Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

A+A-

Kürdistan coğrafyasında İslam’ı bir yaşam tarzı hüviyetiyle benimseyip yayma taraftarı olan İslami yapıların, Türkiye endeksli İslami hareketlerle olan temasları kendi içinde çeşitli ilişki ve çelişki hallerini doğurmuştur. Birlikte yaşama mecburiyetinden kaynaklanan durum sebebiyle geliştirilen her türlü ortak duruş, uzlaşı ve aykırılıklarla yüklü zikzaklı bir sürecin zeminini oluşturmuştur.

Türk- ulus paradigmasını var oluş gayesinin biricik koşulu haline getiren Türkiye Cumhuriyeti devletinde, Türk milletinin daimi olarak, başta Kürt halkı olmak üzere, diğer etnik kökenler üzerinde hegemonyasını tesis etmeye çalıştığı görülmektedir. Farklı ideolojik görüşlere sahip olmalarına rağmen, tüm Türkleri birleştiren ortak payda egemenliklerini ne pahasına olursa olsun korumaktır. İyi bir gözlem sonucu, bir Türk solcusunda ya da liberalinde bu durum fark edilebileceği gibi, bir Türk İslamcısında da rahatlıkla hissedilebilmektedir. Kendi önderliklerine zarar verecek derecede güçlenen Kürt hareketlerine karşı, aynı havayı teneffüs etmelerine rağmen rahatsızlıklarını çeşitli platformlarda imalı bir şekilde de olsa dile getirmekten çekinmezler. Buna karşın Kürdistan çıkışlı hareketlerin hemen hemen tamamı, Türklerdeki otoriter olma ve yönetme psikolojisini, iyi niyetlerinin sonucu olarak ortaya çıkan aptallıklarından dolayı görmezlikten gelirler. Efendi olarak kabul ettikleri Türk ağabeylerinin kullanacakları söylemlerden ve yapacakları eylemlerden rahatsız olurlar endişesiyle sessizliğe gömülürler. Ne zaman ağabeyleri, konuşacakları ve yapacakları hakkında onlara direktif verirse o zaman harekete geçerler. Bu nahoş duruma, özellikle Kürdistanlı İslamcılarda sık sık karşılaşılmaktadır.

İslam’ın etnik köken ayrımına gitmeksizin tüm inananları kardeş ilan etme olgusu, aynı devlet çatısı altında yaşayan Kürt ve Türk İslamcılarının birlikte hareket etme anlayışını doğurmuştur. Başta mitingler olmak üzere, basın açıklamaları, paneller, konferanslar bu birlikteliğin somutlaştırılmış şekilleridir. Bununla beraber son zamanlarda artış gösteren din endeksli sivil toplum kuruluşları da, özdeşliğin pekişmesine yardımcı olan önemli faktörlerden biri olma özelliğine sahiptir. Ayrıca Kürdistan çıkışlı cemaatlere mensup fertlerin süreç içerisinde oluşan çeşitli siyasi sürtüşmeler ve ekonomik sıkıntılar yüzünden Türkiye’ye göç etmeleri ve Türkiye merkezli cemaatlerle diyalog sürecini başlatmaları var olan ilişkileri daha da iyi bir düzeye çıkarmıştır. Fakat olumlu gelişmeler gibi görünen tüm bu olup bitmeler karşısında, Kürdistan’daki İslami havayı soluyan Kürt İslamcıları, Türkiye’de faaliyet yürüten dini yapılanmalarla olan ilişkilerinin çıkmaz bir sokağa doğru sürüklendiğini anlamakta epey güçlük çekmişlerdir.  İnancın kendi içinde potansiyel olarak barındırdığı zihni kötürümlük nedeniyle,  Türkiye’deki İslami hareketlerin Türkiyeciliğin dışına taşamamasını ve kendilerinin kültürel açıdan Türkleşmeye başlamalarını eleştiri süzgecinden geçirememişlerdir. Gerçekten de Türkiye’deki dini fraksiyonlar, yapıp ettikleri her türlü faaliyete Türkiye’nin damgasını vurmaktan çekinmemişlerdir. Farklı iki halk arasındaki iletişim ağını sağlamak için de, gücü elinde bulunduranın dilini, yani Türkçenin anlaşma aracı olarak kullanılmasında bir sakınca görmemişlerdir. Hâlbuki Kürdistanlı Müslümanlar, Kürdistan’a gelen Türk İslamcılarına, Türkiyecilik mantıkları başta olmak üzere Türkçenin ortak dil olarak kullanılması mevzusunu sorgulatmaları gerekir. Hatta onlara Kürdistan gerçeğini ve Kürdistan’da Kürtçenin ortak anlaşma aracı olarak kullanılmasının doğallığını ve doğruluğunu izah etmelidirler.  

Kürdistanlı İslamcılar, potansiyel olarak güçlü bir şekilde kendini hissettiren aydınlarının ve mollalarının değerini hiçbir zaman layıkıyla kavrayamamıştır. Gözleri ve kulakları daima Arap, Fars ve Türk topraklarındaki düşünürlerin söyleyeceklerine odaklanmıştır. Özellikle, iç içe yaşadıkları Türk İslamcılarının ortaya koydukları kitaplara dört elle sarılarak sohbetlerinde onların yazılarından alıntılar yapmanın telaşına düşerler. Kürdistan’da açmış oldukları dernekler vasıtasıyla da, yüzlerce kilometre uzaklıkta bulunan İstanbul ve Ankara gibi Türk metropollerinden aydınları panellerine konuşmacı olarak davet ederler. Hem zaman açısından, hem de ekonomik açıdan epey masraflı olan bu tür davetlere çağırılan kişilerin konuşmalarındaki içerik ve kullandıkları üslup ise, hemen hemen aynıdır. Tevhit ve şirk kavramları etrafında şekillenen söylevlerinde, ifade tarzı olarak da coşkulu bir üslup tercih edilir. Birkaç saat süren bu tür etkinliklere katılan duyarlı Kürt Müslümanları da sanki söylenenleri ilk defa duyuyorlarmış gibi, konuşmacıları yere göğe sığdırmaktan usanmazlar. Hâlbuki konuşulan konulara çok farklı perspektiflerden yaklaşan ve hitabet noktasında da davet edilen konuşmacılardan aşağı kalır bir tarafı olmayan pek çok Kürdistanlı şahsiyet bulunmaktır. Bu tür şahsiyetlerin Kürt İslamcıları nezdinde arka plana itilmesinin başlıca gerekçesi olarak, reklâmlarının yapılmayışı gösterilebilir. Eğer, görmezlikten gelinen Kürt aydınları televizyonlara çıkar, internet sayfalarını boy boy fotoğraflarıyla süsler, dergilere kapak, gazetelere de manşet olursa; o zaman görünen tabloya göre hareket eden Kürt İslamcıları, yanı başlarında durdukları halde bir türlü fark edemedikleri düşünürlerinin ve âlimlerinin farkına varacaklardır.

Türk İslamcıları kendi ırki adlarından türemiş bulunan devletlerinin, yönetme ve idare etme mekanizmalarından yeterli oranda istifade etme yoluna gitmişlerdir. Kürt İslamcılarıyla olan her türlü alışverişlerinde güç istencini kendi lehlerine çevirecek olanakları devreye sokarak söz sahibi olma özelliklerini devam ettirmişlerdir. Kürdistan’a her gelişlerinde yiğit ama saf Müslümanları etraflarına toplayarak onlara akıl vermeye çalışırlar. Sanki Kürt Müslümanları kendi akıllarını kullanamayacak kadar aciz ve çaresiz kişilermiş gibi. Aslında verilmeye çalışılan nasihatlerin ve tavsiyelerin arkasında, ironik bir biçimde üstün olma psikolojisinin izi görülebilir. Kendi başat rollerini zedeleyecek türden eleştiride bulunan kişilere karşı takındıkları tavır, onlardaki egonun ne kadar üst seviyede olduğunu göstermektedir. Buna dair en son örnek, Mavi Marmara Gemisi’nin kalkışından önce kendini göstermiştir.

Her zaman olduğu gibi yine Kürdistanlı Müslümanların desteğini alarak seslerini tüm dünyaya duyurma kararlılığında olan Türk Müslümanları, bu sefer İHH adlı yardım kuruluşunun önderliğinde Kürt İslamcılarıyla diyaloga girmişlerdir. Yapılan görüşmeler esnasında geniş ufuklu ve tecrübeli birkaç Kürt Müslüman’ın, İHH’nin kuruluş amacını, yapmış olduğu yardımlarda dalgalandırdığı Türk bayrağının işlevini, Ak parti hükümetiyle olan ilişkilerini irdeleyen sorularına karşı, İHH temsilcilerinin jest ve mimikleri başta olmak üzere yuvarlak laflar kullanmaları, içteki hoşnutsuzluklarının adeta dışavurumunu ortaya koyuyordu. Fakat orada bulunan Kürt Müslümanları, sürekli beraber oldukları arkadaşlarının İHH’nin işlevine dair malumat toplamak isteyen sorularına karşı, İHH temsilcilerini savunma pozisyonuna geçerek bir kez daha ahmaklıklarını Türk İslamcılarına kanıtladılar. Gemi baskınından sonra ortaya çıkan görüntü, soru soran Müslümanları yerden göğe kadar haklı çıkardı. İyi niyetlerinin suistimal edilmesi sonucu öldürülen dokuz kişinin tabutunun faşist devletin sembolü olan ay yıldızlı bayrakla donatılması ve Ak partinin ölen ve yaralanan kişiler üzerinde siyasi rant sağlama telaşına düşmesi bir kez daha göstermiştir ki, Türk İslamcılarını kendilerine kılavuz olarak alan Kürt İslamcılarının, çok çabuk kandırılıp oyuna gelebildikleriydi. Asıl tuhaf olan ise, din dışı ve ırkçı bir temel üzerine bina edilen Türkiye’nin uluslar arası alanda İslamcılar eliyle müspet propagandasının yapılmasıydı. Bununla beraber yaptıkları büyük hatanın hala farkında olmayıp, sanki güzel bir şey yapmışlar gibi zafer işaretleriyle medyaya pozlar veren ve yazdıkları makalelerde gaziliklerini öven kişilerin aklına şaşarım. Muhafazakâr-devletçi Türk İslamcılığının defalarca peşinden sürüklediği ve her seferinde çelme taktığı Kürt İslamcılarının bu dramatik durumuna, ağlayayım mı yoksa güleyim mi?

İslam kardeşliği adı altında ortak vatan algılayışının sağlamış olduğu mekânsal birliktellik, Kürt ve Türk dindarlarının Misak-ı milli sınırlarını tartışma mevzusu haline getirmelerinin önüne set çekmiştir. Kemalistlerin daha ilk günden itibaren İslam’ın ayrımcılığa karşı olduğunu dile getiren ifadeleri, İslam’ı kendine referans olarak alanların, sınır polemiğine girmesini önlemekle kalmayıp, bu polemiğe girme cesaretini gösteren Kürdistanlı bazı cemaatlere milliyetçilik damgasını vurmalarına da neden olmuştur. Ümmet paradigmasına zarar verir endişesiyle tabulaştırılıp kutsama aşamasına getirilen toprakların, yüzyıllar boyunca kendi kendilerini idare eden kadim Kürt halkının toprağı olduğunu bir türlü kabullenmek istemeyen Türk İslamcıları, Osmanlı’dan gelen sömürüye dönük içi boş ümmet mefhumuna sarılarak Kürt İslamcılarının muğlâkta olan zihin dünyalarını kendi lehlerine olacak şekilde netleştirerek dumura uğratmıştır. Kolluk kuvvetleri ve İslam misyonerleri vasıtasıyla Kürdistan üzerindeki işgali, sömürüyü, asimilasyonu daha uzun yıllara yayma niyetinde olan Türk devletinin, ülkenin bölünmezliği üzerinde ısrarla duruşuna paralel olarak Türk ve Kürt İslamcılarının hep bir ağızdan bölünmeye karşı olduklarını her seferinde tekrarlamaları, onların kime hizmet ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Filistin’in İsrail tarafından, Irak ve Afganistan’ın da ABD tarafından işgale maruz kaldığını her türlü platformda dile getiren Kürt ve Türk dindarlarının Kürdistan’ın Türk, Arap ve Fars devletlerinin işgaline maruz kaldığını görmezlikten gelmesi mazlum Kürt halkına karşı işlenmiş büyük bir ihanetin yüzsüzlüğü değil de nedir? Başta Filistin olmak üzere dünyanın dört bir tarafında toprağı istila edilmiş mustazaf halkların özgürlüğe kavuşması için işgalci güçlere beddualar okuyan, konuşmalarıyla onları lanetleyen ve gerektiğinde onlara karşı fiziki çatışma ortamına girmekten çekinmeyen Kürt ve Türk dindarlarının, Kürdistan’ın bağımsızlığı noktasında bırakın dua etmeyi, böyle bir şeyden bahsedenleri bir kaşık suda boğma yarışına girmeleri, çifte standardın açık bir tezahürü olarak karşımızda durmaktadır. Şurasının artık iyice anlaşılması gerekiyor ki, Türkiye’nin bölünmesini istememekle yetinmeyip, bu uğurda çaba harcayan tüm Kürt ve Türk İslamcıları, işgalin ortaya koymuş olduğu zulümleri meşrulaştırmak bir yana; var olan baskının uzun soluklu olmasını sağlama noktasında TC güçlerine alt yapısı sağlam, kemikleşmiş bir kadro ve kitle tesis etmektedir.

Sömüren ile sömürülenin aynı dini kimliği benimseyip onu sahiplenmeleri, Kürt ve Türk İslamcılarının birlikteliğinde olduğu gibi, genellikle sömüren tarafın çizmiş olduğu sınırlar dâhilinde hareket etme şeklinde belirmektedir. Tek taraflı olarak gerçekleştirilmeye çalışılan yönlendirmeye yönelik akıl vermeler karşısında, Kürt İslamcılarının öncelikle kendi öz benliklerini keşfetmeleri, daha sonra da güçlü bir düşünsel potansiyele sahip olma noktasında çaba harcamaları gerekir.

Önceki ve Sonraki Yazılar