1. YAZARLAR

  2. Yıldız RAMAZANOĞLU

  3. Barış Sürecinin Tozlu Patikaları
Yıldız RAMAZANOĞLU

Yıldız RAMAZANOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Barış Sürecinin Tozlu Patikaları

A+A-

Bir Arap gencinin söylediği şarkı çalınıyordu kulağıma, bana zarar verme ben senin gerçeğinim beni öldürme ben senin gençliğinim, diyordu son bir seslenişle.

Ülkemizde ve bölgemizde barış için elimizde ne varsa seferber etme zamanı. Büyüklerimizin “Allah bu günlerimizi aratmasın” duasının yüceliğini her kesimden insan yaşayıp görmeden idrak etse keşke. Yaşadığımız gergin ve sert ortamdan milyonlarca insan muzdarip. Ankara'daki İhtiyar Kitabevi'nin sahibi İbrahim Çolak, yaşanan gerilimlerden, son zamanlarda kardeşler arasında yayılan soğukluklardan, bölgedeki savaşlardan derin bir yeise kapılıp yola vurdu kendini. 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde Hacı Bayram Camii'nde ailesiyle namaz kılıp vedalaştı, yürümeye başladı, pazar günü İstanbul Fatih Camii'ne ulaşmayı hedefliyor. Karıncalara basmamak için bazen zıpladığını hatta yönünü değiştirdiğini söylüyor. Yorulunca gökyüzünü seyrederek yatan, toprakla haşır neşir olan yolcu modern insanın yılda bir hafta tek başına çölde yürümesi gerektiğini düşünmüş. Etrafımızdaki düşmanlığın, anlayışsızlığın sona ermesi için fiili bir niyazda. Suriye'de, Mısır'da ve içlerimizdeki ateşin sönmesi için karınca misali su taşımak istemiş.

Geçtiğimiz günlerde ise ‘Yürümek' belgeselinin ilk gösterimi yapıldı. O da 1 Eylül 2012'de barış için Uludere'den yola çıkıp 50 günde Ankara'ya ulaşan Halil Savda'nın Toroslardan sonraki yürüyüşüne tanıklık ediyor. Yönetmen Deniz Şengenç, 1.300 km yürürken hiç yorulmamış. Yol boyunca kırk yıllık savaşın yorgunluğunu attığını, işkencelerin yükünden kurtulduğunu söylüyor. Yollarda barışı ararken kirletilmiş onca şeye rağmen göz göze geldikleri insanlarda, sarıldıkları tüm bedenlerde, dokundukları her erkek ve kadında barış beklentisini ve umudunu görmüş.

Yola öncelikle kendini bulmak için çıkan vicdani retçi Savda'nın deneyimi gösteriyor ki savaş ortamından, üniformalardan yorgun düşmüş insanları dokunmadan tanımak mümkün değil. Kaybedilen nice canlara, değerlere rağmen Urfa'da, Şırnak'ta, Aksaray'da Kürt, Arap, Türk ve her milletten, dilden insanın bir arada yaşama umuduna tanık olmuş. Şehirleri en iyi tanıma yöntemi olarak sokaklarını, caddelerini, tarlalarını yürüyerek kat etmiş. Bunun tek başına bir yolculuk olacağını düşünse de her yerde can-ı gönülden ona katılan insanlar sayesinde barış yürüyüşünde hiç yalnız kalmamış.

Barış sürecinin sadece Kürt halkının haklarıyla sınırlı olamayacağı çok açık. Çok şükür ki bütün eleştirilere rağmen ülkede kendini susturulmuş, bastırılmış hisseden herkesin sözünü ve taleplerini yükseltebildiği bir ortam var. Şiddetle, baskıyla netice almaya yönelik zihinsel yapı büyük ölçüde geriledi. Bu yaklaşımların çeşitli gerekçelerle yeniden üretilmesine karşı durmak herkesin görevi. Vesayetin sonlanmasını ancak eşitlik duygusu ve konuşma, dinleme istencinin güçlenmesi sağlayabilir. Dilimizdeki, zihnimizdeki bütün ayrımcı yaklaşımların ayıklanması lazım. Türk sinemasının babacan oyuncusu Nubar Terziyan'ın anılarında geçen bir olay mesela, nasıl da kalbimizi yaralıyor. Ayhan Işık öldüğünde gazeteye Kral'ı gerçek evlat gibi sevdiğini, çok üzüldüğünü açıklayan bir ilan vermiş ama Işık'ın ailesinden hızla ‘Terziyan ile hiçbir yakınlığımız yoktur' açıklaması gelmiş. Öyle ya bir Ermeni'yle nasıl yakınlıkları olabilir!

Mersin'de Türkiye Barış Meclisi'nin ve Van'da Van Kadın Derneği'nin Dünya Barış Günü vesilesiyle düzenlediği panellere katıldım geçen hafta. Bölgedeki farklı eğilimleri dinleme fırsatı oldu. İnsanların içinde bir yumru var, birilerinin hak verme makamında olmasının içlere sinmeyişi. Eşitlikçi anlayışın zihinlerde bu kadar ağır ilerlemesi. Birtakım gelişmeler var ama sürecin yavaş ilerlemesi yeni bir gelişmeden sevinç duyulmasına mani oluyor. Hakların teslimindeki yavaşlık, atılan bir adımı gecikmiş kılıyor ve gönüllerde makes bulmuyor. Meselenin en can alıcı noktasını oluşturan dil yasağı üzerindeki iyileşmeler mesela. 1925'teki Şark Islah Planı'nda çarşı pazarda bile Kürtçe konuşmak yasaklanmış, sonra bunun saçmalığı anlaşılana kadar yıllar geçmişti. 1982 Anayasası'nın 26. maddesinde ise “düşüncelerin açıklanmasında ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmişti yıllar sonra. O kadar uzun yıllar geçiyor ki, bu kötülüklerden geri dönmek, geç gelen adalet adalet değildir kayasına çarpıyor.

TRT Şeş açıldığında bu yüzden umut edilen coşku yaşanmadı. Her şey zamanında etkili. Olumlu etki yaratacağı zaman geçip, insanlar daha ileri taleplere doğru yelken açmak zorunda kaldığında, bir arada yaşama umudu yara aldığında, son kertede geliyor bütün olumlu hamleler. Anadilde eğitim mesela. Şimdi bu hakkın acilen tesliminin zamanı. Yıllar sonra razı olunduğunda artık zamanı da geçmiş olacak belli ki.

Öte yandan özellikle sosyal medyada kendini solda tanımlayan kimi çevrelerin AK Parti'ye yönelik ağır kelimeler sarf etmesi. Bunu yaparken bu partiye oy vermiş yoksullara, emekçilere ve Kürtlere de hakaret ettiklerinin farkına varamıyorlar. Tarafların dille yarattıkları kutuplaşmanın sahada yol açtığı öfke ve şiddeti, toplumsal depresyonu görmemek mümkün mü. Toplumun sinir uçlarıyla oynamanın maliyetini görmemiş, yaşamamış genç bir nesil devlete, tahakkümüne karşı çıkarken otoriterliği en despot biçimiyle yeniden kurma hevesine kapılabiliyor. Seçilmişlerin çoğunlukçu tahakkümü ile seçkincilerin tahammülsüzlüğü arasında çoğulcu katılımcı tutumların yeşermesi zor ama o damar da ilerliyor. Karınca misali yürüyenlerin, yola çıkanların hürmetine bu damarı beslemek lazım.

ZAMAN

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.