1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Aydınlanmanın “kültür”ü, İslam’ın “hikmet ve irfan”ı
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Aydınlanmanın “kültür”ü, İslam’ın “hikmet ve irfan”ı

A+A-

Kültür mahiyeti itibariyle insan edimidir. Hikmet bir boyutuyla ve irfan tümüyle de insan edimidir. Bir boyutuyla hikmet öyledir çünkü hikmetin üç katmanından söz edebiliriz:

a) Allah’ın indirdiği veya öğrettiği hikmet;

b) Peygamber’in ulaştığı ve ifade ettiği hikmet;

c) Kur’an ve Peygamber’i referans alan Müslümanın sahip olduğu hikmet.

İrfan ise tümüyle Müslümanın manevi, entelektüel ve bilişsel hasılasıdır ki, ne Allah’a izafe edilir ne de peygambere. Kültür de Allah’a ve peygambere izafe edilemez.

Kültür sahibi olan veya zihni kültürleşmiş insan zaman içinde kendini dış dünyaya, yani hakikatin kendini tezahür ettirdiği gerçeklik evrenine kapatır. Hikmet ve irfan müteal olana, kültür salt insana atıftır. İnsan kültürünü –aslında nefsini- beğenir ve onu devamlı geliştirmek ister. Bu özelliği dolayısıyla farkında olmadan kültür onu dış dünyadan koparır. Modern ve postmodern bakın, karşınıza çıkacak olan şey şehvet ve iştahın sürekli tahrikidir. Bunlar ise kalbi ve zihni paslandırır.

İşte insan zihninin hakikate ve gerçekliğe kapandığı zamanlarda peygamberler gelir, kendi üstüne ördüğü kozayı yarar, insanı özgürleştirirler. Ya da kalbi ve beyni üzerine çekilmiş perdeyi çeker. “Küfr” kelimesinin anlamının örtü olması tesadüfi değildir. Peygamberin getirdiği vahy ışıktır, etrafı aydınlatan nurdur. Vahyin ışığına erişen insan başa döner, tekrar aklını ve zihnini geliştirir, iç dünyasını, beşeri meleke ve yetilerini zenginleştirir. Kültür hikmet değilse –ki değildir-, başka bir deyişle insan vahye bağlı düşünmüyorsa, tekrar ve tekrar üstünü örtüyle kapatma adını verdiğimiz macerayı yaşar ve her dönemde tarih boyunca Allah insana peygamber gönderir. Sonsuz kerem sahibi yüce Allah, bu sayede insan düşüncesini yeniler, zihni hayatında sıçramalar meydana getirir. Elçilerin getirdiği vahiy insanın zihinsel sıçramalar yapmasına yardımcı olur. 

Bu durumda “Öğrenilen bilgi”nin iki çeşidinden söz etmek mümkün: İlki tamamen vahiyden kopuk olandır, buna kültür diyebiliriz. Aydınlanma felsefesi bütün temel varsayımları, tezleri, iddiaları ve öngörüleriyle kültürel bir hasıladır. Aşkın ilâhi bir referanstan hareket etmiyor. Referansı, vahyin ışığı altında çalışmayı reddeder akıl, yaratılış hikmetinden koparılmış canlılar ve nesneler üzerinde yürütülen deney ile sosyal ve tarihi çevrenin insan organizması üzerinde uyandırdığı etkilerdir. Buna sadece “kültür” diyoruz. İkincisi ise vahyi esas alandır buna da “hikmet veya irfan” diyoruz.

Bir insanın zihinsel faaliyetlerinin hasılası ya salt bir kültürdür ya da hikmet ve irfandır. Fakat Aydınlanmadan önce bir de felsefe varlığını da akıldan çıkartmamalıyız. 19. yüzyılda Batı’da en önemli gelişme, insanın düşünce hayatından metafiziğin arındırılması oldu. Felsefe yanında, din, mitoloji ve metafizik de bilimlerin ve zihinsel çabaların dışına çıkarıldı. Bu insanoğlunun tarihinde köklü bir değişimdir. Daha önceki dönemlerde felsefeye dayalı kültür veya felsefi düşünce vardı. Elbette metafiziğin ve felsefenin arındırıldığı bir düşünce ile metafiziğin veya felsefenin içinde yer aldığı düşünce arasında fark olacaktır. Yunanlılar, hikmet üzere düşündükçe felsefeye ihtiyaç hissetmediler, ne zaman ki hikmeti de kaybettiklerine kanaat getirdiler, işte o zaman Pisagor’un dilinden “felsefe”yi türettiler. Bu saatten sonra Yunanlıların felsefe üzerinden hikmeti aramaktan başka yapabilecekleri şey kalmamıştı. Şu var ki, felsefe fıtratın zihne dayattığı ihtiyacı karşılamaya yetmedi, birçok soruya cevap verdi ama tatmin edemedi. Felsefenin fıtrata cevap verememesi Aydınlanmada kültüre dönüştü, hikmet ve irfana mecra açamadı.

Fıtrat; doğru, iyi ve güzel olan veya bunun tam tersine, yanlış, kötü ve çirkin olan üzerinde karar verebilme yetisi ve melekesidir. Yaratılıştan gelir, kişiden kişiye değişmez; öyle iddia edildiği gibi subjektif de değildir, sahih dinle örtüşme halinde içte tezahür eder. Fıtrat kelimesi dinde anahtar terimlerden biridir. Şu var ki İslam fıtrat dini değildir, öyle olsaydı fıtrat bize ne demişse onu din kabul etmiş olacaktık. Dinin esası ve çerçevesi gelen vahydir. Vahy yani İslami ögretiler ve hükümler fıtrata uygundur. Bu yüzden referans olarak fıtratı tek başına alamayız, bunun yanında dini hükümleri ve aklı da referans alırız.

Bozulmamış/sahih fıtrat, bir eylem, bir davranış biçimi, bir fikir, bir iddia, bir tez olarak karşımıza çıkar. Biz de her iki yönde “evet, bu doğrudur, güzeldir, iyidir veya yanlıştır, kötüdür, çirkindir” türünden hükümler veririz. Bizim ahlaki davranışlarımızın temelinde iyi ve kötü kavramı vardır.

Peki, biz iyi ve kötüyü nasıl bilebiliriz, iyi ve kötünün ölçütü nedir? Veya mantık, bize doğru ve yanlışın ölçülerini verebilir mi? Mesela bir insan aynı anda iki yerde bulunamaz; bu mantık ilkelerine aykırıdır. Parça bütünden küçüktür. Aksini iddia edecek olursam, mantık bana bunun yanlış olduğunu hatırlatır. Ben buradayım dediğim zaman bu doğrudur; mantık bana bunu ihbar eder. “Güzel” kelimesi estetikle ilgilidir, aynı zamanda da fıtridir. Bir çiçeğe bakıp “Bu güzeldir” deriz. Sonuçta bir Hıristiyan, Yahudi, Budist, ateist veya Türk, Kürt, Arap, siyahi, beyaz, Kuzeyli, Güneyli, Batılı, Doğulu da çiçeğe baktığı zaman güzel olduğunu söyler. Bir şey güzelse, iyiyse ve doğruysa bütün fıtratlar buna, güzel, iyi ve doğrudur diyecektir. Kur’anda bu “ma’ruf” olarak geçer. Bütün dinlerin, kültürlerin, akılların ve fıtratların iyi, doğru ve güzel dediği şey maruftur. Ma’ruf olan, dine ve akla aykırı olamaz. Öte yandan dinler, ma’rufu tarif etmez, Kur’an-ı Kerim ‘Ma’rufla emredin” der; fakat ma’ruf nedir bunun tarifini vermez.

Ma’ruf namütenahidir; tabiatta ve varlık dünyasında sonsuz sayıda doğruluk, iyilik ve güzellik olarak bulunmaktadır; sonsuz sayıda olanı saymak mümkün değildir. Aynı şekilde bütün dinlerin, kültürlerin, akılların ve fıtratların, bu yanlıştır, kötüdür ve çirkindir dediği şey de “münker”dir. Zira bir Hristiyan, Yahudi, Budist veya Müslüman, Doğulu veya Batılı için de bu değişmez. Mesela işkenceye, sahih fıtrata sahip olan hiçbir bir insan, Hıristiyan, Yahudi, Müslüman veya ateist iyidir demez; çünkü işkencenin bizatihi kendisi kötüdür, münkerdir. Kur’an-ı Kerim “Münker’den sakının” der.

Bu durumda dinin kendisine tabu olunmasını emrettiği Hak, “ma’ruf” adı altında topladığımız ortak iyi, ortak güzel ve ortak doğrunun çatısıdır. Kendisinden kaçınmamız gereken batıl ise “münker” adı altında topladığımız ortak kötü, ortak yanlış ve ortak çirkin çatısıdır, yine bunlar da bu çatının altında birleşirler. İşte biz bu kavramlardan hareketle içimizde ve ruhumuzda dinimizi inşa ederiz.

Şimdi bütün dinlerde ve kadim felsefe sistemlerinde (Hint, Babil, İran, Mısır) hatta bugün bilemediğimiz, bize ancak zan ve mesnellerle, hikayelerle, vecizelerle intikal eden kadim beşeri havzalarda bile ma’ruf ve münker’in izlerine rastlamak mümkün.

Hiç kuşkusuz insan, her zaman bunların peşinde olmuştur. Peygamberler, her zaman bunları tebliğ etmiştir. Bunlar belli-belirsiz bir şekilde düşünce biçimlerinde devam ederler. Mevcut dinleri bunların dışında düşünemeyiz. Mesela İncil’de öyle pasajlar var ki, bunların vahiy olduklarını hemen anlarız. Çünkü fıtrat ve akıl “evet, bu vahiydir”, diyor. Yahudiler, zina eden bir kadını getirip bunu taşlayalım diyorlar. Hz. İsa: “ilk taşı bu günahı işlemeyen atsın” der. Kimse atamıyor, çünkü onu getirenler günahkar ve zalim. Söz konusu pasajın vahiy olduğu açıktır. Yine mesela Hz. İsa: “İnsan sadece ekmekle yaşamaz; bir de Allah’ın kelamıyla yaşar” der. Bu apaçık vahiydir. Bu söz kaç asır sonra Tolstoy’un bir hikayesinin başlığı olacaktır. İmam Humeyni “Devrimler sadece ekmek için yapılmaz” diyecektir. İncil’in bazı cümlelerinin Kuran’da karşılığı vardır, tıpkı Kuran’daki gibidir. Tevrat’ta da öyledir; fakat Tevrat’ta saflığını koruyan ayetlerin sayısı daha azdır. Çünkü Tevrat, Hz. Musa’dan 500 sene sonra kaleme alınmıştır. Aradan 5 asır geçmiştir ve bu süre zarfında birçok insanın fikri içine girmiştir.

Kuran geldikten sona din kemale ermiştir; hariçten bize gelen bilgi ve haberler, son şeklini Kuran’da bulur. Kur’an kemal noktasıdır. Evet, Hıristiyanlık, Yahudilik veya Budizm bir dindir; fakat İslamiyet sadece bir din değildir; “din” olmasının yanında aynı zamanda “Ed-Din”dir. Arapçada kelimeye “el” takısı getirdiğimiz zaman bütünü içine alır, herkesçe bilineni işaret eder. Ed-Din olan İslam, kendisinden önceki bütün dinleri ihtiva ve ihata eder. Semavi dinlerin kemale ermiş son şekli olan İslam; Hıristiyanlık olsun Yahudilik olsun saf ve doğru unsurları itibariyle onun içindedir. Bu manada, bir Hıristiyan Müslüman olduğu zaman, aslında din değiştirmiş olmaz, belki daha alt bir basamaktan daha yüksek bir basamağa çıkmış olur. Tabii bu durum, Hıristiyanlık ve Yahudilik için geçerlidir sadece. Budizm, Brahmanizm, Konfüçyanizm vd. dinlerin kategorileri “kendilerine kitap verilenlerin dinleri”nden farklıdır.

Bu anlattıklarımız, bizi şu sonuca götürmektedir: Müslümanların “kültür”ü olmaz, İslam bir kültür de değildir. Müslümanların hikmet ve irfanı olur. Kültür özü itibariyle Aydınlanma’ya aittir, sekülerdir. Devletler eğitim, hukuk, medya ve ekonomi politikalarıyla bireysel ve toplumsal zihni kuruluş felsefeleri doğrultusunda işlemden geçirmek üzere kültürü kullanmaktadırlar. Kültür modern ve postmodern iktidarın en etkin aracıdır.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.