1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Asi şehrin kadınları
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Asi şehrin kadınları

A+A-

Geçen hafta sonunda İlim Yayma Cemiyeti’nin davetlisi olarak Diyarbakır’daydım. Bir cümleyle şehir hakkındaki izlenimimi ifade edecek olursam, “unutmakta zorlanıyor, ancak sükunete ihtiyacı var” demem gerekir. Şehir halkı zor yılların ardından şimdilerde sahip olduğu görece huzuru yitirmek istemiyor. İşkence sesleri ve faili meçhul sessizliğiyle, yanık köy dumanlarıyla, göçmen evsizliğiyle baş başa bırakılmış bir şehri bu yüzden kimin sorgulamaya hakkı olabilir?

David Harvey “Asi Şehirler”den söz eder ya, kabuğuna sığmayan, sorularının peşinden giden, haykıran ve talep eden; Diyarbakır da kendine göre “asi” şehirler hanesine kaydedilebilir.

Herkesi içine kapanmaya sevk eden zor yıllar sonuçta kesimlerin yaşadıklarını kendi çevre endişeleri üzerinden tarif etmeleri anlamına geliyor. Ortak endişe, yakın geçmişi kâbusa dönüştüren acıların geri gelecek olması ihtimali. Kürt kesimi çözüm süreci konusunda bıkkınlığa düşme lüksüne sahip değil, umudunu korumak zorunda. İlim Yayma Cemiyeti’nin Kadınlar Komisyonu üyesi F. Hanım, bunun sebebini şöyle izah ediyor: “İnsanlar köylerini terke zorlandı. Bazı günler bizim ev boşaltılan köylerin birinden gelen 20-25 kişiyle dolup taşardı. Sabah askerlerin sorgusu, akşam PKK baskısı… Gerçekten neler yaşadık neler, çok zor dönemlerden geçtik. Eşimin babaannesi köyleri yakıldığında, evi ve ahırı da kül olmuştu tabii, hayvanlarını bırakıp gelmek zorunda kalmışlardı, ben şehirde nasıl yaşayacağım, ineklerimi koyunlarımı bırakıp gelmek zorunda kaldım, diye ağlıyordu. Ev yapılıyor, yine yakılıyor. Yolculuklar güvensiz, otobüsler yakılıyor. İnsanlar evlerinde barklarında sürekli korku içindeydi, her an baskı ve tehdit içeren bir taleple kapıları çalınabilir diye… Kış dönemlerinde akşam saat 17.00’de hava karardığında sokağa çıkmaya cesaret edemiyorlardı. Sokakta yürürken arkanızdan gelen insan sizden korkuyor ve sizin de yüreğinize korku salıyordu. İşte bu nedenlerle de hükümetin istikrarını istiyoruz. Hiçbir dönemde olmadığı ölçüde hizmet verildi bize on yıldır. Yakılan köyler inşa edildi, yollar yapıldı, elektrik çekildi, yaşlılarımız köylerine döndü. Umudumuzu kırmasınlar.”

R. Hanım’ın çok önemli tespitlerinden sadece birkaç cümle aktarabiliyorum: “Yakın çevremde çok acı çeken insanlar oldu. En çok da neye yanarım, bilir misiniz? Bu çatışmalarda hep en yiğitler, en temiz ve samimi olanlar sinsi ve hain bir oyuna kurban gittiler. Belki de o gözü pek yiğitleri kaybetmeseydik her şey çok farklı olabilirdi diye düşünürüm çoğu zaman. (…) Ben dindar ve geleneksel bir ailede yetiştim ve ötekileştirilmiş üç kimliği bir arada taşıdım: Ortadoğu’da bir Kürt, doğuda bir kadın, Türkiye’de bir başörtülü idim ve üçüne de sahip çıkmaya çalıştım. Ayrıca imam hatip mezunu olmanın da getirdiği zorlukları ve mahrumiyetleri zaten biliyorsunuz.”

N. Hanım, 17 Aralık Operasyonu’nun barış sürecini durdurmaya dönük olduğunu dile getiriyor. S. Hanım ise, “Kimileri savaştan nemalanıyor. Sokaklarda uyuşturucu kullanıyor çocuklar. Ama bir taraftan da esnaf artık kepenk kapatmaya razı olmuyor, hükümete güvenerek bu konuda tavır koyabiliyor. Eleştirilecek yönleri var hükümetin, alt yapı eksiklikleri, rüşvet, eğitim alanında zaaflar; ancak bütün bunlar konuşulabiliyorsa da bir gelişme var demektir” diye anlatıyor, çözüm süreci üzerine görüşlerini.

***

Diyarbakırlı için barış süreci, fildişi kulelerde seyrine durulan bir yolculuk değil, gündelik hayatta rahat nefes almanın dayanağı; tıpkı imara açılıp açılmadığı tartışma konusu olmaya devam eden Hevsel Bahçeleri gibi. Evliya Çelebi, Şemseddin Sami, Sezai Karakoç ve Yaşar Kemal'in metinlerine konu olan tarihi bahçeler 200’e yakın kuş cinsi barındıran bir yeryüzü cenneti. Nasıl bir mastır planı bu bahçelerin özsel varlığını korumayı garanti altına alabilir? “İnşaat olarak mimari”nin istila etmek istemeyeceği garanti altına alınmış bir güzellik mümkün olamaz sanki.

Hevsel Bahçeleri, duymazdan gelinemeyecek bazen neşe bazen endişe dolu bir nakarat gibi beni takip etti Diyarbakır günlerinde. İmara mı açılıyormuş? Buna inanılmaz. Fakat bağrında yer alan Kırklar Dağı’nın başına gelen nedir öyleyse? Şeyh Sait’in asıldığı meydana hastane yapılacak olmasını eleştiriyordu Altan Tan, Hevsel Bahçeleri ve Kırklar Dağı üzerine yaptığı basın açıklamasında. (Hevsel Bahçeleri’nin bir köşesinden imara açıldığı haberleri sosyal medyada tepkilere sebep olurken TOKİ bir açıklama yaparak bahçeleri kapsayan alanda herhangi bir konut uygulaması veya imar planı çalışması bulunmadığını bildirdi.)

Sur içinde birer harabe manzarası sergileyen mahallelerin yoksul çocuklarının provokasyona açıklığı şaşırtıcı olmaktan çıktı. Şehir hafızası veya “Hafıza Mekânları” giderek daha vurgulu bir şekilde gündemimizde yer alıyor. Aida Begiç’in “Çocuklar” filmini bu açıdan da izlemek gerek: Şehrin mekânları söz konusuysa, yakın geçmişin acıları konusunda bir yüzleşme gerçekleşmeden unutmak olanaksız.

Diyarbakır Cezaevi şehirlinin ortak bilincini oluşturan mekânlar arasında önde geliyor. Başımıza gelen şimdiki kötülükler 1980'lerde Diyarbakır Cezaevi'nden yükselen sesleri tam zamanında duymamaktan ileri geliyor olamaz mı? Geçmişi unutmak istemiyor Diyarbakır insanı, bunu istese de başaramaz, ancak bugününü ve geleceğini de geçmişin acılarına bağımlı kılarak yas ikliminde karartmaya izin vermiyor tabiatı. Tamirat gören ve gelecekte nasıl bir mekâna dönüşeceği belirsiz zindan, bütün karanlığı ve kasvetiyle öylece kalmalı, İlim Yayma Cemiyeti Kadınlar Komisyonu üyesi D. Hanım’a göre.

Diğer taraftan, sohbetimiz derinleştikçe güçlükle kavuştuğu asayişine yoğunlaşmış Diyarbakırlı kadınlar, “Kırklar Dağı’nın düzü”ne dikilen çirkin binaları yaslandıkları sağlam kadim değerler kadar güzel yakın geleceği de tehdit eden bir tahribat olarak gördüklerini anlatıyorlar. Barış sürecini kendi haline bırakmamaya çalışırken halk, nice acıya rağmen terk etmeye yanaşmadığı şehrin başına gelen inşaat cinayetlerine itirazı paranteze almaya mecbur kalmış. Gezgin yazar Gülenay Pınarbaşı’nın ifadesiyle, “Suzan Suzi”nin yüreğini sızlatacak olan Kırklar Dağı inşaatı”, tarihi ve bugünü hiçe sayan “neoliberal iktisat”ın kriz anlatısının tecessümü. Gelgelelim Diyarbakır, türkülere konu olmuş tepenin işgâline ilânihâye kayıtsız kalacak bir şehir değil. Binlerce yıllık –Çin Seddi’nden daha da eski bir tarihe sahip- surların gördüğü zahiri bir parlaklıkla aslı görünmez kılan kaba saba restorasyon, şehrin başka türlü bir yıkımı olarak görünüyor Derya Hanım’a.

***

Erkekler işkence görürken, sürülürken, kayıplara karışırken, kadınlar olağanüstü zor şartlar altında evlatlarına ve ailelerine yaşanılır bir ortam sunmanın gayreti içinde oldular. İçlerinden kimileri işkence dehşetinden payını almadı değil. Leyla Zana ve Gülten Kışanak, medyatik örnekler. Başörtüsü yasaklarına, 28 Şubat baskısına direnerek fizyoterapi eğitimi gördüğü Hacettepe’den mezun olmayı ve ara vermeye mecbur bırakıldığı halde ilk fırsatta geri dönerek doğduğu şehirde meslek hayatını sürdürmeyi başaran M. Hanım, Diyarbakır’ın yasak mağduru başörtülü kadınlarının kendi kamusunu oluşturmayı başarmasının nasıl da iki kat çaba istediğini anlatıyor. Başörtülü kadınlar barış sürecini bu nedenle de canla başla devam etmesini istiyor. “Hükümet-Cemaat kavgası nedeniyle mütedeyyin seçmenin kafası karıştı. Buna karşılık son on yolda yaşanan görece asayiş şartlarını kaybetmeme endişesi seçmenin kararını belirleyecektir” diye anlatıyor düşüncelerini.

“Diyarbakır kızları/Fitilsiz kandil yakar” diye sürüyor türkü. Asi şehrin dirayetli kadınları, Diyarbakır’ın “olay çıkaran şehir” olarak tanınmasından rahatsız. “Asi” olmak, şehrin yaşanmaz olduğu şeklinde anlaşılmamalı. “Asi şehir” imajı, bazen şehirli üzerinde baskı oluşturuyor. Zor dönemler geçirildi ama Diyarbakır hiçbir zaman yaşanılmaz bir şehir olmadı, S. Hanım’a göre. İlim Yayma Cemiyeti toplantısında bu konu açıldığında A. Hanım, Türkiye’nin herhangi bir şehrinde de görülebilecek küçük bir olayın Diyarbakır’da yaşandığında büyütüldüğünü belirtiyor. Şehre gelen yazar ve gazeteciler sadece siyasi yazılar yazıyor ve Diyarbakır’ı yaşanılmaz bir yer olarak tasvir ediyorlar. Tamam, asi olmasına asi şehirleri, ama yaşanılmaz bir “diyar” da değil. Tersine, kendine bağımlı kılan bir derinliği, güzelliği, nezaketi var.”

 Bu nedenle de önyargılarla dolu olarak Diyarbakır’a ağlayarak gelen, dönmek zorunda kaldığında da gözyaşlarını tutamıyor. Kapalıçarşı’da esnafla yaptığım konuşmalarda Gaffar Okan’ın hatırası yankılanıyordu: Okan, polisin halka insanca/kardeşçe davranması konusunda üzüntü ve sevgiyle hatırlanan bir sembol.

***

M. Hanım, Diyarbakır’ın az okunan bir döneme girdiği tespitinde bulunuyor. “Hacettepe’de öğrenci olduğum yıllarda solculara Seyyid Kutup’un İslam’da Sosyal Adalet’ini verirdim, onlar da bana Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri’ni verirdi, okur, tartışırdık. Şimdilerde abim, şeyhim, hocam ne dediyse odur, noktasına gelindi” diye yorumluyor, kadınların okurluğu alanındaki değişmeleri. H. Hanım da benzeri kaygı ve tespitleri dile getirdikten sonra barıştan umutlu olduğunu ve bunun sebeplerini şöyle dile getiriyor: “Eskiden hastaneye gitmek anneme çok ağır gelirdi, Türkçe bilmediği için rencide edilirdi. Geçenlerde kardeşim hastaneye gitmiş, doktor onunla Kürtçe konuşmuş. Umutluyum.”

Ancak kültür eken barış biçebilir. Birkaç hafta önce ilk derslerine başlayan Diyarbakır Medeniyet Konuşmaları Merkezi (DMKM) okuma ve fikir üretme zaafı bağlamında kadınlar ve erkekler için faal bir ortam sunmayı hedefliyor. Merkezin açılmasında büyük emeği geçen Ferhat Çelik, hedeflerini şöyle tanımlıyor: “İkinci sınıf batı düşünürü olmayan, kendi kimliğini ve geleneğini iyi bildiği gibi batı felsefesini de iyi bilen yeni bir Müslüman Entelektüel oluşturmak. “

“Umut” sıklıkla telaffuz edilen bir kelime sohbetlerde, ne de olsa geçmişindeki acıları unutmakta zorlanıyor Diyarbakırlı ve sükunete ihtiyacı var, bugününü ve yarınını barışla onarmaya ihtiyacı var, yukarıda yazdım. Allah’tan şehrin kadim dokusu, şehirli için paha biçilmez bir güven kaynağı olmaya devam ediyor. Herhalde, Diyarbakır halkı barış süreci konusunda oluşan tereddütleri aşmayı sürdürürken, neredeyse sekiz bin yıllık tarihi olan surları, efsanelere konu olan Kırklar Dağı’nı ve Hevsel Bahçeleri’ni kendi haline bırakmak gerek. 

Not: Diyarbakır’ın acılarla dolu geçmişini öyle kolaylıkla unutamayacağının bir göstergesi olabilir: Birlikte şehri dolaştığımız, sohbet ettiğimiz kadınların çoğunluğu, seyahatim üzerine yazacağım yazılarda isimlerini kaydetmememi rica ettiler. Onca masum, haklı ve doğru cümlelerin ifadesinde bile kendini gösteren kaygının birçok çarpıcı cümleden daha açıklayıcı ve dikkate değer olduğu açık.

http://www.dunyabulteni.net/yazar/cihan-aktas/19574/asi-sehrin-kadinlari

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.