.

Bu masumiyeti yüreğimde hissettiğim kadarıyla zaman zaman fırsat olduğunda insanların karşısına geçer, yaşadıklarımı anlatır ve ağlarım. Hayat bana başkalarının acısına bakmayı ve ağlamayı öğretti. Ağlamak güzeldir. Nuray Mert beni kaç kez ağlarken gördü bilmiyorum. Ama bu hakikat komisyonu ve CHP üzerine yazdığım yazıdan yola çıkarak “madem ağlıyordun, şimdi niye bu işe karşı çıkıyorsun” diye yazmış köşesine.


Ben Hakikatin Araştırılması Komisyonu’na nasıl karşı çıkabilirim?

Bir gün hakikaten böyle bir komisyon kurulsa, kendi kişisel hikâyem ve yazdığım kitaplarda dile gelen başka insan hikâyeleri için komisyon üyelerine saatlerce tanıklık yapmam gerekecek..

O günlerin geleceğine inanmasaydım bu kitapların hiç birini yazacak gücü kendimde bulamazdım.

Benim hafızam Hakikati Araştırma Komisyonu’nu değil, bir ayağı dün Dersim cehenneminde ve bugün de Silivri’de, bir ayağı ‘Hakikat Komisyonunda’ olan ‘CHP hakikatini’ asla kabul etmez.

Nuray Mert’in kafası karışık bugünlerde. Hak veriyorum. Saddam’ı kurtaramadı. Mısır’daki ayaklanmadan sonra kendi ülkesinde interneti yasaklayan oğul Esad’ın diktatörlüğünün kurtulup kurtulmayacağı belli değil, ve son kale Yargıtay da elden gidiyor galiba..

Nuray Mert –Mesele dergisine yazmıştı- bu meselelere daha genel bakıyor! “O albayın şu albayın geçmişini kurcalamak” onu pek ilgilendirmiyor, genel adına tabii!

Oysa Türkiye’nin siyasi miladı bu albay hikâyeleri üzerinden, bu albayların, generallerin, kozmik odalara gizledikleri ölüm listelerinin keşfi üzerinden yaşanıyor.

Ve ironi burada, ölüm listelerinde Nuray Mert’in yazdığı gazetenin yazarları da var.

Nuray Mert, “genelden bakıyor”, bu hikâyeler onu ilgilendirmiyor

Nuray Hanım, ben Diyarbakır Cezaevi’ni, yanı başımda katledilen Musa Anter’i, anlatırken gözyaşı dökecek değil herhalde.

Başkalarının acısına bakmak ve ağlayabilmek güzeldir. Ama bunun için insanın “genelden” uzaklaşıp, özel hikâyeler okuması, sonra da göğsünün içinde bir kalbi olduğunun farkında olması lazım..

Taraf

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.