1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. AŞKIN BÜYÜLÜ HAVASI
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

AŞKIN BÜYÜLÜ HAVASI

A+A-

Kendinden geçmenin en üst basamağını temsil eden aşk olgusu, varlık içinde varlık oluşturma enerjisiyle gizemli ve mistik bir hüviyete sahiptir. Sırlarla çevrili olan bu taşkın duygu, kişinin kendi küçük ruhuna yeni bir ruh katma noktasında pozitif bir işlev görürken, süreç içinde oluşacak şartsız itaat ve bağımlı hale gelme durumlarında negatif yönde bir fonksiyona bürünür.

Ruhsal açıdan yakıcı bir keyfiyete sahip olan aşk devinimi, sadece insanlar arasında meydana gelen bir tutku değil, aynı zamanda insanların metafiziksel varlıklara ya da nesnelere karşı duymuş olduğu bir meyildir. Bu yöneliş bir anda meydana gelmeyip tedrici olarak gerçekleşir. Gelişim süreci boyunca zihin yavaş yavaş yok oluşa doğru sürüklenirken, duygu hızlı bir şekilde etki alanını genişletir. Tüm bu olup-bitmeler karşısında kendini aciz hisseden insanoğlu, farkında olmadan farklı bir mecraya doğru kayışını meraklı gözlerle izler. Cebri olarak gerçekleşen bu dramatik durum, hüznün ve sevincin dirsek bağı kurduğu kıvrımlı güzergâhta benlik ötesine doğru uzun soluklu bir maceraya çıkar. Macera boyunca tek taraflı olarak izole olmayı kabul eden âşık, özgüç olarak niteleyebileceğimiz onursal duruşunu kaybetme pahasına ya da yaşam arenasında hiçliğe gömülme tehlikesine karşı siperane bir duruş sergiler. Tüm yıldırma mekanizmalarına rağmen sesi ve soluğu kesilmeden yoluna devam ederek var oluş realitesine yeni anlamlar yükler. Böylece yüzeysel ve durağan olarak duyumsadığı kendi deneyim alanına ruhsal birliktelik çerçevesinde yeni imgeler katarak dinamik bir karaktere dönüşür.

Belirsizliklerle dolu olan kâinatı vücuda getiren mutlak irade sahibi, yaratılan varlıkların kendisine âşık olması için nurunu zerrecikler halinde dağıtarak tinsel bir cazibe merkezi haline gelmeye çalışmıştır. Sonsuz bir güç olması hasebiyle tüm olağanüstü motifleri kendisinde barındıran yüce Mevla, nefes alıp veren her türlü canlı varlığın kendisini salt maşuk olarak kabul edip itaat etmesi gerektiği hissi ve bilinciyle durağan olan yaşam sahasına ruhundan üfleyerek bu yaşam sahasının coşkun bir nitelik kazanmasına hem zemin hazırlamış, hem de ivme kazandırmıştır. Yaratılanları yaratarak onlara olan aşkını ispat eden kudret sahibi, bu aşka karşılık genellikle olumsuz yanıt almış ve tek taraflı olarak aşkını devam ettirmiştir. Bir taraftan yaratılışlarını ona borçlu oldukları, diğer taraftan ise ölümsüz olması hasebiyle içsel bir ıstıraba gark olmayacakları halde, ilahi ışığa bir türlü yanaşmayıp ondan uzak duran canlı türü, sadece kendisi ile yaratıcısı arasında değil; kendisi ile diğer türdeşleri arasında da ciddi bir güven sorunsalı meydana getirmiştir. Çünkü Elest tufanında yaratıcısına olan âşkını ispat ettikten sonra geldiği yeryüzü yatağında ihanet hançerini sinsi bir şekilde sahibinin yüreğine hançerleyen, hiç çekinmeden kendisi gibi yetkin olmayan ve hayati noktada herhangi bir şey borçlu olmadığı kendi türdeşlerine da aynısını yapmaktan hiçbir zaman çekinmeyecektir.

 İlahi aşk mecrasında yaşanan kırılmalar ve dalgalanmalar insan türünün kendi arasında duyumsadıkları cezbe sonucu vücuda gelen ve beşeri aşk olarak adlandırılan bağlılık hissinde daha şiddetli bir şekilde yaşanmaktadır. Genellikle eril ve dişi varlıklar arasında aşırı sevgi olarak tanımlanabilecek bu aşk türü, bazen erkeklerin birbirlerine karşı tinsel bir haz duymaları, bazen de kadınların kendi cinslerine meyletmeleri şeklinde farklı bir kanala doğru yönelir. Bu yöneliş fıtri bir yöneliş olmasına karşın, günümüz kitle kamuoyunda belirgin bir sapma olarak görülür. Bunun nedeni ise, içinde yaşadığımız zaman diliminde aşk olgusuna yüklenilen anlamlar ve bu anlamlar sonucunda meydana gelen çağrışımlardır. Canlı ve cansız her şeye mekanik bir bakış tarzıyla yaklaşılıp maddenin asıllığı üzerinde kolektiflik yaratma çabası, hisse ait tüm unsurların nedensellik yasasına bağlanmasına ve maddi bir kimliğe bürünmesine yol açmıştır. Önemli duygusal öğelerden biri olan aşk da, yaşam anaforunun düzenekleri arasında katı bir yapı haline dönüşmüştür. Türkçe’de kullanılan “aşk yapmak” deyiminin cinsel ilişkide bulunmak, sevişmek anlamlarına gelmesi de bu ulvi arzunun özünden ne kadar uzaklaşıp törpülendiğinin en bariz örneklerinden biridir. Hiçbir menfaat gözetmeksizin iki birim arasında meydana gelen sıcak bir titreşim olma hasebiyle saf bir niteliğe sahip olan bu tutku, modern paradigmanın yaşam sahasını akılcılaştırması nedeniyle canlı varlıkların maddi bölümünü teşkil eden “beden” kısmına tapma şeklinde kirli bir etiketle özdeşleştirilmiştir.

Bu etiketten hareket ederek tarihte yaşanmış her türlü aşk vakasına cinsi yönden yaklaşıp onlara yorum getirmeye çalışan akıl üstadları(!), apaçık bir hataya düştüklerinin farkında olmadan geçmişin saygın şahısları hakkında olmadık iftiralarda bulunmuşlardır. Bu iftiralara maruz kalan şahıslardan biri de ünlü mutasavvıf Mevlana Celaleddin-i Rumidir. Rumi’nin Şems-i Tebrizi ile kurmuş olduğu sıcak ilişki ve bu ilişki sonucu vücuda gelen vecd hali tamamıyla içsel bir özdeşliğe denk düşmesine karşın, bazı tarih araştırmacıları tarafından fiziksel bir temas olarak algılanmıştır ve algılanmaya da devam etmektedir. Hâlbuki yaşadığı zaman dilimde hem söylemleriyle, hem de örneklik teşkil eden davranışlarıyla geniş bir kitle üzerinde etkili olan Mevlana, böyle bir yaftalanmaya maruz kalmamıştır. Eğer söylenildiği gibi onunla Şems arasındaki ilişki cinsel yönü ağır basan bir birliktelikse, o zaman kendi üvey kızı olan Kimya Hatun’u Şems ile evlendirmesine ne demeli? Konjonktürün şekillendirdiği ve kendilerine ait olmayan zihin evrenindeki kavram şemasından yola çıkarak izafi ve tarihsel olan olguları umumi ve evrensel bir hale dönüştürerek geçmişe radikal ve bütüncül tarzda yaklaşma, duygusal bazda art arda med-cezirler meydana getirirken, zihinsel bazda da toptancı bir kolaylığa kayışa zemin hazırlar.

 İnsan türünün hem yaratıcısıyla, hem de kendi cinsleriyle duyumsayabilecekleri bu deneyim, aynı zamanda kendi ürünleri olan değişik türdeki nesnelere ya da unsurlara yönelik de olabilir. Düşüncenin yoğunlaştığı, yüreğin hoplanıp heyecana geldiği, taşkınlıkların belirdiği her tür durumun merkezinde olan çekirdek yapıya yöneliş, aşk kıvılcımlarının tutuştuğunun göstergesidir. İstem dışı olarak meydana gelen bu bağlanış arzuya dönüşerek sorgusuz sualsiz bir övgü edebiyatına temel oluşturur. Olumsuz tenkitin devre dışı kaldığı bu tür duygusal patlama anlarında mantık ikincil safa doğru geriler. Sürekli aklın kontrolünde olması gereken hissin, bu kontrolden kurtulmakla kalmayıp onu egemenliği altına alması yapay bir delilik ortamı oluşturur. Zikzaklarla örülü olan duygusal katman beyinsel faaliyetlerin eleştirel yüklü olan belirliliğini buharlaştırarak belirsizliğin ve kapalılığın ağırlığını hissettirdiği yeknesak bir yaşam alanı oluşturur. Artık maşuk olarak kabul edilen canlı ya da cansız her türlü varlık, kusursuz birer yıldız muamelesi görerek tapınılması gereken süslü ve çekici mabutlara dönüştürülür.

Aşkın tutsak edici ve söz geçirici yapısıyla paralel olarak gelişen kıskançlık, öfke ve ıstırap halleri zihin-duygu-ruh bütünlüğünü zedeleyerek kompleksli bir kişiliğin vücut bulmasına neden olur. Kendisini sevdiğine odaklayan âşık,  sevdiğinin ağzından çıkan her olumlu sözcüğün ve yaptığı her güzel davranışın kendiyle alakalı olma mecburiyeti bilinciyle hareket eder. Bu bilinç küçük çaplı bir “her şey benim için” marazlığıyla beraber tahammül etme gücünün zorluğuna dair bir işarettir. Âşığın bu düşüncesi, tüm çabalarına rağmen hiçbir zaman gerçekleşmemiş ve melankolik bir hava yüreğini karış karış istila etmiştir. Bir insanın ömrü boyunca kendini bir başkasına verememesi fıtri bir açılım olmasına karşın buna direnen âşık, sık sık sinir krizleri geçirerek hayatını çekilmez bir hale getirir. İçine düştüğü utanç verici ve zaaf içerikli bu durumdan dolayı mahiyet noktasında şaşkın bir ördeğe dönüşerek sersem sersem etrafında dolanmaya mahkûm olur. Böylece yıpranmış bir ruh haliyle ve allak bullak olmuş bir kafa yapısıyla, yaşamının geri kalan kısmını pasif ve tepkisiz bir biçimde sürdürür.

Hoşluk ve zarafetlik üzerine bina edilen âşk imparatorluğu, içteki canlılığın gevşeyip yayılmasıyla kalbin hızlı hızlı atması sonucu gelişimini sürdürerek en üst düzeye ulaşır. Ulaştığı bu düzey, aynı zamanda, varlık içinde varlık eritme politikası nedeniyle yok oluşun haşin bakışları arasında etkisiz bir yapıya dönüştürür onu. Böylece zahiri bazda olumlu olarak görülen bu tutku, batini noktada uçsuz bucaksız ve kupkuru dehlizlerde dolaştırarak olumsuz bir işlevde bulunur.

azad.serhildan@ufkumuz.com

Önceki ve Sonraki Yazılar