1. YAZARLAR

  2. Alper GÖRMÜŞ

  3. Az kullanılmış gazetecilik...
Alper GÖRMÜŞ

Alper GÖRMÜŞ

Alper GÖRMÜŞ
Yazarın Tüm Yazıları >

Az kullanılmış gazetecilik...

A+A-

 

Genelkurmay Başkanlığı’nın Ergenekon davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği iki hard disk bir naip hâkim tarafından incelendi ve hazırlanan rapor yaklaşık iki hafta önce mahkemeye sunuldu.
 
Raporun özellikle gazetecileri ilgilendiren bir bölümü büyük bir tartışmaya yol açtı. Raporun bu bölümünün “Bazı Basın Kuruluşlarına Haber Yaptırılması ve Köşe Yazısı Yazdırılması” başlıklı 5. maddesinde 20 gazetecinin adı yer alıyordu.
 
Raporda adı geçen iki gazeteci (Mehmet Yılmaz ve İsmet Berkan), raporu haberleştiren Zaman gazetesini sert biçimde eleştiren yazılar kaleme aldılar... İki yazar, raporda, Genelkurmay Bilgi Destek Şubesi’nde hazırlanan makalelerin “Genelkurmay’dan gönderildiği anlaşılmayacak biçimde, sahte isimlerle gazetelere iletileceği” açıkça belirtildiği hâlde, Zaman’ın kullandığı “Köşe yazıları Genelkurmay’dan” başlığının, 20 gazeteciyi töhmet altında bıraktığını belirttiler.
 
Yazarlar, raporda, Bilgi Destek Şubesi’nde hazırlandıktan sonra bir köşe yazarının köşesinde yer alan sadece bir makalenin tesbit edildiğini, onun da sık sık “okur mektupları” yayımlayan Yalçın Bayer olduğunu belirtiyorlar ve Zaman’ın haberini eleştiriyorlardı.
 
İki yazarın bir itirazı da, raporda 20 gazetecinin yer almasına rağmen Zaman’ın haberinde bunlardan 12’sinin ifşa edilip sekizinin gizlendiğine dairdi. Bu durumda bazı “kullanışlı” gazeteciler, Zaman’ın nezdinde “kullanışlı ama korunması gereken” gazeteciler miydi?
 
Ben, Zaman’ın haberine yöneltilmiş bu eleştirilerin haklı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, bu türden abartılı gazeteciliklerin, ele alınan konuyu deşmeyi zorlaştırdığı ve tam tersine, konunun kapanmasına hizmet ettiği kanaatindeyim.
 
Bu örnekte de öyle oldu; konu neredeyse kapanmış durumda.
 
 
Diyelim ki yazılar sahte isimlerle gönderilmiş...
 
Oysa ben, Genelkurmay’ın hazırladığı makale ve bilgi notları, Mehmet Yılmaz ve İsmet Berkan’ın itiraz ettiği gibi gazetecilere sahte isimlerle gönderilmiş olsa bile, onların kullanan gazetecilerin tümüyle kusursuz ya da masum olduğunu düşünmüyorum. Bence bu da bir kullanmadır. Belki “az kullanma”dır ama kullanmadır.
 
Çünkü burası Türkiye, burada “andıç” faciaları yaşandı, bu ülkenin Genelkurmay’ı gazetecileri “TSK yandaşları” ve “TSK karşıtları” diye listeledi... Bu ülkede, “gazeteci kullanma” hevesinin Genelkurmay’da ne kadar yaygın olduğunu hepimiz biliyoruz... Peki, bu durumda, köşe yazarının “hukukçu bir öğretim üyesi” imzasıyla postadan çıkan ve TSK’nın türban konusundaki yaklaşımını bire bir yansıtan bir makaleyi köşesine yapıştırması makul ve masum bir davranış mıdır?
 
Hayır, hayır, “hukuki müeyyide”den söz etmiyorum, gazetecilerin kendi kendileri için uygun gördükleri “hukuk”tan söz ediyorum.
 
Gazetecinin, uzun ve ciddi bir makaleyi imzasız olarak yayımlamaktan rahatsızlık duyması ve dönüp, yazarından ismiyle yayımlama ricasında bulunması elvermez miydi? Türkiye gibi bir ülkede, böyle bir durumla karşılaşan bir gazetecinin, gazetecilik ahlâkı bakımından uygun olmayan bir ilişki içine giriyor olmaktan kuşku duyması mı normaldir, duymaması mı?
 
İşte buyurun; Yalçın Bayer’in “Bu yazı hukukçu bir öğretim üyesi tarafından gönderilmiştir” notuyla yayımladığı uzun makalenin, yayın tarihinden beş gün önce Genelkurmay’ın hard diskine kayıtlı olduğu yıllar sonra ortaya çıktı.
 
Bir şey daha: Ben, 2003’te yakından izlediğim ve yazdığım bir “vaka”daki “hukukçu öğretim üyesi” ya da “hukukçu dost”lardan fena hâlde nem kapmış, bu “dost”ların gazeteci kullanmayı çok seven askerlerle alâkalı olabileceğini ima etmiş bir gazeteciyim... O nedenle, şimdi ortaya çıkan “kullanışlı gazeteciler” raporuna çok farklı bir ilgi gösteriyorum...
 
Gelin şimdi o “vaka”yı birlikte ele alalım ve iki Hürriyet yazarının (Oktay Ekşi ve yine Yalçın Bayer) kaynak olarak “hukukçu dost”ların görüşlerini kullandıkları yazılarını birlikte gözden geçirelim...
 
 
Çok kuşkulu bir örnek...
 
 
Hürriyet gazetesi, sonraki günlerde Türkiye’nin en tartışmalı konu başlıklarından birini oluşturacak olan haberi 7 Kasım 2003’te “Türbanlı sanık duruşmaya alınmadı” başlığıyla verdi:
 
 
“Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile Belediye Meclis ve Encümen üyelerinin Yargıtay’da yargılandığı davanın duruşmasına, sanık BELKO yöneticisi Hatice Hasdemir türbanlı olduğu gerekçesiyle alınmadı.”
 
Hatice Hasdemir tesettürlü olduğu için duruşmalara zaten giremiyordu. Fakat bu defa sanıktı ve tesettürlü kadınlar mahkeme karşısına nasıl çıkabiliyorlarsa, o da öylece çıkmak istemişti.
 
Ne var ki, duruşmanın görüldüğü Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin başkanı Fadıl İnan, Hasdemir’i salondan çıkardı.
 
Bir gün sonra (8 Kasım 2003), Hürriyet gazetesi başyazarı Oktay Ekşi “Bir gereksiz mesele daha...” başlıklı bir başyazı kaleme aldı.
 
Ekşi, yazısını “güvendiği bilim adamı hukukçular”la tartıştıktan sonra yazdığını söylüyordu ama, bunlar pek de “bilim adamı hukukçu” görüşüne benzemiyordu. Ya da ziyadesiyle militan bir laikçiliği yansıtıyordu, yani “bilim adamı”na ihtiyaç yoktu, Ekşi, onların âlâsını yazardı.
 
Ekşi’den bir gün sonra, Yeni Şafak’ta Kürşat Bumin’le birlikte hazırladığımız Kronik Medya sayfasında hem bu noktaya hem de “isimsiz hukukçular”a dair notlar düşmüştüm. Öyle ya, neden isimsizdi bu “bilim adam hukukçu”lar?
 
 
Sıra Yalçın Bayer’de...
 
Benim bu yazımın çıktığı gün, bu defa da Yalçın Bayer girdi devreye... O da “bir hukukçu dost”un görüşlerini aktararak “Türbanda gerçekler”i açıklıyordu...
 
Bayer, sorulu-cevaplı bir formatı tercih etmişti... O soruyor, muhatabı cevaplıyordu... Muhatabının zaman zaman soruyu yarısında kesip cevabı yapıştırması, canlı bir söyleşiyle karşı karşıya olduğumuzu imâ ediyordu, fakat “hukukçu dost”un kimliğini buna rağmen öğrenemiyorduk.
 
Çok ilginç bir nokta daha vardı: İlk haber 7 kasımda çıkmış, Oktay Ekşi de bir gün sonra bir yazı yazmıştı. Fakat ne bunlarda, ne de başka haberlerde Hatice Hasdemir’in başka duruşmalara başı açık olarak girdiği, bu defa başını kapatıp “olay yaratmak” istediğine dair bir bilgi vardı. Fakat Yalçın Bayer, ortada sanki böyle bir bilgi varmış gibi, yazısındaki “Avukatın oyunu” ara başlığından hemen sonra şöyle bir soru sormuştu kimliksiz muhatabına:
 
 
“Türbanlı avukat Hatice Hasdemir, daha önceki duruşmalara başı açık şekilde giriyormuş; sanık olunca türbanlı girerek oyun oynamış olmuyor mu?”
 
 
“Hukukçu dost” bu soruya “aynen öyle” cevabını veriyor, “avukatın oyunu”nu bir kez de o açığa çıkarıyordu...
 
(Sonraki günlerde Yalçın Bayer, Hatice Hasdemir’den gelen düzeltmeyi de yayımlayacaktı: Bayer yanlış bilgilendirilmişti, Hasdemir, görevi zorlamadığı için hiçbir duruşmaya girmemişti. Yani: Ortada bir “oyun” vardı ama bu “Avukatın oyunu” değildi.)
 
Bu, gerçekten de ilginç bir noktaydı... Doğrusu ben o noktada, acaba bu dezenformatif bilginin kaynağı “hukukçu dost” olabilir mi; acaba “hukukçu dost”, “en laik güç”le bağlantılı olabilir mi diye çok düşünmüştüm.
 
O günlerde bu kuşkularımı açıkça dile getirmenin “aşırılık” eleştirisiyle karşılanabileceği endişesiyle durumu sadece imâ edebilmiştim.
 
Fakat şimdi, “kullanışlı gazeteciler” raporundan sonra Hatice Hasdemir hadisesine iki Hürriyet yazarının dâhil olma biçimini son derece sorunlu bulduğumu belirtmek istiyorum.
 
Böyle başka pratiklerin de yaşanmış olduğuna inanıyorum.
 
Benim için bu mesele kapanmış değildir.
 
 
alpergormus@gmail.com
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.