1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3.  ‘Asker, askerliğini yapmalı!'
 ‘Asker, askerliğini yapmalı!'

 ‘Asker, askerliğini yapmalı!'

A+A-

Türkiye'nin en tanınan Kürt siyasetçilerinden biri olan Şerafettin Elçi ile Gaziosman Paşa'daki bürosunda Türkiye'nin en önemli meselelerini masaya yatırdık. 1977 Milletvekili Genel Seçimleri'nde Mardin Milletvekili olarak, Parlamentoya giren ve Ecevit Hükümeti'nde 1978–1979 yılları arasında, Bayındırlık Bakanı olarak görev yapan KADEP (Katılımcı Demokrasi Partisi) Genel Başkanı Şerafettin Elçi, Türkiye'nin bu en önemli meseleleri ile ilgili çok konuşulacak değerlendirmelerde bulundu. 

İşte Elçi ile yaptığımız röportajın ilk bölümü: 

PKK HANGİ ŞARTLARDA KURULDU? 

PKK'yı istihbarat örgütleri mi kurdu? 

Tabi bu mesele dünyanın her yerinde böyle. İstihbarat örgütleri her türlü yapılanmanın içine sızmaya çalışırlar bu doğaldır. Bunun Ergenekon iddianamesinde de ifadesine rastlıyoruz. Ergenekon'un sol örgütlerden sağ örgütlere kadar sızabildiklerini görüyoruz ama doğal olarak etkilenmeleri normal ama her örgütün esas oluşmasına neden olan iç dinamikler var. PKK'yı etkileyen bazı gizli servisler olsa bile onu besleyen başka özlem ve talepler de göz ardı edilmemeli. Devletin kuruluştan itibaren esirgediği hakların elde edilmesi ile ilgili özlemlerdir PKK'yı güçlendiren. Çünkü PKK olmadan önce de Kürt hareketleri vardı. Devlet, Osmanlı'nın çoğulcu yapısı üzerinde kuruldu. Osmanlının farklı yapısını etnik farklılığında olan bir sürü milletler vardı. Cumhuriyet o miras üzerine kurulunca çoğulcu yapıyı devraldı. Homojen bir yapı yok. Şimdi devleti kuranlar, bu çoğulcu yapıdan tek bir millet yapma hedefini güttüler. 

DEVLET ASİLİMASYON POLİTİKASI MI UYGULADI?

Bu hedef kimler tarafından belirlendi? 

Bunu Mustafa Kemal çok açık ve belirgin bir şekilde ifade etti. Diyor ki, 'devletin amacı, ırk ve kültür birliği olan Türk milleti yaratmak'. Yani var olan üzerine bir devlet kurmak değil, devlet kuruluyor. Bu gelişme dünyadaki bütün devletleşmenin tersi olan bir yapı. Başka devletlerde milletler kendi devletlerini kurmuşlar. Ama Türkiye'de önce devlet kurulmuş. Kendi sınırları içerisinde bir Türk milleti yaratmayı hedefliyor. Bu hedefe varmak için Türk olmayan bütün unsurların asimile edilmesi, Türklük potasında eritilmesi ve Türkleştirilmesi lazımdı. Türklerin dışındaki diğer kavimler için bu zor olmadı. Çünkü onlar zaten ana yurtlarından kopup bu coğrafyaya gelmiş ve bu devletin statüsünü benimseyerek ve devlete sığınarak gelmişlerdi. Devletin onlara uygun gördüğü statüyü beğenmişlerdi. Hiç bir sıkıntı çekmediler. Burada sıkıntı Kürtlerde oluştu. Kürtler tarihin bilinen döneminden beri üzerinde yerleşik olduğu anayurtlarında yaşıyorlardı ve devlet kurulurken onlara verilen sözler, vaatler vardı. İşte kurulurken onların da devleti olacak. Amasya protokolünde 20 Ekim 1919'da açık ve net bir şekilde Kürtlerin her türlü ırki ve içtimai ve sosyal hakları korunacaktır diye açıkça vaat ediliyor. Meclisteki konuşmalarda, bu meclisin Türklerin ve Kürtlerin Meclisi olduğu, 2 Aralık 1922 de başbakan Fethi Bey, kalkıp açıkça iki necip milletten bahsediyor. Kürt ve Türkler diye. Var olan bir milletin birden bire yok edilmesi fiziki anlamda değil asimile edilerek, koparılarak kendisinin manevi varlığına son verilmesi Kürtler razı olmadı. Tarihin hiç bir döneminde kendini Türk kabul etmedi. Her zaman Türk ayrı Kürt ayrı bir millet. Kendini onun bir parçası olarak görmedi. Ama yıllardan beri beraber yaşaya gelmişlerdi. Herkes kendi benliğini koruyarak beraber yaşama umudu ve inancıyla devletin kuruluşunda destek oldular. 

VAATLER UNUTULDU MU?

Ne değişti peki?
 
Ama özellikle Lozan'dan sonra bu vaatler bir kenara itilince Kürtler de tamamen bir asimilasyon programına içine sokulunca Kürtler isyan ettiler. Direndiler kendi varlıklarını korumak için. Devlet, onları Kürtleştirmek için Kürtler de karşı bir direnç gösterdi.

PKK KİME KARŞI SAVAŞTI?

PKK'nın kuruluşu ve silahlı mücadelesi kime karşıydı?

Bilindiği gibi 1978'de PKK kuruldu. Bununla birlikte PKK kendi mücadelesini silahlı mücadele temeline oturttu. Çıkışında da öyleydi tamamen silahlı mücadele ile bu ulusan mücadeleyi verebileceğini ön görmüştü ve ilk başta devletten ziyade Kürtlere karşı mücadele verdi. Belli alanlarda KOK denen bir grupla belli alanlarda KAVA ile mücadele etti. Siverek tarafında Bucak aşiretine karşı çok kanlı bir mücadele verdi. 12 Eylül darbesinden sonra, bunlar Suriye'ye çekildiler. Orada daha fazla örgütlenme ve güç alma imkanına kavuştular. 1984'ün 15 Ağustos'unda Şemdinli ve Eruh'ta karakol baskınları ile silahlı mücadeleyi yürüttüler. Bu mücadele bugüne kadar sürdü.

SİLAHLI MÜCADELE ASLA TASVİP EDİLEMEZ

Siz bu yolu nasıl buluyorsunuz?
 
Bizim mücadelemiz, bir şiddetin, silahlı mücadelenin siyasi sorunların çözümünde araç olamayacağı üzerinde duruyoruz. Bize göre bu tamamen siyasi bir sorundu. Barışçıl yöntemlerle bu sorun çözülebilir. Şiddet sorunu çözmeye el vermediği gibi çözümsüzlüğe doğru da sürükler. Biz başından beri silahlı mücadelenin bu konuda ilerleme sağlayamayacağına ve Türkiye'nin geleceğine zarar vereceğini bu nedenle parti olarak şahıs olarak da bu konudaki tavrımı takındı. Silahlı mücadeleden uzak durdum ve bunu yürüten insanlarla aramıza mesafe koyduk. Parti programımızda da bunu açıkça belirtmişizdir. 

PKK YANLISI SİYASİ OLUŞUMLARA NEDEN DOKUNULMUYOR?

PKK ve ona yakın görünen siyasi yapılanmalara göz mü yumuluyor?

Bizim şanssızlığımız şu. Biz silahsız mücadeleyi ön gördüğümüz için PKK bizden daha güçlü oldu. Çünkü PKK, Kürtlük kulvarında kendisinden başka her hangi bir oluşumun varlığına razı değil. Olabildiğince de buna müsaade etmemeye çalışıyor. Bu ayrı bir dert. Bizi esas üzen, devletin de bu konuda bize karşı PKK'dan daha gaddarca üzerimize gelmesi oldu. Biz yine bir grup arkadaşla tamamen Türkiye'de var olan siyasi sınırlara sadık kalarak Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözümünü ön gören bir siyasi partiyi 3 Ocak 1997'de kurduk. Kurduğumuz parti, Türkiye'nin demokrat çevreleri tarafından çok sıcak ve sempati ile karşılandı. Ilımlı Kürtler partileşiyor diye çok sıcak ilgi gördü. Fakat ne hikmetse, mesela bizden önce PKK'nın güdümünde kurulan partiler faal iken, 1994'te kurulan partiler vardı, onlarla ilgili kapatılma davası açılmazken bizim kuruluşumuzdan hemen 5 buçuk ay sonra partimizin kapatılması ile ilgili Anayasa Mahkemesi'nde dava açıldı. Bu dava çok sürdü. Yılları buldu. Ne yazık ki partimiz kapandı. Demokratik Kitle Partisi AYM tarafından kapatıldı. AİHM'e götürdük. AİHM AYM'nin bizimle ilgili kararını haksız buldu. Türkiye'yi tazminata mahkûm etti. Meyletmek isteyenlerdeki arzu ve istek de törpülendi ve uzun bir süre öyle geçirdik. 19 Aralık 2006 yılında Katılımcı Demokrasi Partisi altında bir partileşmeye gittik. Fakat istediğimiz düzeyde örgütlenemedik. Parti yaşatmak her şeyden önce bir maddiyat meselesi. Bir de şu var, savaş ortamında silahın sesi sözün sesinden daha gür ve daha fazladır. Biz maalesef böyle bir ortamdayız. Silahların sesinin gür çıktığı bir ortamda böyle oldukça etkili olamıyoruz. 

AHMET TÜRK BİLMECESİ...

Kastettiğiniz DTP'li Ahmet Türk'ün partisi mi? 

Kendileri bunu açıkça söylüyor zaten. Tamamen her türlü faaliyetlerini Öcalan'a endekslemiş durumda. Seçilmeden önce bir imza kampanyasında ‘Öcalan irademizdir' diye imza verdiler. Orada her hangi bir tereddüt yok. Bu konuda onları suçlamayalım diye dikkatli oluyorduk ama onlar bunu artık rahatlıkla söylüyorlar. 

KARAYALÇIN VE CHP-DTP FLÖRTÜ

Karayalçın konusunda yapılan flörtü nasıl buluyorsunuz?

Seçim ittifakları her zaman ideolojik temellere oturmaz. Çünkü bu seçim ittifakıdır. O andaki seçimden ne kadar yararlanabilirim mantığı geçerli. 1991'de Erdal İnönü de HEP'le ittifak kurmuştu. Bugünkü ekipleri meclise soktu. Bu konuda henüz konuşmak çok erken. 

BAŞBAKAN ERDOĞAN'IN SORUNA BAKIŞI VE ÇÖZÜM ÇABALARI

Erdoğan'ın Kürt sorununa bakışı ve konuya ilişkin gelişmeler nasıl değerlendiriliyor. Ana muhalefet çok tepkili... 

Sayın Erdoğan Diyarbakır'da o söyleminden ötürü büyük sempati topladı ve 2007 milletvekili seçiminde meyvelerini topladı. Çünkü bölgede Türkiye ortalamasının üstünde büyük bir oy aldı. MHP ve CHP'nin anti-kürt söylemleri ve Sayın Başbakan'ın sadece o söylemi, aslında olumlu adım atılmadı o söylenenlerin dışında. Yapılan hizmetlerin dışında, Kürtlerin beklentisi salt hizmetler değil ulusal ve kültürel taleplerdir. Öncelikli tercih nedenleri bu. Karınlarının doyurulması değil. Siyasi tercihlerinde en etken unsur budur. Başbakan bu konuda önemli bir adım atılmadı. Hem askeri, hem MHP, hem ulusalcı çevrelerden aşırı bir Irak'ın kuzeyindeki bölgesel yönetimine bir saldırı söylemleri vardı ve Başbakan ona karşı da tavır aldı ve büyük ilgi göstermesine neden oldu. Ama sonradan halk hayal kırıklığına uğradı. Diyarbakır'dan gelen sivil yetkililerinin kendisiyle yaptığı toplantıda ana dille eğitim talebine karşı, çok sert bir tarzla terslemesi ve toplantıdan kovması olayı güven sarsıcı oldu. Aradan bir yıl geçmesine rağmen, sınır ötesi operasyon yapıldı. Ama görüldü ki bu operasyon hiçbir şeyi çözmedi buna rağmen yeni bir tezkere çıkartıldı ve bu da bir hayal kırıklığı yarattı. Bu sorun Türkiye'nin sorunu ve çözülmezse sayın Başbakan'ın iktidarının başını da yer. Son derece dikkatli davranmak zorunda. Askeri alan askeri alan büyüdükçe siyasi iktidarların alanı daralır. Görevini yapamayan askerler şiddetin tırmanmasını durduramayan askerler hükümeti görevden indirdiler. Bu nedenle çok dikkatli olmak lazım. 

UĞUR MUMCU BU İZ ÜZERİNDEYKEN ÖLDÜRÜLDÜ

PKK'nın kuruluşu ve varlığı nasıl değerlendirilmeli? Kimler kurdu PKK'yı? Bazıları Kürtlerin siyasi ve kültürel taleplerini fırsat bilerek PKK'yı kurdu mu demeliyiz?

PKK'nın kuruluşunda kuşkular var. İddianamede çok açık bir şekilde var. Bunun dışında Avni Özgürel'in Radikal'de sözleri var. Daha önce Abdullah Öcalan'ı Ankara'daki MİT'in bürosunda kendisini gördüğünü ifade etti. Bunun dışında bugün Ergenekon'un en önde gelen sanıklarından olan Perinçek'in Öcalan'ın akıl hocası ve can dostu olduğuna dair çok açık deliller var. Öcalan'ın kendisi bizzat yakalanmadan önce dedi ki ‘biz kuruluşumuzdan itibaren devletle dirsek teması içindeyiz.' Biraz düşünen, iyi bir gözlemci olan insanların kanaati şu ki, devlet PKK'yı özellikle diğer Kürt hareketlerine karşı adeta kurdu. Uğur Mumcu'nun öldürülme nedeni de buna bağlanıyor. Çünkü Uğur Mumcu, ciddi bir biçimde iz üzerindeydi. PKK'nın MİT tarafından kurulduğuna dair. Öldürülmesi de bununla bağlantılı. Kesin delil olmadığı için bunu ispatlayamıyoruz ama bu artık bilinen bir şey. 

-Türkiye'nin yaşadığı darbe dönemlerinin terör örgütlerinin ortaya çıkmasında önemli etkisi olduğunu söylediniz. Bu bağlamda PKK terör örgütü özellikle bölge halkımızı hangi yöntemle kandırdı? 
12 Eylül askeri yönetimi tarihin en korkunç zulüm yönetimidir. Halk o zulmün altında inim inlerken PKK da ‘devletin bu zulmünden kurtaracağım, size bağımsız bir Kürdistan kuracağım' dedi. Halk o zulümde, devlet ona hak tanımıyor, varlığına tahammül yok, dil yasağı var, Kürtçenin konuşulmasını yasaklayan bir ortamda kim seni kurtaracağım diyorsa halk ona sempati ile bakar. Kürtlerin PKK'ya verdiği desteği burada aramak lazım. Türkiye halen çok demode olmuş, şiddet, askeri yöntemle olayları bastırma yoluna sapıyor. Oysa bugün modern dünyada terörle mücadelede benimsenen bir ilke var. Eğer bir yerde şiddet hareketi toplumsal desteğe sahip ise, yapılması gereken ilk iş o hal hangi nedenlerle o örgüte destek veriyor. Önce bunu tespit edeceksin. O halkın örgütten beklentilerini devletin cevap vermesi lazım ancak o şekilde terör önlenir. 

TERÖR BAHANE VESAYET ŞAHANE

-Bugüne kadar terörün ortadan kaldırılması için yapılan bütün uygulamaların başarısız gibi görünmesinde hangi etkenler rol oynuyor sizce?
Ben halen inanmıyorum, devletin bu silahlı mücadelenin bitmesini isteyip istemediği konusunda çok kuşkular var. Pek çok insanda bu kuşkular var. Çünkü PKK'nın varlığı pek çok insanın işine geliyor. Pek çok insan devleti vesayet altına almak isteyen bazı güçler PKK terörünü bahane ederek bu vesayet düzenini sürdürebiliyorlar. PKK'nın ortadan kalkması bazı insanların işine gelmez. Ama bu ülkeyi seven ve hiç olmazsa geleceğe iyi bir ülke bırakmak isteyen insanlar bu meseleye akıl yoluyla yaklaşmalı. Bunun da yolu, Kürtler hepsi çılgın ve aldatılmış insan değil ki. İnsanlar hala katılıyor. İnsanlar ölüme sürükleniyor. Ciddi durumlar olmazsa insanlar kolay kolay hayatlarını tehlikeye atıyor. Bir sürü insan cezaevlerinde yatıyor. Ciddi bir dürtü olmazsa olur mu. Bir parti çıkıyor, 2 milyona yakın oy alıyor. 

PKK'NIN BEYNİ VE İDEOLOJİSİ

-PKK nasıl bir tekniğe sahip, ideolojisini nasıl görüyorsunuz?
PKK'nın ideolojisi, beyni modern bir anlayış değil. Halen bu soğuk savaş döneminin Stalinist anlayışıyla hareket eden bir örgüt. Yani normal bir düzende zaten bu tür örgütlerin halktan destek görmesi zor ama devletin bu ceberutluğuna, Kürt diliyle bir yayın yapılacak bunu bile söyleyemiyorlar. Halen bu varlığı kabulden korkuyor. 

TÜRKİYE, BÖLÜNME KORKUSUNDAN SIYRILMALI

-Geçmişte yaşanan tecrübelerin bu korkuda bir payının olduğu düşünülebilir mi?
Bir kere epey devlet çıktı bu Osmanlı mirasından. Elbette 20. asrın ilk yarısında her halkın kendi bağımsız devletini kurması bir idealdi. Ama Avrupa Birliği süreci ile birlikte asırlar boyunca bağımsız devletler bile önemli oranda egemenlik haklarından vazgeçip Avrupa Federasyonuna yürüdükleri bir dönemde bağımsız devlet kurmaya da gerek kalmadı. Eğer çok geniş bir coğrafyanın imkanlarından yararlanma şansları varsa kendilerini küçük coğrafyaya hapsetmek istemezler. Ama Türkiye bu bölünme korkusuna durup dururken kendisini kaptırmadı. Ama eğer halkı memnun etmezsen, onun yaşantısını cehenneme çevirirsen o halk senden kurtulmaya çalışıyor. Türkiye kendi vatandaşlarını nasıl memnun ve mutlu eder bunu sormalı. Hiçbir memnun halk kendi devletini bölmek istemez. Ama sen onun tepesine dipçikle inersen elbette bu halk bir yol arar. Ayrılma arzusu çoksa kendinde kusur araman lazım. Bütün bunların yanında ortak bir kültür ve en önemlisi ortak bir din var. 

İSLAM KARDEŞLİĞİ HAYATİ BİR ETKEN

İslam kardeşliğini bu noktada nasıl görüyorsunuz?
Önemli bir unsur. Kimse kendisini bu konuda yanıltmasın. Din bütün farklı milletleri birleştirici bir unsur haline gelebilseydi bütün İslam aleminin bir çatı altında toplanması lazımdı. İslam, bu birleştiricilikte çok önemli bir unsurdur. Fakat bunu belirleyecek bir şey değil. Belirleyecek olan menfaat ve çıkar üzerine kurulan dünya var ve bunu salt maddi menfaat olarak algılamamak lazım. İnsanın bir mide, bir yürek, bir de beyin kısmı var. İnsanın midesinin ihtiyaçları olduğu gibi yüreğinin de beyninin de ihtiyaçları var. Bu ihtiyaçların tatmini gerekir. Bunlarda çözüm aranır. Ortak çıkarda bütün vatandaşlarını birleştirme yolları aranmalı. Yoksa bir milletin şovenizmine, tahakkümüne dayalı bütün insanları bir arada tutamazsınız. O dönem geride kaldı. Türkiye'nin oturup bunları gözden geçirmesi lazım, henüz geç değil. Ama bu sakat ve istenmeyen yolda devam edilirse bir daha birlikte yaşama şansı yakalanamayabilir. 

ASKERİ ANLAYIŞ SİVİL YAŞAMA DAYATILMAMALI

Sakıntı nereden kaynaklanıyor ve kimlere bu konuda görev düşüyor? Hükümetin çözüm yöntemleri tek başına yeterli mi?
Bu konuda özellikle hükümete büyük görevler düşüyor. Hükümet hemen ve çok net Kürt sorununun çözümüne el atmalı. Askere demeli ki tamam siz sınırları bekleyin ama bu bir siyasi meseledir bunu biz çözeceğiz. Bunu yaparken de tek başına elini taşın altına koymamalı. Devleti oluşturan bütün kurumların ortak ittifakıyla yeni bir devlet politikası oluşturulmalı. 1923 yılında kurulan devlet politikası toplumsal yapıya ters, tepeden inmeci, baskıcıydı. Bunun yürümediği de anlaşıldı. 85 yıldır heba edilen ekonomik kaynaklara, dökülen kanlara rağmen bunun bir sonuç vermediği anlaşıldı. Bizim cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte önümüze koyduğumuz Kürt politikası yanlıştır demeli. Çağa uygun bir çözüm nasıl bulabiliriz, bunun üzerinde bir devlet politikası oluşmalı. AB bir prensip koymuş, çeşitlilikte birlik. Çeşitli insanlar kendi çeşitlerini koruyarak birlikte yaşayabilmeli. Bu prensibi Türkiye benimsemeli. Yoksa herkesi askeri anlayışla yapamazsınız. Askeri anlayışı sivil yaşama dayatırsanız orada çatışma çıkar. İnsanın bütün gücünü boşa heba eder. Devlet bu anlayıştan vazgeçmeli. Bu ülke son derece mükemmel bir ülke. Pek az devlete nasip olan özellikleri var. Ama halkı müreffeh değil. Halen sıkıntı çeken milyonlarca insanı var. İnsanlar güvende hissetmiyor kendini. İç huzur ve iç güven yok. Bu nedenle uluslar arası istikrar da yok. Sen ‘bu Kürt'tür bunu ezeceğim, bunun dini inançları devletin resmi formatına uymuyor' diye bunu dışlayacağım, bu anlayışla ülkeyi yönetemezsin ki.

ORDU-SİVİL YÖNETİM SORUNU ÇÖZÜLMELİ

Şu anki hükümet yüzde 47 oy aldı son seçimlerde. Bunda sözünü ettiğiniz 
sıkıntılar büyük etki yaptı. Peki devlet nedir, ya da kimdir? 

Sorun bu zaten. Ciddi bir sorun, Türkiye'de halen devlet dendiği zaman halkın iradesinin dışında, halkın seçmediği, sadece sivil-asker bürokratik elitinin oluşturduğu yapı anlaşılıyor. Devlet denince ilk olarak ordu, sivil kurumlar da genellikle kendilerini orduya göre, oradan esen rüzgara göre şekillendirirler. Şimdi ordu, önemli olan orada bir yönetici sınıf var, özellikle generaller sınıfı var. Bu sorun çözülmedikçe Türkiye'nin hiçbir sorununun çözülebileceğine kimse ihtimal veremez. Ordu ve sivil yönetim sorunu ciddi biçimde çözümlenmedikçe kimse Türkiye'nin bu çağdaş anlayışa uygun sorunlarını çözebileceğine ihtimal vermemeli. Devlet üzerinde ordunun vesayeti kalkmalı. Önemli olan bu. Bu vesayet durduğu sürece, yalnız dini inançlarından ötürü insanların mağduriyeti değil, yalnız etkin mağduriyetler değil, düşünceden ötürü yaşanan mağduriyet değil, kendilerini hükümet zanneden sivil hükümetlerin parlamentonun bizzat kendisi de güven içinde olmaz. Çünkü istenildiği zaman onlara da müdahale edilebilir, onlar da bertaraf edilebilir. Onun için bugünkü iktidar, bugünkü iktidar son derece şanslı bir iktidar. 

AK PARTİ ELİNE GEÇİRDİĞİ ŞANSI İYİ DEĞERLENDİRMELİ

AK Parti'nin şansını nasıl görüyorsunuz?
Hiçbir sağ iktidarın bugüne kadar kazanamadığı önemli oranda aydın ve demokrat kesimden destek aldı. Yalnız dini kesim değil, bu yüzde 47'nin içinde önemli oranda AKP'nin düşünce ve inançlarını paylaşmamasına rağmen, sadece ‘bunlar devlet despotizmini temsil etmiyor, bürokratik eliti değil halkın iradesini temsil ediyorlar' diye onlara destek verdiler. Bugünkü iktidarın bunu iyi değerlendirmesi lazım. Ancak özellikle Temmuz 2007 seçimlerinden sonra iktidar bunu iyi değerlendiren bir görüntü vermiyor. Kendisine de halka da yazık ediyor. 

GENELKURMAY BAŞKANI SİYASETÇİ GİBİ DAVRANIYOR

Asker sivil ilişkilerine nasıl bakmak lazım. Mesela yeni Genelkurmay Başkanı da bölgeye giderek mesajlar verdi. 
Şimdi Genelkurmay Başkanı, göreve seçildikten sonra Diyarbakır'a gitti. Giderken bir Genelkurmay Başkanı edasıyla gitmedi. Tamamen bir cumhurbaşkanı, bir başbakan edasıyla gitti, ülkenin yönetimiyle ilgili siyasi program sundu. Şimdi ve üstelik sivil kurumlarla toplantı yaptı. Senin ne işin var. Sen git oradaki askeri birlikleri teftiş yap. Onlarla otur bir değerlendirme yap, görevimizi nasıl daha iyi yapabiliriz. Bir de hiç yetkisi yokken, tamamen başka bir kurumun yetkisi dahilinde olan bir konuda sanki son karar merci kendisiymiş gibi hemen orada kararını verdi. Birisi soruyor ‘genel af için ne düşünüyorsunuz?' Birden bire, ‘Genel af, menel af olmaz' diyor. Şimdi bunu diyebilen bir Genelkurmay Başkanı'na karşı eğer parlamentonun başkanı suskun kalırsa o ülkede artık sen parlamento ve parlamenterden beklenen görevleri yerine getirmesini bekleyemezsin. Çünkü af konusunda karar verecek merci parlamentodur. Senin yetkin değil ki bu. Belki görüş belirtmen gerekiyorsa görüş belirtirsin ama karar veremezsin. Hele parlamento adına, kesin karar vermek o parlamentonun yetkilerine saldırı ve saygısızlıktı. Parlamentodan kimse de bir tepki göstermedi. Sivillerin böyle teslimiyetçi tavırları oluyor çünkü.

Yarın: Başörtüsü sorunu ve Merve Kavakçı gerçeği

Yener Dönmez-Engin Kaşdaş/habervaktim-ÖZEL


Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.