1. YAZARLAR

  2. Sedat Doğan

  3. Azadî Hareketi, Millîyetçi Bir Hareket mi?
Sedat Doğan

Sedat Doğan

Hekib - Heybe
Yazarın Tüm Yazıları >

Azadî Hareketi, Millîyetçi Bir Hareket mi?

A+A-

 

 

 

     Konuya bir soru ile girelim: Azadî İnisiyatifi'nin ana mefkûresi nedir?

     Azadî İnisiyatifi'nin mefkûresi, İslam ümmetinin önemli bir parçası olan Kürtler'in, bütün haklarıyla ümmet içerisindeki onurlu yerini almadısır ve çok renkli, çok dilli ve çok dînli bir vatan olan Kürdistan’ın bütün farklılıklarıyla barışçıl bir zeminde yaşam bulabilmesi için sivil, legal, şeffaf ve meşru bir yöntemle yapılan mücadelenin adıdır.

     Bu amaçla kurumsal bir örgütlülüğü olan siyasî - politik bir inisiyatif olarak Haziran 2012’de kuruldu. Kuruluşundan bu yana çeşitli yönleri ile sürekli tartışılageliyor. Tartışılması da gayet doğaldır. Çünkü bir oluşumun sağlıklı bir istikamet bulabilmesi için toplumda çok iyi tartışılması gerekir. Zira tartışmaya açık bir yapı meşruiyet sorunu veya diktacı heveslere yöneliş türü sıkıntılar yaşamaz. Ayrıca bir oluşum, mensubu olduğu toplumda ne kadar çok tartışılıyorsa bu, o oluşumun orada o kadar ciddî bir karşılığının olduğu anlamını da içeriyor, diyebiliriz…

     Yalnız bu tartışmaların faydalı olabilmesi için hakkaniyete uygun yapılmaları gerekir. Yoksa haksız tartışmalar, temiz bir pınarın gözünü bulandırmak gibi hayırsız bir uğraşa hizmet etmiş olur. Bu konuda bazen böylesi tartışmalara da rastlıyoruz. Onlara da zenginliğimiz diyelim.

     Bu meyanda üzücü olan şudur ki, bu tarz eleştirilerin genelde ayakları yere basmayan ve bu nedenle sürekli yanlış bir zeminde, “İslamcılık ve ümmetçilik” yaptığını sanan “bizim mahallenin sakinleri” diyebileceğimiz bazı dostlarımızdan geliyor olmasıdır.

     Bu dostlarımız, en hafifinden kavramları sağlıklı tanımlayamama ve bu nedenle hakikati yerli yerine oturtamama gibi bir problem yaşıyorlar. Eğer böylesi bir sıkıntıları yoksa o zaman ortak değerlerimize ve temel kavramlarımıza karşı artniyetli oluşları. Ve kendileri kadar dîndar olan dîn kardeşlerine karşı bir su-i zan içre oluşları ortaya çıkmış olur. Ki, bu kendileri açısından çok daha üzücü bir durumdur.

     Bu dostlarımız Azadî hareketini oluşturan Müslüman Kürt aklını özetle "millîyetçilikle", dahası "ırkçılıkla" suçluyorlar. Bu dostlarımızın Azadî ve mensupları hakkındaki iddiaları kendi kalemlerinden şöyle sıralanıyor:

     ”…Azadi İnisiyatifi, ağırlıkla Kürtlük ve dindarlığı birleştiren eklektik milliyetçi bir söyleme sahip. Karşısına konumlanıp eleştiri konusu yaptıkları esas kesim Ak parti ve bölgedeki İslamcı yapılar. İnisiyatif, kendisini Kürdistani olarak tanımlıyor. Ümmet meselesine de bu bağlamda bakıyor. İnisiyatifin içindeki etkili bazı kişilerin, dindar kişi ve guruplara karşı yaptıkları oldukça ağır eleştiriler nedeniyle İslami kesimlerle ilişkisi sağlıklı değil. Kürtler arası birlik düşüncesi bu kesimi BDP’ ye yakın tutuyor. Birçok konuda BDP’den farklı düşünse de görünüşte en fazla BDP söylemiyle paralelleşiyor. Yapının içinde seçimlerde BDP’yi destekleyen çok sayıda kişi var. Destekçi ve bileşenleri farklı İslami kesimlerden geliyor. Milliyetçiliğin müşterisi artıyor. Ancak unutmamak gerekir ki milliyetçiliğin çok güçlü bir adresi var. BDP ve PKK...” (Kürt siyasetinde yeni arayışlar, 01.12.2013http://www.haksozhaber.net/) 

     Bu iddialar, bölgenin çektiği sıkıntıları yakinen bilen bir kardeşimizin kaleminden dökülmüş… Bu işi daha da üzücü kılıyor. Ve görüldüğü üzere bu nitelemeler, Azadî’ye mensup Müslümanlar'a düşünmedikleri bir hali, yapmadıkları bir şeyi tahmil etmiş durumda… Bunun İslam hukukundaki hükmünü temiz vicdan sahibi ilim erbabına bırakıyoruz.

     Oysa Azadi İnisiyatifi'ni yakından tanımak isteyenler, masabaşı üretimlerden değil, İnisiyati'fin manifestosu, program ve müktesebatına baksalar daha sağlıklı bilgilere ulaşmış olurlar.

     Azadî hareketini oluşturan Müslümanlar'ın ne yapmak istediklerini kısaca izaha çalışalım ki, insanlar bu hareketin gerçekte kimin ve neyin peşinde olduklarını görsünler. Ona göre hüküm versinler. Bu Müslümanlar'a tarafsız bir gözle baktığımızda görürüz ki, elan yeryüzünde varlığının bilincinde olan bütün Müslümanlar hangi değerlerin savunucuları iseler, onlar da onların savunucularıdırlar. Bütün Müslümanlar kadar dîndardırlar. Dînin esas söylem ve pratiklerine sahip çıkılması noktasında hemfikirdirler. Temel referanslarda, ayrı hiçbir şeyleri yok. Bu nedenle Müslüman dünyanın kendi içinde yaşadığı pekçok sıkıntıları onlar da aynen yaşıyorlar diyebiliriz.

     Diğer Müslümanlar'dan bir farkları varsa o da bu Müslümanlar'ın Kürtçe konuşuyor olmaları ve üzerinde yaşadıkları topraklara Kürdistan demeleridir. Çünkü bugüne kadar Kürtler'in dînî algılarında Kürdistan’a Kürdistan demek, ümmeti bölmek ve ırkçılığa, dolayısıyla büyük bir günaha düşmekle eşdeğer bir korkuyu taşıyordu. Ki bu korku, genellikle Kürt olmayan Müslümanlar'ın ürettikleri sanal bir korkudur. Ancak Azadî’yi oluşturan Müslümanlar bunu toprağa gömdüler. Zira dînî hiçbir temeli yoktu. Ve en doğru yeri ise topraktı.

     Azadî’li Müslümanlar da tıpkı bir Türk'ün "Ben Türkiyeli bir Müslüman'ım", Bir Arab'ın “Ene Müslimin Erebün Mısriyun“, bir Fars'ın “Men Müselmane Farıse İranîyem” demesi gibi, “Ez Mûsûlmanki Kurdistanême” diyerek yola çıktılar. Ve bu çıkışlarıyla İslam coğrafyasında dînî renge büründürülmüş siyasal tanımlamalara yerinde bir itirazla karşı çıkmış oldular. Gaybı bilen sadece Allah’tır ancak bu itiraz onları, dîn adına üretilen kocaman bir ikraha / günaha ortak olmaktan kurtarmış oldu, diyebiliriz... Aslında bu itiraz, Azadî’yi eleştiren arkadaşları da o vebalden kurtarıyor…

     Şöyle ki: “İslamcılık” ve “ümmetçilik” tezleri, özde Batı karşısında bir çöküşü yaşayan Osmanlı - İslam coğrafyasının kendini korumak için üretmiş olduğu dînî içerikli siyasal bir söylem ve ideolojik bir formasyondur. Batı'da türeyen yeni Haçlı rûhuna karşı İslam coğrafyasının kendini savunma refleksidir...

     Ancak ne yazık ki bu kavramların oluşturduğu skala, Batı'ya karşı özgün duruşunu zamanla yitirerek İslam coğrafyasındaki yerel seküler - millîyetçi – ırkçı siyasal dinamiklerin yedeğine girdi. Ağırlığı olan Türk, Arap ve Fars ırkçılıklarının, kendilerinden olmayan yerel dinamiklere karşı, kendilerini sağlama alıcı dîndar görünümlü bir tahkim gücü haline dönüştü.

     “İslamcılık ve ümmetçilik” dün bir haksızlığa karşı bir isyanın adı iken bugün arızî - ırkçı - millîyetçi söylemlerin güdümünde, yerel dinamikleri ve farklılıkları yok etmek için, büyük haksızlıklar üreten bir zülüm çarkına dönüştü. Başka bir deyimle dîn, dün haksızlığa karşı isyanın adı iken bugün kendisi haksızlık üreten bir mekanizmaya dönüşmüş... Bu nedenle bugün bu kavramaları, Kur'ân’a ve Hz. Muhammed'e inen dîn adına savunmanın meşru bir gerekçesi yok. Çünkü pratikte İslam coğrafyası çok farklı millet - kavim - dil ve kültürlerden oluşmuş renkli bir yapılanmadır. Bir ırk veya zümre adına siyasal egemenlikler kurmak dünyevî bir iştir. Hele seküler olan egemenlikler daha çok dünyevîdir. Kur'ân, tekil ve tekelci seküler anlayışları onaylamaz. Bu nedenle bu renkliliğin, bazı dînî argümanlarla bir ırkçılık ve tekilliğe kurban edilerek yok edilişi, her şeyden önce Kur'ân’a yani İslam’a aykırıdır.

     Kur'ân, bu farklılık ve çokluğu bir rahmet olarak telakki edip korumayı emrediyor ve bunu yapmayanları uyarıyor. Ki, bu yapılmadığı taktirde ”Rabb'ul- Âlemin” olan Allah’ın ve “Ümmetin peygamberi” olan Hz. Peygamber'in bu sıfatlarının gereği bir emre uyulmamış olur. Allah ve Resulü'nün açık ve kesin bir emrine ittiatsızlık edenlerin durumu ise dînde belirtilmiştir.

     Kur'ân öğretisinin belirgin özelliklerinden biri de şudur: Hukuku kevnîdir, küllîdir. Yani doğaldır ve genele şamildir. Bir kavim veya şahıs için helâl veya haram kıldığı bir hükmü, bütün kavim ve şahıslar için geçerli olarak ortaya koyar. Kişiye veya kabile veya kavime özel bir yasası yoktur.

     Daha açık söylersek: İslam'ın öngördüğü yönetim şekli halkın görüş ve istemlerinin farklı bütün özellik ve hakları ile birlikte yönetime yansımasıdır. Bu günün mevcut halinde böylesi ideal bir model olmadığına göre o zaman şu anda İslam coğrafyasında ne kadar devlet ve siyasal iktidar varsa ya hepsi meşru ve helâldir, ya da hepsi gayr-i meşru ve haramdır. Buna Kürtler'in talep ettikleri devlet veya siyasal iktidarlar da dâhildir. Çünkü biz bu egemenliklerin oluş biçimlerini değil, bir millet adına ortaya konuşlarından söz ediyoruz.

     İşte bu bağlamda günümüz İslam coğrafyasının pekçok sorunu var. Hepsine girmeden, konumuzla ilintili olana kısaca bakacağız. Bugün bu coğrafyada ırkî ve kabileci temellere dayalı, nüfusları 500 binin altında olan çok küçük yapılanmalar ve devletçikler var. Ve bunlar yoğun dînî argümanlarla uluslararası bir meşruiyet arıyorlar. Örneğin KKTC, birer aile kümelenmesi olan Arap emirlikleri ve şeyhlikleri gibi.

     Ne hikmetse İslamcı kardeşlerimiz bu yapıların Kur'ân ve Sünnet ilişiğinde meşruluk veya gayr-i meşruluklarını, ümmeti bölerek zayıf düşüren birer ayak bağı hallerini hiç tartışmıyorlar. Aksine meydanlarda çok hararetli nutuklarla bu sakat hallerini savunuyorlar.

     Tam bu noktada Kürtler'in durumuna bakmamızda fayda var: Çoğunluğu Müslüman bir kavim olan. 40 - 50 milyonu aşan nüfusları. Müslüman kavimlerce işgal edilip 4 - 5 parçaya bölüştürülen vatanları. Zengin petrol, su, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına rağmen yokluktan kırılan zavallı insanlar haline düşürülen, temel insanî haklardan bile mahrum edilen Kürtler.

     Bu kavimlerin ırkçı politikalarıyla vatanları Kürdistan’ın hükm-i şahsiyetinin ortadan kaldırması. Irkçı ve imhâcı harekâtlar sonucu 100 yıldır maruz kaldıkları büyük katliamlar ve mağduriyetler... Bütün bunlardan dolayı haklı bir isyana kalkışan bir milletin evlatlarının haykırışına sıra gelince, bu kardeşlerimiz dînde olan veya olmayan bütün argümanları harekete geçirerek Kürtler'in bunu asla düşünmemelerini isterler. Kürtler'e dair bunca şeyi ne ile izah ederler acaba, şu post modern İslamcı kardeşlerimiz? Buna dair insanî bir cevapları var mı? Mesela Şeyh Said ve arkadaşları, Seyyid Rıza, Qazî Muhammed'in idamlarını. Dersim, Agırî, Sason, Palu, Geliyê Zilan, Halepçe, Enfal ve Roboski katliamlarının “İslamcılık ve ümmetçilik” açısından Kur'ânla örtüşür bir cevapları var mı?

     Biz bütün bu soruların cevaplarını ararken Azadî hareketinin hangi ihtiyaca binaen kuruluğunu da böylece ortaya çıkarmış oluruz. Bu bağlamda Azadî'ye gönül veren Müslüman Kürt aklı dîne dair bu ve benzeri kavram ve sıfatların aslına uygun bir şekilde anlaşılması için halisane bir hizmet üretiyor. Dolayısıyla zihinleri karışık bu dostlarımızı da bu kargaşadan kurtarmış oluyor. Ama bazı dostlarımız hâlâ dünün hayâl – rüyâ karışımı dünyasındaki ümmetçilik ve İslamcılığını yaşıyorlar. Bu nedenle kendileri hariç, herkesi bir günah çukurunun kenarında gören bir sarhoşluk içinde oldukları için değişen dünyanın somut verilerine dair ne sağlıklı bir tahlil, ne de makul bir tahayyül yapabiliyorlar.

     Arap - Fars ve Türk etnik siyasal egemenliğinin bağnaz tutuculuğunun yedeğine giren “ümmetçilik ve İslamcılık”tan dolayı bu dîn kardeşlerimiz Kur'ânın ve hayatın gerçekliklerinden o kadar kopuyorlar ki, Müslümanlık iddialarına rağmen, insanların anadil taleplerini bile neredeyse Kur'ân’a göre bir yasaklama konusu yapabiliyorlar.

     İşte Azadî İnisiyatifi, böylesi garabetleri, en azından meşru bir zeminde tartışabilme ihtiyacına binaen Kürdistan Müslüman aklının ortaya çıkardığı bir girişimdir. Bu Müslüman akıl, kimilerinin yersiz iddialarına göre “dindarlık ve Kürtlüğü mecz etmiş eklektik millîyetçi bir hareket”in aklı falan değildir. Bu iddia eğer ayrı bir hesabın ürünü değilse en basitinden bağlamından kopuk çok temelsiz bir iddiadır.

    Bu nedenle Azadî'yi oluşturan Müslümanlar'ı millîyetçilikle suçlayanlar, bu iddialarda bulunmadan önce İslam coğrafyasının 20. yy tecdid - yenilenme hareketlerini yeniden okumak zorundalar. Bu hareketlerin başlıca önderleri olan Hasan el- Benna, Seyyid Kutub, Mevdudî, M. İkbal, Bediuzzaman Said-i Kürdî, Şeyh Said, Mehmed Akif, İskilipli Atıf, Ömer Muhtar ve İmam Humeynî, Ali Şeriâtî ekolü gibi isimlerini yazamadığımız daha binlerce direnişçi Müslüman önderlerin pratiklerini yeni baştan incelemek gibi ağır bir sorumluluklara karşı karşıyadırlar. Bu iddia sahipleri ya bu Müslüman âlim ve aydınların tümünün o destansı kazanımlarını gayr-i meşru ilan edecekler, ya da Müslüman Kürt aklının ortaya koyduğu bu meşru pratikten özür dileyecekler. Başka türlü bu temelsiz çelişkilerinden kurtulamazlar. Mesela İhvan'ın kurucusu Hasan el- Benna, "Hatıralar"ında, "Biz Mısır millîyetçisi ve İslam ümmetçisiyiz" diyor. Bu dostlarımız merhumun bu beyanını İslamcılıklarının neresine oturtuyorlar acaba? Peki, bugüne değin Müslüman Kürt aklının buna benzer bir beyanlarına rastladılar mı? Yok.

     Ama Kur'ân’ın ruhuna uygun bir retorikle dîndarlığı formüle eden Müslüman Kürt aklının şu tezini hafızâlarında tutmamalarında fayda var: “Bir şahsın meşru olan her türlü insanî, sosyal ve siyasal haklarını meşru gören bir İslam öğretisi, 40 - 50 milyon Müslüman Kürd'ün meşru haklarını nereye oturtuyor?” Bugüne kadar Azadî mensubu hiçbir Müslüman'dan “Kim ki Kürt ola İslam ola, kim ki İslam olmaya Kürt olmaya” şeklinde dîndarlık ile millîyetçiliği meczeden eklektik millîyetçi bir söylem sadrolmamıştır. Veya İslam'ın tamamlanması için Kürtlük'ü mecburi bir cüz olarak görme şeklinde bir algıları olmamıştır.

     Azadî, toplum nezdinde bir çekim merkezi haline gelmiş olabilir. Çok farklı kesimlerden insanlar, millîyetçi bir Kürt, İslam'la bağı olmayan bir Kürt, bir Hristiyan, bir Yahudî, hatta ateist bir insan bile bu hareketin merhamet yüklü kuşatıcılığına umut besleyip gönül vermiş olabilir. Bu da gayet doğaldır. Bu, bu hareketin bu insanların anlayışlarının tahakkümü altına girdiği anlamına gelmez.

     Azadî’nin kimi söylemlerinin bazen bir yerlerinkiyle örtüşmesi onu, kimilerinin gözünde oraların paraleline düşürüp arka bahçesi haline getiriyorsa o zaman onlar, AK Parti'yi de muhafazakâr duruşu sebebiyle Muhafazakâr Hristiyan bir parti olarak görüyorlardır. Veya Kürtler veyahut diğer farklı etnisitelere dair sarf edilen kimi İslamcı söylemler, Hitler ve Mussolini'nin salvolarını bile gölgede bırakıyor diye, veya kimi dînî yorumları Vatikan ruhbanlarının retoriklerine çok benziyor diye onlara da o gözle bakmak zorundalar. Oysa bu İslami açıdan ahlakî olmadığı gibi, mantıken de akılcı bir yaklaşım değildir.

     Azadi Hareketi, mevcut sistem içi veya sistem dışı hiçbir yapıya karşı veya bir yerlere yakın olmak için kurulmamıştır. Temel eleştirisi Kürtler'in meşru haklarını çeşitli yol ve yöntemlerle ortadan kaldıran devletler ve sistemlerin kendisinedir. Cebri ve ötekileştirici bütün yapılara mesafelidir. Çalışmalarını legal, meşru, şeffaf, sivil ve barışçıl bir zeminde yapar. Bu zeminde çalışan her yapıyla çalışabilir bir esnekliğe sahiptir. Bir yerleri mesnetsiz suçlamak ve çamur atmak en basitinden kolaya kaçmaktır. Bu hareketin sorumlularının eğer millîyetçilik yapmak gibi bir dertleri olsaydı, çok rahatlıkla millîyetçi yapılar içerisinde yer alabilirlerdi. Bildiğim kadarıyla bunun önünde dünyevî hiçbir engel yoktur.

     Burada Kürtler'in meşru hak ve taleplerine saygısı olan, bu talebe arka çıkan dîn kardeşlerimizi tenzih ediyoruz. Ancak mevcut veriler, kendilerine az bir saygısı olanların, Kürtler'e "millîyetçi" diyebilmeleri için kırk defa düşünmeleri gerektiğini söylüyor (ki Azadî, kime karşı ve kimden gelirse gelsin, hiçbir millîyetçi terörü ve saldırganlığı onaylamaz). Kuru tekrarlara gerek yok. Lakin bu halk, tanımı zor bir mezalime maruz bırakılmış. JİTEM, kontrgerilla, özel birlik timlerinin, muhbirlerin, devasa büyüklükte bir asker - polis ordusuna ilaveten büyük bir korucu ordusunun güdümünde meçhul infazların kol gezdiği Kürt coğrafyasında, devletin resmî verilerine göre 17 bin 500 faili meçhul dosya hâlâ açığa kavuşmadı. Hapishaneler tıklım tıklım. Kürt çocuklarının ellerinde silahla hâlâ dağları mesken tuttuğu, 4 bin köyün yakılıp yıkılıp, boşaltıldığı, 3 milyon Kürd'ün zorunlu göçe zorlanıp her türlü sefalete ve melanete mahkûm edildiği şu son süreçte, çözüm bekleyen, adına "Kürt sorunu" denilen çok boyutlu olaylar dizisi herşeyi özetliyor. İnsaflı insanlar için sadece bu tablo bile gösteriyor ki, bu halk kof bir "millîyetçilik" yaftasına öyle tuzu kuru kurban edilemez.

     Kürtler'i hapşırırken bile "millîyetçilik"le suçlayanlar, kendilerine bu yazıda zikredilenlerin sadece binde biri bile yapılmış olsaydı, neci olurlardı acaba? İnsan cidden merak ediyor. Buna rağmen bunu yapmakta inat edenler, önce bu halkın üç nesilden bu yana, evlatlarına karşı işlenegelen insanlıkdışı cinayet ve katliamların hesabını versinler. Kürtler'i düşürdükleri halin diyetini ödesinler, ondan sonra ileri geri konuşsunlar.

     BDP ve hatta PKK’nın bile kimi yöneticilerinin Sol - Marxizm'e kayan dünya görüşleri kendilerini bağlar, ancak onların tabanını oluşturan mazlum Kürtler'i "millîyetçilik"le suçlayanlar, yukarıda da vurgulandığı gibi, öncelikle onların hangi saiklerle oraya gittiklerini, kendilerini bir an için onların yerine koyarak bulmaları gerekir. Onun için de önce devletin kendileri adına yaptığı ırkçı ve imhacı saldırılarda, ırkçılığın anlamını dahi hiç bilmeden yaşamlarını yitirmiş, yüzbinlerce Müslüman Kürd'ün hesabını vermeliler. Bizim bildiğimiz ahlaklı bir insan ve temiz bir Müslüman olmak bunu gerektirir.

     Bu nedenle Azadî, bu topraklarda kurulu meşru hiçbir yapının varlığına karşı değil, yanlış pratiklerine karşıdır. Bu itirazını da legal zeminde yapar.

     Hülasa eğer Azadî hareketini illa bir yerlere benzeteceksek, Azadî’nin kıblesi, dünyevî hiçbir gücün tekelinde olmaması gereken Kâbe’dir. Kalbi ve yüzü oraya dönüktür. İslam coğrafyasına dönük yüzüyle Müslüman ama İslamcı olmayan, dîndar ama dînci olmayan, millî ama millîyetçi olmayan yapısı ve meşru değerlere olan saygısı, onarıcı ve kalkınmacı iktisadî görüşleri, dünyaya bakan yüzüyle Kürdistan ve Anadolu coğrafyalarında ve yeryüzünün her karışında yaşayan bütün Müslümanlar'ı ve insanları kuşatıcı ve kapsayıcı yönüyle, şiddet ve kaosa karşı insanlığın bütününü kucaklayıcı özellikleriyle belki millî duruşunu muhafazakârlığından alan kendine özgü yeni söylemleri olan, çevresi ve dünya ile barışık yeni bir Kürt hareketi diyebiliriz. Dînî ve millî değerlerin yeniden revaçta olduğu yeni bir dünyada kendini büyük çözümlerin, büyük entegrasyonların yaratacağı büyük umutlar için hazırlayan bir harekettir.

     Bütün bunlar gösteriyor ki, dürüst bir Müslüman kimliği iddiamız varsa, bazı olaylara dair bakış açılarımızı ciddi bir sorgudan geçirmemiz gerekiyor. "Mısırlı, İranlı veya Türkiyeli bir Müslüman’ım" diyen bir Müslüman’ın bu iddiası onu "millîyetçi" etmiyorsa "Ben Kürdistanlı'yım" diyen bir Müslüman’ı da "millîyetçi" etmemeli.

     Hülasa Müslümanlık anlayışımız bir millet veya ırka göre hal değiştirmemeli. Eğer değiştiriyorsa o zaman zihin dünyamızda ciddi bir sorun var demektir.

     Sonuç olarak bu arızalı zihinle toplum içine çıkanlar karşılarına çıkan olay ve durumlar hakkında sağlıklı bir bakış açısı ortaya koyamazlar. Her yanı kırıp dökerler. En sevdiklerini bile incitirler. Bu kadar renkli ve farklı özelliklere sahip İslam coğrafyasını bir sancak altında toplama arzu ve idealleri boş bir kuruntudan öteye geçmez. Rabbim bizleri boş heves ve işler uğruna ömür ve imkânlarını heba edenlerden eylemesin. Onurlu bir yaşam sonucunda temiz bir yüz ile huzuruna çıkanlardan eylesin. Vesselam.

Sedat Doğan

Hak, Adalet ve Hürriyet için Kürdistan İslamî İnisiyatifi (AZADÎ) Kurucu Üyesi

\"\"

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum