1. YAZARLAR

  2. Zülfikar Furkan

  3. Ataerkil Toplumlarda Kadın Kimliği
Zülfikar Furkan

Zülfikar Furkan

Yazarın Tüm Yazıları >

Ataerkil Toplumlarda Kadın Kimliği

A+A-

 

…ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kız hangi günahı yüzünden öldürüldü diye…

Günümüzde günden güne artan kadına yönelik şiddet ve taciz olayları sonucunda, ‘Kadın Hakları’ konusunda araştırmaların arttığını ve sorunun çözümü için değişik yolların denendiğini ve kalıcı bir çözüm için her kesimden sesler çıkmaktadır. Toplumda kadın-erkek eşitliği ve o toplumun uygarlık düzeyini belirten en önemli ölçüt, toplumda kadına verilen değer ve ona biçilen roldür. Toplumun kadına verdiği görev ve sorumluluklar, toplumda kadının nasıl görüldüğü, algılandığı ve beklentileri ile ilgili toplumsal cinsiyet kavramı ortaya çıkmıştır. Toplumsal cinsiyet üzerine yapılan araştırmaların çoğu kadınların erkeklerle kıyaslanması şeklinde yapılmaktadır. Toplumsal cinsiyet; kişinin, kültürel, toplumsal rolü, ruhsal-içsel tanımlanması ve onların temsil edilmesi anlamında kullanılmaktadır. Biyolojik cinsiyeti belirlemek elimizde değilken, toplumsal cinsiyeti kültür, toplumsal cinsiyet kimliği hakkındaki anlayışlar, cinsel eğitim ve tutumlar, toplumun inanç değerleri, gelenek görenek, eğitim anlayışı vb unsurlar belirlemektedir. Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Nilay Çabuk Kara, toplumsal cinsiyet ile ilgili şöyle der: "Kadınların ve erkeklerin toplumsal yaşamın her alanına eşit katılımları, kadın ve erkeklerin eşit hak, imkân ve olanaklara sahip oldukları durumdur. Böyle bir eşitliğin mevcut olması halinde, cinsiyete dayalı herhangi bir ayrımcılık olmayacaktır. Cinsiyet (İngilizce olarak sex), doğuştan gelen biyolojik özellikleri içeren bir terim olarak tanımlanıyor. Toplumsal cinsiyet (gender) ise sonradan öğrenilen ve cinsiyete toplum tarafından biçilen rol, sorumluluk ve davranış beklentilerini kapsayan bir terim olarak kabul ediliyor. Örneğin kadınların ev işleriyle ilgilenmesi ya da çocuk bakımını üstlenmesi gibi beklentiler, cinsiyet değil, toplumsal cinsiyetle bağdaştırılan kavram olarak gösteriliyor.”

 

Allah’ın tüm insanlığın huzur, barış ve adalet içerisinde yaşamaları için gönderdiği ilahi mesajında vurgulandığı gibi insanlığın devanı ve medeniyetin ilerlemesi için zorunlu biyolojik ayrıma verilen ad olan kadın ve erkek arasında herhangi bir ayrımın yapılmadığı, bu iki cinsin birbirinden üstün bir tarafı olmadığına inanıyoruz. Kadınla erkek arasında cinsiyet ayrımından başka bir farklılık yoktur. Sadece yetişme tarzı, geleneksel yapı ve sahip olunan inançtan kaynaklı, kadınların zayıf, hassas varlıklar olduğu düşüncesi hâkim zihniyet olarak kabul görmektedir. Bunun sonucu olarak da fert ve toplum hayatında bu iki cinsin fonksiyonlarında farklılıklar ortaya çıkmakta ve kadının korunduğu korunması gerektiği düşüncesi yerleşmiştir. Asıl olması gereken, kadın ve erkeğin birbirini desteklediği, birbirinin eksikliğini tamamladığı iki kutuplu bir anlayışı tek bir amaç etrafında birleştirip, insanlık için barış, huzur, adalet ve gelişmeyi esas alan bir düşünce geliştirmektir. İnsanlık için cinsiyete dayalı bir üstünlüğün olmadığı, asıl olanın bilgi, yetenek, emek ve topluma yapılan katkı olduğunu hatırlatmakta fayda vardır.

Ancak, tarihi süreç içerisinde ataerkil bir topluma dönüşen/dönüştürülen İslam toplumu, ilahi evrensel mesajda apaçık bir şekilde hakları korunan ‘kadın’ şahsiyeti üzerinde de bir kimlik bunalımı içerisine girmiştir. Kadının bireysel, sosyal, ekonomik ve düşünsel hayatını erkeklerle aynı seviyeye getirmek amacındaki evrensel mesajın zaman içerisinde ataerkil toplum yapısı içerisinde adım adım cahiliye dönemine geri döndürüldüğüne, özelikle kadın kimliği üzerinden şiddet uygulandığına ve toplumsal barışı zedeleyecek ve adalet duygularını incitecek düzeyde kalıcı izlerin bırakıldığına üzülerek şahitlik etmekteyiz. Bunu daha iyi anlayabilmek için öncelikle İslam’dan önceki toplumsal yaşamda kadının rolüne, kimliğine ve üstlendiği rolü iyi tahlil etmemiz gerekmektedir.

“Cahiliye döneminde insanlığın vicdan düzeyi alçaldığından, kız çocuklarını utanma veya fakirlik korkusu ile diri diri toprağa gömme geleneği yaygınlaşmıştı. Kur'an, bu gelenekten söz ederken cahiliyenin bu iğrenç yüzüne ışık tutmaktadır. İslam-öncesi toplumların bazılarında kadınların felaketin habercisi olarak görüldüğünü, insan olup olmadığının dahi tartışıldığını biliyoruz. Bi’setten yüz sene öncesine kadar olan dönemi kapsayan cahiliye, kabile reisi ve aristokrat ailelerinin kızları ve kadınları hariç, genel olarak kadının en temel haklarından mahrum edildiği, neredeyse bir meta olarak algılandığı, tamamen ataerkil bir yapının hâkim olduğu bir anlayışı ve oligarşik bir sistemi temsil etmektedir. (bk. Bardakoğlu, 2015, 15). Cahiliye döneminde kadınlar genel olarak “hürler” ve “cariyeler” şeklinde iki sınıf olarak değerlendiriliyordu. İlginçtir ki kabile reisi ve aristokrat ailelerinin kızları ve kadınları, birçok erkekten daha üstün bir role ve değere sahiptiler. Zengin ve hür kadınlar, her zaman yoksul hür kadınlardan toplumda saygınlık açısından bir adım önde tutulurdu. Hür kadın için toplumda söz hakkına sahip olma derecesi, varlıklı ve geniş nüfuslu bir kabileye mensup olması ile doğru orantılı görülüyordu (Cevâd Alî, 1980, 4: 616; Kutluay Çelik, 2019, 81). Kabile liderlerinin eşleri gibi asil ve zengin kadınlar bir yana bırakılırsa, diğer kadınların toplumda söz hakları pek yoktu. Erkek egemen Arap Cahiliye toplumunda, eşinin aldığı kararlarda kadının sözü geçmezdi…

Kadınların ailenin bir ferdi sayılması için erkek çocuk doğurmaları şart koşulmaktaydı. Çocuk doğuramadan vefat etmesi durumunda ise kocalarına taziyeye bile gidilmediği gibi, diyet ödeme zarureti doğarsa, kocasından ziyade kadının kendi ailesi ödemeyi yapmak zorundaydı (Günaltay, 2013, 111). Cahiliye Araplarında çocuk doğuran kadın muteber kabul edilir, doğurgan olmayan kadına pek değer verilmezdi. Ancak çocuğu olmasa bile erkek toplumdaki konumundan bir değer kaybetmezdi (Cevâd Alî, 1980, 4: 645; Acarlıoğlu, 2018, 119). Bu sebeple toplumda uğursuz olarak nitelendirilen kısır kadınların evliliklerini devam ettirmeleri çoğu zaman mümkün olmamakta, boşanma sonrasında kendi ailelerinin yanında hayatlarının sonuna kadar dul olarak yaşamaktaydılar. Hemen her dönemde eş seçiminde erkekler için kadının güzel olmasının önem arz ettiği göz önünde bulundurulduğunda Cahiliye döneminde güzel ama kısır kadından ziyade, güzel olmasa da doğurgan kadınların talep görmesi, o dönemde doğurganlığa ve neslin devamına verilen önemi göstermesi açısından oldukça çarpıcıdır. (Cevâd Alî, 1980, 4: 635; Acarlıoğlu, 2018, 118). Bu, kadınların doğurganlığı yanında özellikle erkek çocuğa sahip olmanın, toplum nezdinde çok önemli güç göstergesi kabul edilmesinin bir sonucudur. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi her ne kadar bir kusur ve kınanma sebebi ise de çocuk yapma özelliği olmayan kocanın aynı özellikteki kadınların maruz kaldığının aksine toplumdan dışlanmaması, Cahiliye toplumunda iki cinsiyet arasında erkeklerin lehine bir üstünlük ve egemenlik anlayışının hâkim olduğunu bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Ayrıca Cahiliye döneminde kocası, eşinin üzerine onun rızası olmadan dilediği kadar kadınla evlenebilirdi. Koca, eşini bir gerekçe belirtmeden dilediği zaman boşayabilir, dilediği zaman iddetinin dolmasına yakın günlerde tekrar ona dönerek boşadığı kadının başkalarıyla evlenmesine mani olabilirdi..

Cahiliye döneminde kadının ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutulmasının altındaki sosyal, dinî ve kültürel sebeplerin ne olduğuna bakmamız gerekmektedir. Özellikle badiye hayat tarzında, ömrü vahalarda deve ve koyun sürüleriyle birlikte otlak otlak dolaşarak geçen çöl arabı için zorlu çöl şartlarında hayatta kalmak esas gaye idi. Onlar diğer kabilelerin ve eşkıyanın saldırılarına maruz kalabilir, canlarından olabilir ve onların eşi ve çocukları esir alınabilir, malları gasp edilebilirdi. Bunlardan korunmak için kabilesini ve ailesini müdafaa edecek savaşçı erkek evladına ihtiyaçları vardı. Bu durum, tabiî olarak kızlarının namusunu koruma kaygısını da beraberinde getirmekteydi. Ayrıca yerleşik hayatı benimsemiş ziraata elverişli olan Taif bir yana bırakılırsa Medine, özellikle Mekke’de yaşayan dönemin Arapları, daha ziyade ticaretle uğraştıklarından çıktıkları ticari zorlu yolculuklara ancak erkekler tahammül edebilirdi. Bunun için söz konusu toplumda ve dönemde erkek çocuklarının tercih edildiğini anlamak zor değildir…” ( Büşra KUTLUAY ÇELİK Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi / The Journal of International Social Research Cilt: 13 Sayı: 70 Nisan 2020 & Volume: 13 Issue: 70 April 2020)

İslam dini, öncelikle Araplar olmak üzere cahiliyenin yaşadığı ve yukarıda çok az bir kısmına değinilen sayısız alçaklıktan kurtarmak amacıyla geldiği gibi bütün insanlığı da kurtarmaya gelmiştir. İslâm, yaratılış itibarıyla kadın ve erkeğin eşit olarak yaratıldığını bildirir:

"Ey insanlar; doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık..." (Hucurat, 49/13).

"Mümin erkeklerle, mümin kadınlar birbirlerinin dostudur. Her ikisi de iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, Allah ve Resulüne itaat ederler. (Tevbe Suresi :71)"

"Sizi tek bir candan yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini yaratan O’dur (Araf:189, Nisa:1, Zümer:6, Nahl:72)"

"Erkek olsun kadın olsun kim inanmış bir insan olarak dünya ve ahirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz." (Nahl Suresi :67)

İndirilen ayetlerde kadının toplumdaki rolünü erkeklerle eşit seviyeye getirmek, onu korumak, egemen erkek zihniyetinin kolaylıkla alıp sattığı, istediği gibi kullandığı, değer vermediği bu aşağılık seviyeden kurtarmak amacıyla ardı ardına mesajlar verilmiştir. Bu mesajlar neticesinde kadının toplumda erkeklerle aynı haklara sahip olması, ilim öğrenmesi, ekonomik haklarının korunması, toplumsal rol sahibi olması sağlanmaya çalışılmıştır. İslam’ın erken döneminde siyaset, savaş ve ilim konularında erkeklerin yanı başında yer alan kadınlar vardı. İlk inanan kadınların gerek günlük namazlara gerekse cuma ve bayram namazlarına katıldıkları bilinmektedir. İslam’ın kadınlara layık oldukları haklarını teslim ettiğini ve onları toplumda saygın bir konuma yükselttiğinin delillerinden ilki, Allah’ın kadınlara dinî bakımdan erkekler gibi eşit hak vermesi ve aynı oranda sorumluluk yüklemesidir. Kur’ân, toplumsallaşma sürecinde erkek – kadın ayrımı yapmaz. Bunun insan fıtratına yerleştirilmiş doğuştan gelen bir özellik olduğunu vurgular. Dahası İslȃm, kadının toplumsal kişiliğini korumayı temin ettiği gibi haklarını da garanti altına almıştır.

“Allah Resȗlü’nün (s.a.v.) gerçekleştirdiği en önemli köklü değişiklikler arasında kadının erkekle aynı insanȋ değere kavuşturulması ve saygı görmesini sağlaması bulunmaktadır. Nitekim kendisine nȃzil olan Kur’ȃn’ı kavmine ilk anlatmaya başladığı Safȃ Tepesi’ndeki Dȃru’l-Erkam’da yapılan gizli toplantılara bile hanımları kabul etmiştir (İbn Hişȃm, 1992, 1: 271). Medine döneminde Hz. Peygamber’in kadınlara özel sohbet günleri tahsis etmesi, kadınların Mescid-i Nebevȋ’ye namaz için gelebilmelerini sağlaması, onlarla bazı meseleleri istişare etmesi kadınlara verdiği değeri göstermektedir…

İslâm, hem erkeğin hem de kadının haklarının ve sorumluluklarının teslim edilmesini emretmektedir. Her ikisi de Allah’a kullukla mükelleftir. Ayrıca kadınların çocukların büyütülüp terbiye edilmesi, ev işleri, ailevi yükümlülükleri; imkânlar çerçevesinde çalışma, üretme, bilime katkıda bulunma, dünyayı imar ve ıslah etme gibi diğer sosyal sorumlulukları bulunmaktadır. Dolayısıyla İslam’da kadın ve erkek, hem “insan” hem de bir cinsiyet kategorisi olarak evren, dünya, çevre ve ahiret ile sıkı bağlantılar içinde tanımlanmaktadır (Tekin, 2015, 130). Kadın ile erkeğin birbirini tamamladığını ve birlikte bir bütün olduklarını vurgulama sadedinde “bir (Bir bütünün iki parçasından biri olarak kadın erkeğin yarısı/eşidir.

Hz. Peygamber döneminde çalışma hayatında ve sosyal hayatta kadınlar Ataerkil bir yapıya sahip olan erken dönem İslam toplumunda Hz. Hatice, Hz. Ȃişe ve Hz. Fatıma modeli olmak üzere “üç temel kadın modeli”nin varlığından bahsetmek mümkündür (Yapıcı, 2012, 244-245). Hz. Hatice kocasına eş, çocuklarına da ana olarak ataerkil toplumsal yapısı içinde ticaretle iştigal eden, eşinin kendi üstüne evlenmesine müsaade etmeyen, eşiyle evlenebilmek için olağanüstü bir çaba sarf eden, evlendikten sonra eşi tarafından korunmaktan öte eşini koruma altına alan güçlü bir kadın tipini temsil etmektedir. Hz. Ȃişe ise fakȋh, muhaddis, dilci ve ensȃb ilmine vâkıf bir kadın olarak entelektüel bir tipolojiyi yansıtmaktadır. O, erkek sahȃbȋlerin ilmȋ konularda kendisine danıştığı, onların zaman zaman hatalarını tashȋh ettiği bir otorite, aynı zamanda siyasȋ faaliyetler içinde olmuş aktif bir karakterdir. Hz. Fatıma’ya gelince, o ağırlıklı olarak eşi ve çocuklarıyla ilgilenen, yani kocasına eş, çocuklarına ana olmayı ön planda tutan bir kadın modelini temsil etmektedir (Yapıcı, 2012, 244-245). İslâm tarihinde öncü kabul edilen ve Hz. Peygamber’in hayatında kıymetli yerlere sahip olan bu üç kadın tipinin hayat tarzları ve davranışları, o dönem kadınlarının sosyal hayatta nasıl var olduklarına da ışık tutmaktadır. Mekke döneminin ilk yıllarında müşriklerin artan baskı ve zulümlerinden kurtulmak için Habeşistan’a hicret edenler arasında kadınlar da vardı. Sonraki dönemde erkekler gibi kadınlar da Medine’ye hicret ettiler. Ayrıca kadınlar Medine döneminde gerçekleştirilen bey’atta yer almışlar, Mescid-i Nebevȋ’de arka saflarda saf tutmuşlardır. Ayrıca yaralı askerleri taşıma, yaralılara ilaç verip tedavi etme, onlara lojistik destek sağlama gibi görevler üstlenerek cihada da iştirak etmişlerdir (Buhârî, Cihad, 65-66-67; Müslim, Cihȃd, 142; Martı, 1999, 44; Aydın, 2001, 92). Ashȃb kadınları arasında Ümmü Umâre gibi kılıç ve ok kullanarak bizatihi savaşanlar da vardı (Martı, 1999, 44). Hz. Peygamber’in gazvelerine katılan kadınlar, İslâm ordusunun galip gelmesi için maddi - manevî bütün güçlerini seferber etmişlerdir ( Buladı, 2008, 57). Çalışma, meslek sahibi olma ve mülkiyet hakkına sahip olma, İslȃm hukukunun kadınlara tanıdığı temel ve tabii haklardandır. İslam hukukuna göre kadın, malını ve kazancını dilediği gibi tasarruf yetkisini haizdir. Ayrıca o servet sahibi, ilim adamı ve müftü olabilir. Hatta İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve etTaberî gibi İslȃm âlimlerine göre kadın, valilik, komutanlık ve kadılık yapabilir (Ateş, 2012, 122). Bunların ilk örnekleri Asr-ı saâdet’te ve sahâbe asrında bulunmaktadır. Öyle ki söz konusu dönemde kadınların çalışma hayatında yer aldıkları dikkat çekmektedir. Daha özele girersek meselȃ Hz. Hatice, sonraları Kayle elEnmâriyye, Müleyke Ümmü’s-Sȃib es-Sakȃfiyye, Esmȃ bint Muharibe, Havle bint Tuveyt ve Ebȗ Süfyȃn’ın hanımı Hind b.ʻUtbe gibi kadınların tȃcir olduğu bilinmektedir. eş-Şifâ bint Abdillȃh, Ümmü Seleme gibi hanımlar ise o günün şartlarına göre hekimlik yapmışlardır. Hz. Ȃişe ve Zeyneb bint Cahş terzilik, Rayta bint Abdillâh gibi dericilik, Semra bint Nüheyk el-Esediyye ve eş-Şifȃ bint Abdillȃh zabıta amirliği gibi mesleklerle öne çıkmışlardır. Bunların dışında berberlik, attarlık, ip imalatı, dokumacılık, tarım işçiliği ve çobanlık yapan sahȃbȋ kadınlar bulunmaktadır (Ateş, 2012, 122). Hülȃsa Kur’ȃn ve Sünnet’in, kadınları İslȃmȋ ölçüler içinde sosyal, ilmȋ ve ticarȋ hayattan men etmediği Asr-ı saȃdet’teki uygulamalarla sabittir. Kadının sadece evinde oturup çocuklarını yetiştireceği; ilmȋ, ticarȋ ve sosyal hayata katılamayacağı söylemi, Kur’ȃn ve Sünnet’ten temelini almayan indȋ yorumdan ibarettir.” (Büşra KUTLUAY ÇELİK Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi / The Journal of International Social Research Cilt: 13 Sayı: 70 Nisan 2020 & Volume: 13 Issue: 70 April 2020)

....devamı gelecek

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.