1. YAZARLAR

  2. Yıldız RAMAZANOĞLU

  3. Baba Rüzgârı Alan Fatımâ
Yıldız RAMAZANOĞLU

Yıldız RAMAZANOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Baba Rüzgârı Alan Fatımâ

A+A-

     Çantasını açıp bir kez daha baktı davetiyeye. "Hz. Fatımâ’yı Anma Günü", Fatih Renk Düğün Salonu, saat 15.30. Daha bir saat var. Öğle namazı için kadın mahfiline yöneldi Nigar. Buralara işi düştükçe camisinde namaz kıldığı Fatih’in türbesine girmek aklına gelmezdi önceleri. Fatımâ rüzgarı ona nice dualar ilham etti. Evden Fatımâ hakkında bir şeyler duymak için çıkmak onu etkilemişti.

     Kızkardeş olarak gördüğü bir peygamber kızının yakınlığını içinde duysa da 21. yüzyıl itibariyle ondan ne alabileceğini bilemiyordu. Aralarında söze dökülemeyecek bir ünsiyet vardı kuşkusuz ama öykü masal efsane ya da mitoloji kahramanı olarak mı görüyordu onu ya da bir destanın başrol oyuncusu, net değildi bu. Yüz yıllar öncesinden gelerek varlığını bütün sıcaklığıyla hissettiren biriydi sonuçta.

     Kulağında Sagopa ve Kolera’dan rep müzikler dinlerken, gözünün önünden İranlı sanatçıların Fatımâ için yaptıkları çiçekli böcekli soyut resimler geçerken aklının ortasına düştü onun genç yaşta vefat ettiği bilgisi.

     Yaşamının kısalığını her duyuşunda kendi canını da hemen vermeye hazır hissederdi. Genç olmak budur. Hayatiyetli bir parlaklık görülünce hayattan çok kolay vazgeçilir ve bu yirmi yaşında göreceğini görmüş gibi hisseden Nigar için bir kuşun kanatlarını açıp yerden havalanması kadar kolaydır. Fatıma Nigar’ın hayal kurmasını sağlıyordu. Bazı geceler tek göz evini, saçının tokasını, testisini, babasını çocuklarını korumak için kollarını alabildiğine gererek düşmana karşı siper olmasını düşünürdü. Hz. Ali’yle baş başa oturup birlikte susmalarını, konuşmalarını. Evet! Bir imkan olarak duruyordu onlar şimdiki zamanın kızlarının ve oğullarının önünde. Buna şüphe yoktu.

     Türbenin yanında bir kapı açılmış. Demir parmaklıkların ardından gördüğü bir yer. Fatih Sultan Mehmed’in hanımı Gülbahar hatun yatıyor. Doğumu belli değilse de ölüm tarihi 1492. Bu tarih neydi, Amerika’nın keşfi değil mi bu.  

     Bahçede bir küçük limon ağacı. Üzerinde tam dört limon parıldıyor. Bir gösteri bir mesaj bir küçük görkem bu, sert ve diri. Kızları Gevheri sultan da annesinin ayak ucunda. Nigar limon ağacına sultanlara Fatımâ’yı anacaklarını fısıldadı içi dolarak. Türbede yeşil ince kaplı bir kitap buldu. Rastgele açtı ve Fetih suresinin ayetleri parıldadı. Ürpertiyle okudu.

     Etraf kalabalıklaşmaya başladı. Musalla taşına yeşil örtüyle kaplı bir tabut konmuş. Bir sela yükseldi. Türbenin penceresinden baktı Nigar, ellerini siper edip gözlerini dışarının bol ışığına ayarlamaya çalıştı. Musalla taşı avludaki kalabalığın arasında resim gibi görünüyor. Bahçede oynaşan kedileri seyre koyuldu. Cüppeli entarili takkeli genç adamlar onlara yemek veriyor. Kabın içine kocaman bir sonbahar yaprağı düşüp nimeti örttü. Kedi bu zeval vaktini bildiren yaprağın etrafında dolaştı. Korktu, anlamaya çalıştı, geri çekildi, kaçamadı, kaçınamazdı bu sarı kuru örtüden ila nihaye. Yemeği kapatmış kocaman bir el gibi kıpırtısız duruyor öylece. Hiç hareket etmeyen nesneye derin bir merakla bakan, etrafında korkuyla dolanan bir kedinin yüz ifadesini hayretini endişesini kaygısını durumu anlamak için aklının sınırlarına kadar gidip gelişini izledi. İş sararmış kurumuş bir yaprağın yerçekimine dayanamayıp düşmesi olayından çıktı bir muammaya dönüştü. Kedi onu oradan kaldırmaya cesaret edemedi ve yorgun düştü tabağın dibinde. Fatımâ’yı düşünürken, aklında gezdirirken olmuştu bu.  

     Bir çocuk ölünün fotoğrafını uzattı bir toplu iğne ile beraber. Tanımadığım biri neden takayım ki diyecek oldu ama çocuk o meşhur biri, nasıl tanımazsın, Atilla Arapoğlu gibi bir şeyler söyledi şaşkınlıkla. Meşhur kelimesi pamuk şekeri gibi dağılıp gidiyordu zihninde Nigar’ın. Ünlü bir işadamı diye üsteliyordu çocuk. O yeşil tahtanın muntazamlığına takılmıştı, ünlü adamın bu dünyada veridği son resme.  

     * * * 

     Salonda kalabalık had safhada. Konuşmacılar Fatımâ’dan söz ediyor. O çok kutsal, aramızda uçurumlar var, bir hayalin peşinden geldim ben dedi içinden Nigar. Hiç adet görmemiş olmaması gibi mucizelerden çok yorgun düşüp yardımcı istemesi, bebeklerine bakarken ilmini artırma çabaları, evliliğindeki incelikler, bir erkekle olabilecek en derinlikli ve mütekamil ilişkiyi nasıl kurabildiği, yine de hüznün girdabında dönüp dolaşması, hayatında Hz. Ali varken, çocuklarını canından çok severken, babası kendi ölümünden kısa bir süre sonra onun da ardından geleceğini söyleyince sevinçle gülmeye başlamasındaki mana..işte bunları düşünmek çekici geliyordu Nigar’a.     

     Mustafa İslamoğlu’nun konuşmasında dediği gibi o vahyin ve Kur’anın kızıydı vahiyle gelmiş vahiyle gitmişti, bu sürece şahit olmak için gelmiş sonra gayb olmuştu sanki. Onu kaybetmek Ali’nin büyük imtihanıydı ama yüce Allah Fatımâ’yı Hüseyn’in başına gelenleri görmekten sakınmıştı demek.

     Tarihte yerini almış kimi insanlara olduğu gibi mübarek kadınlara da türlü çeşit kimlikler giydirilir. Savunma haklarını kullanamayacaklarından, düşünürler, yazarlar, müfessirler onları kendi tezlerini en iyi taşıyacak hale büründürmek ister.  Bu peygamber eşlerine de yapıldı, Fatımâ’ya da.

     Mesela Kum alimlerinden Ayetullah İbrahim Emini "Örnek İslam Kadını Hz. Fatımâ" adlı eserinde sıklıkla “O'nun gözü dışarıda değildi, ev işlerini yapmaktan onur duyardı, bilirdi ki O'nun yeri evi ve kutsal yuvası” cümleleri kullanır ve günümüz kadınlarına yönelik dışlayıcı ve suçlayıcı eleştirileri için kutsal Fatımâ’dan yararlanır. Sünni dünyada da bu yaygındır. Salonda hep bunları düşünüyordu Nigar. Onun hakikatine ulaşmak hiç kolay değil. Onun duygularına nüfuz etmemiz için gerekli olan, doğrudan onun ağzından yazılan söylenen şeyler bir hayli az. Ona dair hakikatin parçaları her bir yazıda her bir belgede elbette var, ama bu yazanların Fatımâ’yı biraz da olsa kendi eğilimlerine delil teşkil edecek, hayata ve kadınlara bakışlarını teyit edecek bir kurgu içinde ele aldıkları gerçeğini değiştirmiyor.

     Bu yanlı anlatımların yol açtığı tutarsızlıklara çare bulmanın yolu belki onu bugünkü koşullarda düşlemek olurdu. Bu da hem mümkündü hem imkansız. O'nun hayatı bize ne söyler, bize yüzyıllar öncesinden ulaştırdığı yaşamaya ve ölmeye dair yüce duygular nelerdir.

     Salondan çıkıp vapura doğru yürürken aklında, başında baba rüzgarından bir hale taşıyan Fatımâ vardı Nigar’ın. Kızların diri diri toprağa gömüldüğü bir zamanda odaya girdiğinde babasının ayağa kalktığı bir kızdı O. Erkek çocuklara şefkat göstermenin bile ayıp sayıldığı kibirli ve katı ruhlu bir toplumda babası tarafından alnından öpülen bir kız. Danışılan, fikri sorulan, fıkıh alimi olabileceği koşullara erişen, ev işlerinde eşinden yardım alan, babasının soyunu sürdüren, maneviyatı sürekli beslenen, ruhu kanatlanan kızkardeşimiz. Nigar düşündü ki bu sevgi, bu sarılıp sarmalanma olmasaydı tebliğ dönemi boyunca yaşanan ezalara, şiddetli çarpışmalara ve inkara yüreği dayanamazdı. Hutbeler irad edip, çetrefilli konuları sarahatle çözemezdi. Yoksulluğu başında bir kuş varmış gibi hafiflikle taşıyamazdı. Babasıyla arasındaki göz kamaştırıcı manevi ilişki onun kimselere benzemeyen biricikliğinin deliliydi.

     Nigar onu ne zaman düşünse zihninde bir açılma, gönlünde bir inşirah, bedeninde fazladan bir harekete geçme gücü hissettiğine göre Fatımâ şimdiki zamanın da içindeydi, yanındaydı her daim. O'nu neye nispetle tanımlamaya kalkarsak kalkalım durum Ali Şeriati’nin vardığı sonuçtaki gibiydi: "Fatımâ Fatımâ'dır." Nigar da böyle bir kanaate ulaştı evin yollarını arşınlarken.

     SON PEYGAMBER

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.