1. YAZARLAR

  2. Halil BERKTAY

  3. Ara fikir: Teorili ve teorisiz diktatörlükler
Halil BERKTAY

Halil BERKTAY

Halil BERKTAY
Yazarın Tüm Yazıları >

Ara fikir: Teorili ve teorisiz diktatörlükler

A+A-

 

Bu teorili/teorisiz ayırımı, bir halk desteği meselesi değil. Belirli bir anda geniş kitlelerin lideri ne kadar sevip sevmediği, iktidarın ne kadar yüksek oy alıp almadığı meselesi değil. Rejimin ideolojik sirayet ve kurumsal kalıcılık gücüyle ilgili, çok daha derin bir mesele. Hukuk devletini teorik bakımdan da askıya alan ideolojik hamle, kesinlikle bunlardan, örneğin Nazi ve Sovyet düşünürlerinden geliyor.

 

[8 Ocak 2019] Yılbaşı geldi geçti. Güz dönemi ve dersleri de sona erdi (Sabancı’da 28 Aralık’ta, İbn Haldun’da 4 Ocak’ta). Tek tük araya giren istisnalarla, ahlâktan sonra hukuk konusunda da kendi içinde nisbeten bütünlüklü bir dizi tasavvur ediyordum. En son 23 Aralık’ta (bkz Haydarpaşa Garı’nın büfesinde bahar; Nuri Cemil’lerin gönlünde kaç aslan yatar?) kaldığım yerden devam edeceğim.

 

Toplumsal hayatın her alanının, hem tarihî ve dolayısıyla göreli bir yanı, hem de her çağın kendi kazanımlarının üstüste binmesinden ve kendi içinde görece özerk devamlılıklar oluşturmasından kaynaklanan, daha kapsayıcı ve bağlayıcı bir yanı var.  Başka bir ifadeyle, böyle her bir alanda geleneğin icadı ile geleneğin birikimi içiçe. Daha önce Marksizm ve ahlâk (1-12, 18 Temmuz – 25 Kasım 2018) yazılarımda belirttiğim gibi, Marksizmin bir hatâsını, sırf “geleneğin icadı”nı (= her yeni üretim tarzının, kendi üstyapılarını yaratmasını) görüp,” geleneğin birikimi”ni (= kurumsal ve düşünsel mirasların çağdan çağa intikal eden gücü ve ağırlığını) görmemesi oluşturuyor.

 

Yani ahlâkın ve hukukun da göreli yanları, belirli koşullardan kaynaklanan sınır ve kısıtları elbette söz konusu. Tersten söylersek, ahlâkın mutlaklığı gibi hukukun objektifliği ve tarafsızlığı da son tahlilde bir ideal (ama çok güçlü bir ideal) olarak mevcut. Modern çağda, en azından bazı rejim ve sistemler, en azından bazı  dönemlerde bu ideali bir “norm” sayıyor; buna uygun bir “normal”e giderek yaklaşmaya  çalışıyor. Buna karşılık diğer bazı rejim ve sistemler tam tersi bir mecraya girebiliyor.

 

19. ve 20. yüzyıllarda, demokrasinin zigzaglarla ve karmaşık yollardan da olsa giderek yükselmesi ile bunun zıddı, yani anti-demokrasinin de giderek yükselmesi, zamandaş ve içiçe. Anti-demokrasinin de kendi içinde iki kısmen ayrı, kısmen bitişik mecradan söz edilebilir. Bir öbekte kâh geçmişin, Fransız Devrimi öncesinin veya 1815-1848 Restorasyon döneminin monarşik-aristokratik yönetimlerine nostaljik bir özlem duyan, kâh 1850 sonrasında Liberalizmin karşısına yukarıdan aşağı bir Millî Devrim platformuyla dikilen, Metternich’ten Bismarck ve Cavour’a dizi dizi Eski Muhafazakârlar var. İkinci öbekte ise Faşizm, Nazizm veya Komünizm gibi yeni (kökleri kısmen 19. yüzyılda olsa bile, esas itibariyle yeni) ideoloji ve siyasal hareketler yer alıyor.

 

Benim üzerinde durduğum, devletin ve siyasetin güncel çıkarları uğruna, hukukun objektifliği ve tarafıszlığını “fayda” veya “beka” gibi gerekçelerle ipotek altına almanın (söz konusu tarafsızlık ve objektifliği normalize etmek yerine anormalize etmenin; madalyonun diğer yüzünde, diktatörlüğü anormalize değil normalize etmenin) genel teorisini kuranlar, genellikle ikinci gruptan çıkıyor. Kuşkusuz bu iki nesil birbirinden tümüyle kopuk değil. Özellikle ideolojik planda, örtüşme ve beslenmeler çok güçlü. Üç yazı boyunca üzerinde durduğum Heinrich von Treitschke (bkz 2 ve 9-10 Aralık 2018), son tahlilde bunlardan biri. Yaşasa, belki Bismarck hayranlığından Hitler hayranlığına sıçrayacak. Ömrü vefa etmediği için, bunu onun yerine Carl Schmitt yapıyor; Treitschke’nin fikirlerini Nazizme taşıyan köprü rolünü oynuyor.

Siyasî planda durum biraz daha karışık. Eski Muhafazakârlar  yeni Faşist ve Nazilere hem sempati, hem küçümsemeyle bakacak. Bir yandan saldırganlık ve cinayetlerini himaye edecek; diğer yandan, hele şu solu yokedip Kızıl Tehlikeyi püskürtmeyi başarsınlar, biz bu yeniyetme sokak çocuklarının hakkından gelmesini biliriz… diye düşünecekler. Pratikte pek öyle olmayacak. Kral III. Victor Emmanuel’in 1922’de tevkif ettirmek yerine başbakanlığa atadığı Benito Mussolini ile Mareşal Hindenburg’un 1933’te şansölyeliğe getirdiği eski onbaşı Adolf Hitler, Faşist ve Nazi diktatörlüklerini konsolide ederken bütün Eski Muhafazakârların  da canına okuyacak. Beğenelim beğenmeyelim, bu da “patriçi”lere karşı bir tür aşağıdan yukarı “pleb” hareketi. Belki en çarpıcı simgesini, Nazizmin orduyu toptan ele geçirmesi -- bütün o köklü aristokratik Junkers gelenekleriyle Alman genel kurmayı ve yüksek komuta heyetinin Hitler karşısında susta durdurulması oluşturuyor.

 

Bütün bu ayrıntılı düzeltme ve ihtiyat paylarıyla birlikte, hukuk devletini teorik bakımdan da askıya alan ideolojik hamle, kesinlikle Nazi ve Sovyet düşünürlerinden geliyor. Kanunların Ruhu (Montesquieu) anlamında hukuku pratikte orasından burasından delik deşik etmekle yetinmiyorlar. Doğrudan doğruya hukukun objektifliği ve tarafsızlığı fikrinin teorik temellerine saldırıyor; horladıkları demokrasi (veya “burjuva demokrasisi”) düzeninin köşetaşı olan kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti ilkelerinin yerine, kuvvetler birliği ve (deyim yerindeyse) çok özel bir anlamda devletin hukuku ilkelerini açık ve belirtik biçimde geçirmeye çalışıyorlar.

 

Esasen Faşizm, Nazizm veya Komünizm gibi ideolojik akım ve rejimlerin, tam da bu açıdan insanlık tarihinde çok özel bir yeri ve rolü var. Geçmişteki çeşitli yazılarımda, teorili ve teorisiz devrim ya da planlanmış ve planlanmamış devrim kavramlarından söz etmiştim. Oralara tekrar döneceğim. Fakat şimdi ek bir terim icat etmek gerekirse, bunlar teorili diktatörlüklerteorili demokrasi düşmanlıkları. Her otoritarizm, her muhafazakârlık, her demokrasi karşıtlığı, her diktatörlük denemesi böyle değil kuşkusuz. Tersine, birçoğu gayet ampirik, pragmatik, konjonktürel, hattâ oportünist. Bu varyantın 19. yüzyıldaki ağababası, III. Napolyon’un popülist imparatorluğu (1852-1870). 20. yüzyılda pek çok ordu darbesi, askerî rejim veya kraliyet ya da kral naipliği diktatörlüğü (royal dictatorship) çok farklı değil. Macaristan’da Horthy, Romanya’da Antonescu veya Yunanistan’da Metaxas, sığ ve basit Faşizm/Nazizm taklitlerinden ibaret. 1950’ler, 60’lar ve 70’lerde Latin Amerika, Yunanistan (Albaylar Cuntası) ve Türkiye’de (12 Mart 1971, 12 Eylül 1980) görülen askerî müdahalelerin de Soğuk Savaşın ve anti-komünizmin icaplarını yerine getirmek dışında herhangi bir genel teorisi söz konusu değil. Dolayısıyla hepsi teorisiz diktatörlükler, demokrasi düşmanlığını teorileştirmeye kalkmayan ara rejimler. Belki sadece Kemalist Tek Parti dönemi ile devamı sayabileceğimiz 27 Mayıs 1960 darbesi; Arap ülkelerinde ise Nasırcılık, Baasçılık ve türevleri, “halk için, halka rağmen” diye özetlenebilecek tepeden inmeci modernizmleri itibariyle yarı-teorik bir konuma oturuyor.

 

Bir noktanın altını kuvvetle çizmek istiyorum. Bu teorili/teorisiz ayırımı, bir halk desteği meselesi değil. Belirli bir anda geniş kitlelerin lideri ne kadar sevip sevmediği, iktidarın ne kadar yüksek oy alıp almadığı meselesi değil. Rejimin ideolojik sirayet ve kurumsal kalıcılık gücüyle ilgili, çok daha derin bir mesele. Sert çekirdekli bir teoriye sahip diktatörlüklerin (a) devletin ve toplumun bütün gözeneklerine nüfuz etme olanakları çok daha yüksek; (b) herhangi bir bireyle kaim olmaksızın, habire yeni halefler çıkartarak kendi kendilerini zaman içinde ve nesilden nesile sürdürme olanakları çok daha yüksek oluyor.

 

Başta da belirttiğim gibi, benim derdim asıl bunlarla; bunların ahlâkı ve hukuku nasıl görelileştirip nasıl bir “manevî diktatörlük evreni” (Richard Overy: moral universe of dictatorship) yarattığıyla. Her türlü vahşet ve cinayeti işlerken yaslandıkları ahlâküstü(amoral) epistemolojik özgüvenin yüksekliği nedeniyle, dünyanın görüp tanıdığı en korkunç rejimler de bunların içinden çıkıyor. Buna karşılık, benim yukarıda tanımlamaya çalıştığım anlamda teorisiz yarı-demokrasi, otoritarizm, yarı-diktatörlük veya diktatörlüklerin, belirli bir anda ulaştıkları popülerlik ve çatlaksızlık derecesi (veya görüntüsü) ne olursa olsun, tarih içindeki yeri ve konumu çok daha sınırlı ve konjonktürel gözüküyor.   

Önceki ve Sonraki Yazılar